Antep’in yoksul sokaklarında Suriyeli Mülteciler

Antep’in yoksul sokaklarında Suriyeli Mülteciler

  • Savaşı anlatırken kadınların ve çocukların yaşadıklarını anlatmamak ve görünür kılmamak savaşın sonuçlarının ne kadar kötü olduğunun üzerinden atlamak demek. Antep’te durum tam da bunu anlatıyor. Çünkü burada yaşam gittikçe daha da dramatik bir hal alıyor.Nizip çadır kentinde 10 bin ile 12

    Kader Bayram

    Nizip çadır kentinde 10 bin ile 12 bin arasında insan kaldığı biliniyor. Ama bir o kadarı da Antep’in yoksul mahallelerinde çok kötü yerlerde yaşamaya çalışıyor. Deyim yerindeyse insanlar kurşundan değil ama nem ve küf kokusundan, beslenme yetersizliğinden ölecekler. Suriyeli göçmenlerin kaldığı hangi eve girerseniz girin yerde konu komşunun verdiği yatakların içinde bir çocuk ya da bir kadını hasta yatarken bulursunuz. Hepsinin benizleri soluk. Avurtları çökük. Gözlerinde ışık yok. Sayıları da her geçen gün artıyor.  İş bulanlar şanslı ama bu defa da zaten zar zor iş bulan Antepli emekçiler rahatsız oluyor. Ücretlerinin düşmesi onları düşmanca duygulara sevk ediyor. Mahalleli kadınların ise öfkeleri daha büyük. Çünkü insanların içinde bulunduğu bu çaresizliği fırsata çevirmek isteyen erkekler var. Adını vermek istemeyen bir kadın, eşinin üzerine Suriyeli kuma getirdiğini ve iki çocukla ortada kaldığını söylüyor. Mahallede hangi kadınla konuşsak konuyu buna getiriyor. Suriyeli kadınların çaresizliğinden faydalananlar küçücük kız çocuklarının, yaşama tutunmaya çalışan kadınların durumlarını suistimal ediyor. Üç kuruş paraya satın alınan kızlar, bir adama ikinci üçüncü eş olarak giden Suriyeli kadınlar erkekler için olağan.

    Evine konuk olacağımız mülteci kadının Kürt olduğunu duyunca Ayşe teyzeyi alıp gidiyoruz. O da evinin sağına soluna yerleşen bu yeni komşularının durumlarını anlatıyor: “Gece geldiler yavrum. Ne bir yatak ne bir ev… İki küçük çocuk… Onların durumunu görünce ağladım. Gece yarısı kalkıp yorgan götürdüm. Sabah olunca da kimi tanıyorsam gidip yardım getirdim. Ben bunu bilirim. Doğudan kaçıp gelenlerin bunlardan ne farkı vardı” diyor.  Düşüyor önümüze Ayşe teyze. Ambardan bozma bir eve giriyoruz. İçeride ara ara elektrik sobası yandığından nem nispeten daha az.

    “YERİN KULAĞI VAR”

    Ceylan 35 yaşında, 5 çocuğu var. Halep’te Kürt mahallesinde oturuyormuş.  Durumları iyiymiş. Eşi terziymiş. “Gelmeye nasıl karar verdiniz?” diye soruyorum. Anlattıkları bunun bir karar değil bir zorunluluk olduğunu ortaya seriyor: “Halep’te diğer yerlerden daha sonra çatışmalar başladı.  Muhalifler bize 2 saatin içinde boşaltın evlerinizi dediler. Biz de her şeyi bırakıp kaçtık”. Neden Kürt bölgesine gitmediniz dediğimizde ise “ Orada can güvenliğimiz olurdu ama nasıl geçinecektik. Aç kalmamak için buraya geldik. Savaşla birlikte inanılmaz pahalılık oldu. Ekmek alacak para, ekmek yapacak fırın kalmadı” diyor.

    Savaşın niye çıktığını o da bilmiyor. Herkeste bir korku var, konuşmak, anlatmak istemiyorlar. En çok kullandıkları cümle de “Yerin kulağı var”.  Baskının ve korkunun ne boyutta olduğu bu cümlede saklı gibi.

    5-6 ev daha geziyoruz. Çok konuşmak istemiyorlar. Yardım değil ama iş istiyorlar. Onlardan biri de Ahmet.  10 yaşında. Arap. “İş bulursanız biz çalışırız” diyor büyük bir olgunlukla. Karşımızda pencereden sesleri gelen  akranlarıyla oynaması gereken bir çocuk değil de bütün ailenin yükünü omzunda hisseden bir baba var sanki. Aslında bizim samimiyetimize güveniyor, anlatmak istiyor çocuk gözüyle gördüklerini, yaşadıklarını. Ama baba giriyor içeri, sus pus ediyor çocuğu bakışlarındaki öfkeyle. İstenmeyen misafir olduğumuzu açık açık söyleyince çıkıyoruz dışarı. Akşam vakti komşulardan bu evlere giden bir tas yemeği görüyoruz.


    “Suriye’de bir Kürt olarak durumunuz nasıldı?” diye soruyoruz Ceylan’a. “Esad’ın bize bir iyiliğini görmedik. Kol gücüyle geçiniyorduk, o da bize yetiyordu” diyor. Okula gitmemiş, sadece okuma yazma kursuna gidebilmiş. Ceylan kendini çok şanslı sayıyor Antep’te Kürt mahallesinde olduğu için: “Hiç değilse insanlarla anlaşabiliyorum. Komşular geliyor. Herkes bana çok yardımcı oldu. Eşim de hemen iş buldu. Ama sadece Arapça bilenler çok zor durumdalar. Çok zorluk çekiyorlar” diyor. İçeri kızı Felek giriyor küçücük elindeki tepsiyle. Kahve ikram ediyor bize. Tam  sohbete başlıyoruz ki Antep’te en yakın arkadaşı olan Meryem giriyor içeri. O yapıyor bize tercümanlığı. Felek Suriye’de okula gidiyormuş, özleyip özlemediğini soruyoruz. Mahcup bir ifadeyle okula gittiğinde ne kadar zorlandığını, ne kadar horlandığını anlatıyor: “Arapça bilmiyordum okula giderken. Kürtçe de konuşamıyordum okulda. Öğrenemedim gitti” diyor.  Bize tercümanlık yapan Meryem de Türkçe bilmediği için çok zorlanmış okulda. “Aynı ben” diyor gülerek Felek anlattıkça.  İki ayrı ülke, anadillerinde eğitim alamayan iki küçük çocuk. Felek Antep’te okula başlamış, ama eğitimi Türkçe alıyor, normal dördüncü sınıfa giden bir çocuk nasıl muamele görüyorsa aynısını görüyor.  Defterini istiyorum bakmak için. Bizim alfabeyle yazı yazıyor. Kitaptan baka baka. “Anlıyor musun ne yazdığını” diye soruyorum. Utanıyor. Meryem “ben ona Kürtçe anlatıyorum öğretmen ne derse” diyor. Okulunu, arkadaşlarını, mahallesini özlüyor Felek. “Bu okulda mutlu musun?” diye soruyorum Felek’e, Meryem ona sormadan yanıtlıyor sorumu: “Mutlu mutlu” diyor “Bir sürü Kürtçe bilen var, biz hep konuşuyoruz”. Düşünüyorum, mültecilerin hikayelerini bize anlatanların da mültecilerden ne farkı var diye…

    www.evrensel.net