Bir distopya olarak AKP

Bir distopya olarak AKP

  • George Orwell’ın 1984’ü ve Aldous Huxley’in Cesur Yeni Dünya’sı belki yirminci yüzyılda yazılmış en önemli iki kara ütopya. Bin dokuz yüz seksen dört, yazıldığı 1940’ların da etkisiyle distopik bir rejimi alabildiğine baskıcı, tüm kültür araçlarının kontrolünü elinde tutan, bir insan

    Dağhan Irak

    Buna karşılık Aldous Huxley’in daha erken tarihte (1932) yayımlanmasına rağmen özellikle Batı dünyasına dair çok daha isabetli saptamalar yapar. Küreselleşme, üretim araçlarına sahip olmanın ön planda oluşu, tüketim üzerinden düzene rıza yaratılması gibi unsurlar; kitabı zamanının çok ötesine taşır ve özellikle 1990’lar sonrasının tek kutuplu dünyasına göndermeler yapar. Ünlü araştırmacı Neil Postman 1984 ile Cesur Yeni Dünya’nın arasındaki temel farkı tek cümleyle çok isabetli bir şekilde ortaya koyar: “Orwell kitapların yasaklandığı bir dünyadan korkuyordu; Huxley ise kimse okumadığı için kitapların yasaklanmasına gerek duyulmadığı bir dünyadan.” Belki de Huxley’in dili ve kurduğu dünyanın kurgusal gerçeklik hissi Orwell’ınki kadar güçlü olsaydı bu eser, 1984’ten çok daha fazla ses getirecekti. Tabii Orwell’ın Batı dünyasının korkularına, Huxley’in ise aynı dünyanın gerçeklerine temas etmesi de birinci kitabın daha popüler olmasının kuvvetli bir nedeni. Ancak ne olursa olsun, iki distopyanın özellikle 20. yüzyılı algılama biçimlerimize yaptığı etki tartışılmaz.
    1 Mayıs 1977 katliamıyla başlayan ve kabaca “12 Eylül rejimi” diyebileceğimiz rejim, iki distopyadan Huxley’e ait olanına çok daha yakın bir görüntü çiziyor. Her ne kadar işçi sınıfı örgütlenmelerine karşı büyük bir katliamla başlasa ve daha sonra binlerce kişinin işkenceden geçirildiği bir dönem yaşansa da; Türkiye’nin bu kara döneminin asıl hasarı insanların siyasal hafızasına format atarak verdiğini rahatlıkla söyleyebiliriz. Yeni dönemde rejimin insanlık dışı muamelelerinin temel dayanağı bunların artık insanların gündeminde herhangi bir yer tutmamasıydı. İktidarın yarattığı tüketim toplumunun propagandası yine kendi eliyle kurdurduğu medya imparatorluğuyla yapılıyor; insanlar rejim öncesi dönemdeki kolektif üretimlerini bireysel tüketimlerle ikâme ediyordu. 1990’larda işlenen onca insanlık suçunun toplumsal hafızada yer tutmamasının temel nedeni buydu. Türkiye, özellikle şehirlerde tüketim ve eğlenceye boğulmuştu ve başka yerlerde ne olduğu da kimsenin pek umurunda değildi.

    28 ŞUBAT, GEZİ; DEĞİŞEN STRATEJİLER

    1990’ların sonunda, 28 Şubat’la beraber siyasal İslamcılar bu düzenin başat mağdurları arasına girdi. Aslında onlara uygulanan şiddet, sosyalistlere ve Kürtlere uygulanana benzemiyordu; ancak psikolojik açıdan tahrip ediciydi ve düzenin kendilerine yaşama hakkı tanımayacağı mesajını içeriyordu. Bu durum, siyasal İslam’ın tüm stratejisini değiştirdi ve bütün mesele bu paradigmayı yıkmaya dönüştü. Türkiye’nin 2000’lerin başında yaşadığı ekonomik dönüşüm ve Avrupa Birliği süreci; bu paradigmanın yıkılması için müthiş olanaklar vaat ediyordu. Küresel konjonktür de buna çok müsaitti. Tayyip Erdoğan’ın liderliğindeki AKP, fırsatı çok iyi kullandı ve düzenden rahatsız başka kesimlerin (özellikle anti-Kemalist liberallerin) desteğini alarak büyük bir dönüştürücü güç elde etti. Ancak AKP’nin ve Erdoğan’ın temel bir sıkıntısı vardı. Neyi dönüştüreceğini biliyor, ancak neye dönüştüreceğini bilmiyordu. AKP’nin düşmanı olduğu rejim, aynı zamanda kendisini yaratan rejimdi. 12 Eylül’ün Kemalizm’inden nefret ediyor, ancak Türk-İslam sentezinin kalanını varlığının çekirdeğinden çıkaramıyordu. Durum böyle olunca dönüşüm de başta umulan değil de “12 Eylülcülüğün Kemalist olmayanı” gibi bir şey oldu; bu da binlerce yandaş iş adamının ve parti üyesinin ihaleler ve kadrolarla zengin edilmesini saymazsak hiçbir şeye yakındı. Dahası bu beceriksizlik kendisi dışındaki çevrelere AKP’nin varlık nedenini sorgulatıyor; parti ve lideri de sıkı sıkıya tutunduğu popülizm, statükoculuk ve otokrasi hayalleriyle gelen dalgaya cevap vermeye çalışıyordu. Sonra ne oldu, Gezi patladı ve AKP’nin tutunduğu her şey bir ay içinde peynir gibi dağılmaya başladı. Şu an onun getirdiği hırçınlığın hakim olduğu bir iklimi yaşıyoruz. Bu muhtemelen bir süre daha böyle devam edecek.
    AKP’nin en büyük hatalarından biri Cesur Yeni Dünya benzeri bir düzeni, merkezinde kendisinin olduğu bir 1984’e çevirmeye çalışmak oldu. Parti, tüm kültür araçlarını kontrol ederek kamuoyu algısını da kontrol edebileceğini zannetti. Oysa artık öyle bir dünya yok. Orwell’ın distopyası daha yazıldığı tarihte eskimişti, şimdi ise iyice miadı dolmuş durumda. Günümüzün dünyasında altı-yedi gazeteye akrabalarınızı yerleştirip her gün aynı manşetleri attırmanız sizi yalnızca alay konusu yapmaya yarar. Sizi eleştiren sanatçıları, sporcuları, gazetecileri işlerinden attırıp yerlerinde Rıza Kayaalp, Şafak Sezer, Mehmet Ocaktan gibi tipleri koyduğunuzda gülünç duruma düşersiniz. “Bizde çok adam var” gibi ucube metinler yazdırıp dünya medyasına gönderdiğinizde bu komedi global ölçeklere taşınır. Yaktığınız kitabın yerine yenisini yazamadığınızı herkes bilir, tabii o kitapları yaktığınızı da. Yarattığınız dünya da distopya olmaz, en iyi ihtimalle ergen yaşta oynadığınız MAS-KOM-YAH oyununun acemice bir uyarlaması olur.

    www.evrensel.net