21 Eylül 2014 07:55

Sonbahar geldi aşık olalım mı?

Yıllardır beraber olsak bile aynı adama ya da kadına belki bir kez daha ya da başımızı çevirip bakmadığımız şu yan komşuya, o 10.000 km ötede yaşayan festival filmleri oyuncusuna, sadece 49 kişinin izlediği bir youtube videosundaki saçları yemenili kadın gerillaya, bir kez daha belki eski resimlerine bakarak Alain Delon’a, zarifliğine hayran olup, başa sarıp sarıp filmlerini izleyerek Belgin Doruk’a, imkansız aşk olsa da belki yanından geçerken çakır gözlü belediye işçisine ya da postane gişesindeki, örgü yeleğin en çok yakıştığı memureye?

Paylaş

Ayşen AKSAKAL

Yıllardır beraber olsak bile aynı adama ya da kadına belki bir kez daha ya da başımızı çevirip bakmadığımız şu yan komşuya, o 10.000 km ötede yaşayan festival filmleri oyuncusuna, sadece 49 kişinin izlediği bir youtube videosundaki saçları yemenili kadın gerillaya, bir kez daha belki eski resimlerine bakarak Alain Delon’a,  zarifliğine hayran olup, başa sarıp sarıp filmlerini izleyerek Belgin Doruk’a, imkansız aşk olsa da belki yanından geçerken çakır gözlü belediye işçisine ya da postane gişesindeki, örgü yeleğin en çok yakıştığı memureye?
Sonra şarkılar dinleyelim mi demlenerek? Yavaş yavaş içimize çekelim mi notaları? Nostaljik pop ile başlayıp, Ahmet Kaya’ya sıra geldiğinde çalkalanıp, bir acı arabesk ile patlayarak ağlayalım mı?
Açıp da Selvi Boylum Al Yazmalım’ı “ben hiç kocamı göğsünden öpmedim” de silelim mi gözyaşlarımızı? Kasımda Aşk Başkadır filmi çıksın arşivlerden, gerekirse repliklerden sıra çalıp, o en acı mutluluk oyunu ile ciğergah olalım mı?
Ayaklarımızı sürüyerek, yağmur altında bile hızlanmadan ve bir an bile üşümeyi kafaya takmadan, gözlerimiz uzaklara kilitli, anlamsızca yürüyelim mi?
Aşkın acısına aşkın heyecanını katık edelim mi?
Sabahları mesela, saat bir kez çaldığında ertelemeden, gelen günden umutlu, içimizde kalbimize vuran martı kanatlarını zapt edemeyerek, sorana tansiyondan ve kolesterolden şüphelendiğimizi söyleyerek ama içten içe bunun aşktan olduğunu bilerek, sabahları evden çıkmadan önce aynada kendimizi sevene kadar inat edip giysi deneyerek, saçımızı bir o yana bir bu yana yatırarak sonunda soluğu berberlerde alarak, tatmadıklarımızı o sever diye tadıp, o korkmuyor diye korkularımızın üzerine inatla koşarak, her sabaha kendimize ayrı bir şaşarak uyanalım mı?

SONBAHARI İÇİMİZE ÇEKELİM Mİ?

Sanki bir daha hiç sonbahar olmayacakmış gibi, bir sonbahar daha atacak kahkahamız kalmayacakmış gibi, bu güneşi beklemeyi, yağmuru özlemeyi, havayla beraber aklın da gidip gelmesini bir daha yaşamayacakmış gibi amaçsızca gülümseyelim mi göğe?
Kuru yaprakların üzerinde yürüyüp, onları çıtırdatarak, içlerinden en büyük ve sarısını dikkatlice alıp kitap arasına koyarak, tenha bir bankta ellerimizi iki yana sallayıp öylesine bomboş denizin gri mavi geçişlerine, dalgaların büyüyüp küçülmesine, bir yalıçapkınının kanadına, bir martının gagasına, bir vapurun ismine, şehir hatlarının cismine, Kaptan’ın geçmişine, karşı kıyının güzeline methiyeler düzelim mi?
Sanki yanı başımızda savaş yokmuşcasına, bu dünyada bir Soma bir Rojava bir Reyhanlı yaşanmamışcasına, Berkin hala gül yüzlü bir çocukmuş ve sokakta top koşturuyormuşcasına, mahkeme önlerinde gencecik insanların şerefsiz katillerine tükürmemek için kendimizi kasmamışcasına, cebimizden milyar dolar hortumlanmamışcasına sanki bir demokrasinin parçasıymışız gibi, sanki çalışsak para kazanabilecek, okusak atanabilecek gibi, işçiysek de iş yüzünden ölmeyecek gibi, sanki sınır kapılarımızda ayaklarının tabanı paramparça savaştan kaçan, kaçarken birazı sağ kalabilen Ezidiler beklemiyormuş, Suriyeli çaresiz insanlar evimizin kaldırımında dilenmiyormuş gibi, Aleviler de Ermeniler de bizim gibi rahat uyuyormuş gibi -uyku demişken eli kulağı sınır kapılarından dağ boylarından haber bekleyenlerin tilki uykusu gibi değil de, hani Kürtler’den öğretildiği üzere nefret edebilip, Kobane’de gerillalar yine onlar için gece gündüz çatışırken hala dostluk barış diyemeyenlerin gamsız uykusu gibi- hani bu gece hiç bir kadın bir erkek şiddetinden ölmeyecekmiş gibi, hani emniyet birimleri 81 ilde canlı bomba olabilir uyarısı yapmamış gibi, çocuklarımızı iyi eğitim alacakları okula güvenle yollamışız da özgür yayın kuruluşlarının kültür programları arasında gezebilirmişiz gibi, cari açığımız yokmuş, emlak krizi bizden binlerce yıl uzakmış gibi, yani bu hayat aslında bizim değilmiş gibi sevelim mi üzerimize doğan güneşi?

AŞIK OLALIM MI?

Ciğerimizde söküp alamayacakları bir şey olsun, içimizde dursun, bize ait bir şey de kirli ellerinden korunsun diye,
bir umut, bir güneş parçası olsun diye, birilerinin de yüzüne gülümseyerek bakabilelim diye, gözümüzün feri olsun diye, o nefes artık içimizden aksın diye, bari yarınımız olsun diye
aşık olalım mı?
Dünya yangın yeri,
iktidar elleri kirli,
ölen canların hepsi bizimdi,
son umut aşkta anlıyor musun?

ÖNCEKİ HABER

Proaktif dış politika ikizimiz: Katar

SONRAKİ HABER

Çanakkale Kent Konseyinden Kaz Dağları için sosyal medyada kampanya çağrısı

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa