Bir şey yapalım... Yan yana gelelim... Birlik olalım

Bir şey yapalım... Yan yana gelelim... Birlik olalım

Lambası yanmadığı için taciz mi kol geziyor karanlık sokağımızda; uyuşturucu satışı sokak aralarına, okul önlerine kadar mı indi; sağlık ocağına gitmek için bile araca mı binmemiz, bir de bunun için para bulmamız mı gerekiyor; çocuğumuzu bırakabileceğimiz kreş mi yok mahallemizde, işyerimizde; yap boz tahtasına dönmüş eğitim sistemi çocuklarımızın gelişimini mi baltalıyor; engelliysek, çocuğumuz engelliyse sokağa çıkmak bile başlı başına bir çile anlamına mı geliyor… Neyse en can yakıcı sorunumuz, neyse beni, seni rahatsız eden uygulama/uygulamasızlık yan yana gelip konuştuğumuzda çözümü de buluruz, talebimizi de oluşturur, hedefimizi de belirler, mücadele de ederiz.

Bir yandan günlük seyrinde akıp gidiyor hayat;  bir yandan içimizde tedirgin bir hal. Beynimizin arka fonunda biteviye bir haykırış yankılanıyor sanki: “Bir şey yapmalı!”
Haftalardır kürsülerden, mikrofonlardan, ekranlardan, gazete sayfalarından üzerimize tonlarca söz, iddia, yalanlama, dua/beddua, hakaret yağıyor... Olup bittiye getirilen yasalar, kanun hükmünde kararnameler, içindekilerin ayrıntılarını bilmediğimiz, kimsenin fikrinin dahi alınmadığı torba torba yasa tasarıları... Yolsuzluk, yağma, talan, rüşvet; arama yaptırılmayan TIR’lar otobüsler; keyfi görevden almalar/atamalar, skandal üstüne skandal... Ortalık toz duman... Haftalardır yazılıyor, çiziliyor, konuşuluyor, tartışılıyor...
İçimizi bunca daraltan şeyler olup biterken, ben, sen, hepimiz aynı şeyi düşünmüyor muyuz? Bu ne mene bir demokrasi? Bu memlekette demokrasinin ‘d’sinin bile olmadığını aslında hepimiz biliyoruz. Öyle uzun uzun tahlillere, analizlere gerek de yok. Biliyoruz çünkü hak yoksunluğunu, hukuksuzluğu, eşitsizliği, adaletsizliği, yoksulluğu, şiddeti, ezilmenin ezilmesini, baskıyı, çifte hatta üç kat sömürüyü, hoyratlığı her gün yaşıyoruz.
İşte daha dün yayınladı Bianet, basına yansıyan haberler üzerinden hazırladığı 2013 Erkek Şiddeti Çetelesi’ni. Kapkara bir tablo. Rakamlar soğuk ve acımasız, bilsek de gerçekleri tekrar tekrar çarpıyor suratımıza:
·    Erkekler 2013’te 214 kadın ve 10 çocuğu öldürdü, 167 kadın ve kız çocuğuna tecavüz etti/tecavüz girişiminde bulundu, 241 kadın ve kız çocuğuna şiddet uyguladı, 161 kadın ve kız çocuğuna cinsel tacizde bulundu.
·    2013’te her 10 kadından biri şiddet gördüğü için kolluk kuvvetlerine, mülki amirlere ve savcılara defalarca şikayette bulunmasına ya da koruma tedbir kararı çıkartmasına rağmen ağır yaralandı. Kadınların yüzde 52’si kocalarından şiddet gördü, yüzde 15’i boşanmak istedikleri için öldürüldü.
·    Tecavüzcülerin ise yüzde 52’si tanıdıkları erkeklerdi. Tecavüz vakalarının yüzde 36’sı kadınların evlerinde gerçekleşti.
·    Kadınlar ve kız çocuklarının yüzde 64’ü tanıdıkları, yüzde 36’sı tanımadıkları erkeklerce taciz edildi. Tacizcilerin yüzde 23’ünü öğretmenler, yüzde 9’unu kendini din insanı olarak tanıtan kişiler oluşturdu...
Ve daha birçok rakam.
Hukuk, özgürlükler, insan hakları ayaklar altında. Özellikle biz kadınlar için. Erkek şiddetinin sarmalında yaralanıyor, öldürülüyor, tecavüz ediliyor, tacize uğruyor, aşağılanıyoruz... Küçücük kızlarımız çocukluklarının ortasından hoyratça koparılıp alınıyor...
Sıralasak her gün yaşadığımız haksızlıkları, eşitsizlikleri, hukuksuzlukları, fizana yol olur.
Yoksun olduğumuz, temel insan hakları!
İnsanca bir yaşamı sürdürmemizi sağlayacak sağlıktan, eğitimden, barınmadan, insanca çalışma koşullarından en yoksun olan bizleriz. Yaşam hakkını saymıyoruz bile. Devlet hizmetlerinden eşit olarak yararlanma hakkı, haberleşme hakkı, hak arama hakkı… liste uzayıp gider… Kişi dokunulmazlığı en temel insan haklarından biridir mesela. Kişinin iktidara karşı korunması anlamına gelir.
İnsanlığın binlerce yıllık tarihinin içerisinde, zorlu mücadelelerle oluşturduğu, ırk, dil, din, cinsiyet ayrımı gözetmeksizin tüm insanların yararlanacağı hakları belirleyen evrensel bir hukuktur bu. Demokrasi olduğunu ilan eden tüm ülkelerin anayasaları tanır bu hakları. Bizim ülkemiz de bu hukuku tanıyanlardan biri.
Biz bunların hangisine sahibiz? Hangimiz inanır demokratik bir ülkede yaşadığımıza?
Daha bu satırlar yazılırken içinde yaşadığımız adaletsizliği, eşitsizliği, fütursuzluğu gözler önüne seren haberler düştü gündeme:
·    Kahramanmaraş’ta bakkaldan 27 lira çalan çocuğa 27 ay hapis cezası verilmiş. Bakkal şikayetçi olmamış ama yine de ceza kesilmiş çocuğa… (Aklınıza hemen yıllar önce Gaziantep’te baklava çalan çocuklara verilen 5 yıllık ceza geldi değil mi?)
·    17 Aralık yolsuzluk operasyonu kapsamında gözaltına alınan ve başbakan Erdoğan’ın hayırseverliğine övgü düzdüğü Rıza Sarraf’ın mal varlığına uygulanan tedbir kararı kaldırıldı.
·    17 Aralık soruşturmasını başlatan savcılar görevden alındı.
·    Gaziantep’te imam hatip lisesinde öğretmenlik yapan imam M. Ceylan, Küçük Sanayi Camisi’nde verdiği vaazda, kızların okula gönderilmesinin uygun olmadığını, “Okula giden kızların baldır-bacak açarak erkek öğretmenleri tahrik ettiklerini” ve “kızların okula gönderilmesi ile fahişe olmaya teşvik edildiklerini” söyledi.
“Bir şey yapmalı!“, “Bu düzen değişmeli!” demiyor mu içinizdeki ses?
“Değişmeli değişmesine de biz ne yapabiliriz ki? Baksana, işine gelmediğinde iktidar hukuku nasıl da çiğniyor, yasaları kendi lehine nasıl da büküyor, sesini çıkaranların başına neler neler geliyor” diyor da olabilirsiniz.
Aslında biliriz ki adaletin, eşitliğin, yararlanabildiğimiz haklarımızın çerçevesini, kadınların ve demokrasi güçlerinin mücadele ve örgütlülük düzeyi belirler. Birçok demokratik hak açısından olduğu gibi, kadın hakları açısından da, bunların elde edilmesi ve de pratikte kullanılması yine mücadelenin ve örgütlülüğün gücü ve sürekliliğiyle doğrudan orantılıdır.
En basitinden hatırlayalım, iki sene önce ağır bir kürtaj yasası getirilmek istendiğinde kadınların sokağa da yansıyan güçlü itirazı sonucunda hükümet tasarıyı geri çekmek, değiştirmek zorunda kalmıştı.

ÖRGÜTLÜYKEN GÜÇLÜYÜZ
Örgütlenmekten, örgütlülüğün gücünden bahsedildiğinde biraz tedirgin de olur kimimiz. Yasadışı/gizli örgütler, çeteler, yapılanmalar, komplolar, dış güçler, lobiler… denile denile örgütlülüğün kötü, karanlık bir şey olduğu yerleştirilmiş algılarımıza.
Oysa ne zaman bir ortak bir sorunumuz olsa; mesela mahallemizde yıkım varsa ya da kentsel dönüşüm adı altında yaşama alanlarımızdan kovulduğumuzda; sokağımıza baz istasyonu kurulmaya kalkıldığında; mahallemizde kreş olsun, çocuklarımıza etüt merkezi olsun, bir derneğimiz olsun istediğimizde; sigorta, sendika hakkımızı elde etmek istediğimizde hep deriz ya “birlik olsak başarırız”. Birlik olmak yani “örgütlü olmak”, “örgütlenmek”; çünkü birlik olduğumuzda güçlü olduğumuzu ve kazanacağımızı biliriz.
Evet, birlik olmayı her zaman başaramıyoruz. Yoksa ne memleket bu halde olurdu ne de kadınlar bu kadar eziyet çekerdi. Bize dayatılan hayat koşulları, her daim üzerimizdeki devlet, baba, abi, koca gölgesi, arasına kapatıldığımız, sıkıştırıldığımız dört duvar ya da işle ev arası bizi yalnızlaştırıyor.
Yalnızlaştırma iktidarların, özellikle de despotik iktidarların halka, ezilenlere, yoksullara, ezilenlerin ezilenleri kadınlara uyguladığı başlıca politika. Bize dayatılan yaşam koşulları en başta olmak üzere, bunun için başvurmadıkları önlem yoktur.
Medya da bunun en büyük aracı olarak hizmet ediyor. Hiç dikkat ettiniz mi, bize empoze edilen her şey bireysellik ve münferitlik üzerine kurulu. Birey olmaktan, birey olmanın bilincine varmaktan söz etmiyoruz tabii. Ama her şey münferit, her şey birbirinden bağımsızmış gibi sunulmuyor mu, her şey kişiselleştirilmiyor mu? Ortak yanlarımızın, ortak sorunlarımızın üstü örtülmüyor mu sürekli?
Hükümetiydi, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığıydı, valisiydi, medyasıydı mesela kadına yönelik şiddeti ve kadın cinayetlerini toplumsal bir gerçek, toplumsal bir sorun olarak mı ele alıyor? Hayır. Tam aksine muhafazakar değer yargılarıyla biçimlenmiş geleneksel yapılarıyla aile yüceltiliyor; her olay, yaşanan her saldırı “münferit” kabul edilip sunuluyor bize. Kız çocuklarının tecavüzcüsü, istismarcısı ve tacizcisi imamlar, öğretmenler, polisi dahil her çeşit devlet memuru hep münferit vakalar olarak açıklanmadı mı? Sayısızca davada yargılananlar değil de saldırıya, şiddete, cinayete uğrayan kızların, kadınların hayatı didik didik önümüze serildi; “rıza” arandı.

8 MART’A DAHA ÖRGÜTLÜ, DAHA GÜÇLÜ
Onların politikası yalnızlaştırmaysa, bizimki yan yana gelmek olmalı tam da bu yüzden. Yan yana gelip, sorunlarımızı paylaşıp çözümü için birlik olmak.
Ne istediğimizi, nasıl bir ülkede, şehirde, mahallede, sokakta nasıl yaşamak istediğimizi tartışmalıyız. Nasıl bir hayat hayal ediyoruz? Ne olmalı ki şiddetsiz bir ülkede, şehirde, mahallede, sokakta ve evde yaşayabilelim? Gerçek anlamda eşitliğe kavuşmamız için neye ihtiyacımız var?
Ne olmalı ki, yolsuzluk, rüşvet ve talan olamasın? Ne olmalı ki siyasetin, sosyal ve kültürel yaşamın dışına itilmeyelim, eşit temsil edilebilelim? Ne olmalı ki benim, senin sözün duyulabilir olsun, bir karşılığı olsun?
Yan yana gelmek, sesimizi ortaklaştırmak, taleplerimizi, sorunlarımızı ortaklaştırmak, bunları güçlü bir şekilde dile getirmek şimdi yapabileceğimiz en değerli şey. Tam da 8 Mart yaklaşırken. Bütün dünyada kadınlar taleplerini, mücadelelerini ve dayanışmalarını en güçlü bir şekilde ortaya koymaya hazırlanıyor. Hem 8 Mart hem yaklaşan yerel seçimler taleplerimizi oluşturmak için, sesimizi duyurmak ve mücadelemizi güçlü kılmak için önemli fırsatlar. Unutmayalım, ne kadar güçlü olursa sesimiz, mücadelemiz, haklarımızın, özgürlüklerimizin çerçevesi de o kadar genişler. O yüzden 3-5, 10-20, 50-100, daha çok, hiç fark etmez yan yana gelmek sesimizi ortaklaştırmak için her fırsatı kullanalım.
Lambası yanmadığı için taciz mi kol geziyor karanlık sokağımızda; uyuşturucu satışı sokak aralarına, okul önlerine kadar mı indi; sağlık ocağına gitmek için bile araca mı binmemiz, bir de bunun için para bulmamız mı gerekiyor; çocuğumuzu bırakabileceğimiz kreş mi yok mahallemizde, işyerimizde; yap boz tahtasına dönmüş eğitim sistemi çocuklarımızın gelişimini mi baltalıyor; engelliysek, çocuğumuz engelliyse sokağa çıkmak bile başlı başına bir çile anlamına mı geliyor… Neyse en can yakıcı sorunumuz, neyse beni, seni rahatsız eden uygulama/uygulamasızlık yan yana gelip konuştuğumuzda çözümü de buluruz, talebimizi de oluşturur, hedefimizi de belirler, mücadele de ederiz.

www.evrensel.net