Anayasa halkların eşitliği temelinde inşa edilmeli

Anayasa halkların eşitliği temelinde inşa edilmeli

Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Anayasa Hukuku Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. İbrahim Kaboğlu yeni anayasa çalışmalarını DİHA’ya değerlendirdi. Kürt sorununun çözümü noktasında yaşanan gelişmelerin yeni Anayasa çalışmalarına ivme kazandıracağını belirten Kaboğlu, 1921 ve 1924 Anayasalarının yurttaşlık tanı

Çağdaş Kaplan / Mehmet Şah Oruç


PKK Lideri Abdullah Öcalan’ın Diyarbakır’da düzenlen Nevvroz kutlamalarına gönderdiği mesajın ardından Kürt sorununun çözümü noktasındaki tartışmalar hız kazandı. Yaşanan gelişmelerin yeni Anayasa çalışmalarına etkisi ne olur?
Gelinen aşama önemli bir aşama. 21 Mart Newroz Bayramı bu bakımdan bir tarih sayfası olarak nitelendirilmeli. Barış yolunda, insan yaşamının değeri konusunda atılan önemli bir adım. Anayasa ise bilindiği gibi uzun bir hikaye. 21 Martta yaşanan gelişmelerin Anayasa çalışmalarına iki yönlü ivme kazandırması beklenir. Birincisi zaman bakımından bir ivme kazandırması, ikincisi ise içerik bakımından. Çünkü 21 Mart şunu ifade ediyor: Türkiye’de yaşayan herkes, Türkler, Kürtler ve diğerleri ‘Türkiye Cumhuriyeti bize yeter ve biz birlikte yaşamak istiyoruz’ mesajı verdi. Türkiye toplumu ‘burada savaşsız, silahsız yaşamak istiyoruz’ demiştir. Birlikte yaşamanın ortak paktı ise Anayasa’dır. Bu bakımdan Anayasa’ya da bir mesaj gönderilmiş oluyor. Bu sebeple öyle bir Anayasa yapılmalı ki bütün halkları kucaklasın. Bütün halkların eşitliği temelinde inşa edilsin. Bu ciddi bir mesajdır ve aynı zamanda toplumsal bir taleptir.

Öcalan mesajında 1920 ruhuyla yeni bir Anayasa’ya işaret etti. Bu bağlamda sizce yeni Anayasa çalışmalarında kurucu Anayasa olan 1921 Anayasası ve 1924 Anayasası’ndan nasıl yararlanılabilir?
1921 Anayasası kısa, eksik ve yetersiz; ama çok önemli bir Anayasa. İki bakımdan önemlidir. Birincisi 1921 Anayasası bugün hepimizin sahiplendiği Misak-ı Milli ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni kuran bir Anayasa. İkincisi ise 1921 Anayasası ilgili hükümleri uygulamaya konulmamış olmakla birlikte esasen merkeziyetçilik yerine, ademi merkeziyeti temel alan bir Anayasa. Ademi merkeziyet ise birlikte yaşamın çok önemli bir tercih noktasıdır. Bu bakımdan bugün geçmişe yönelik olarak Anayasalara yollama yapıyoruz. 1924 Anayasası ise Cumhuriyetin ilk Anayasası en azından ‘Türkiye Ahalisi’ gibi geniş kapsayıcı kavramlar kullanıyordu. 1921 Anayasası ise daha farklı bir boyutuyla halk egemenliğine de açık kapı bırakan bir Anayasa olmasının ötesinde merkeziyet esasında değil ademi merkeziyet temelinde bir devlet yapısını öngörmekteydi. Bunlar aslında anayasalarımızda ortak paydaların bulunduğunu ve bu ortak paydalardan veya olumlu mirastan bugün de yararlanılabilir olduğunu gösteriyor. Bu bakımdan 1921 mirasının özel bir anlamı bulunduğunu ve yaklaşık olarak 100 yıl sonra yeni Anayasa üzerinde düşünürken pekala bu mirastan olumlu dersler çıkartılabilir.


MİLLİ EGEMENLİK YERİNE HALK EGEMENLİĞİ

Yeni Anayasa çalışmalarında en çok tartışmanın çıktığı konulardan birisi yurttaşlık tanımı oldu. Sizce yeni Anayasa’da yurttaşlığın tanımı ne olmalı?
Türkiye toplumsal yapısı homojen değil ve çok farklı unsurlardan farklı halkların bir araya gelmesi sonucu oluşan bir yapı. Bu özellik daha çok çatışmacı yönü ile ele alınıyor. Ama bir zenginlik öğesi olarak da ele alınabilir. Çünkü demokrasi aşırı homojenlikte kurulmaz, farklılıklar temelinde inşa edilirse işleyişi daha sağlıklı olur. Geniş yurttaşlık tanımının sosyolojik, tarihsel arka planı var. Bunun yanı sıra Anayasal miras da bizi geniş yurttaşlık tanımına davet ediyor. 1924 Anayasası buna örnektir. Bu konuda ilginçtir 1982 Anayasası en çok eleştirilen, hepimizin karşı çıktığı eleştirdiği bir Anayasa’dır. Ama geniş yurttaşlık anlayışına en sağlam kapıları da açık bırakan Anayasa’dır. Şöyle ki; bu Anayasa’nın genellikle bilinmeyen bir yönü var. Biz yurttaşlığı tanımlarken Anayasa’nın 66’ncı maddesini esas alıyoruz. 66’ıncı maddeye göre, Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türk’tür. Fakat bu madde gerçekten indirgeyici bir madde. Oysa bizim devletimizin adı Türk devleti değil Türkiye Cumhuriyeti Devleti’dir. Ve Türkiye adı Anayasa’nın ilk 3 maddesinde de böyle geçer. Ve bunlar değişmez maddelerdir. Bu açıdan bakıldığında 66’ncı madde ilk üç maddeye aykırıdır. Varsayalım ki Anayasa’yı yenileyemedik. Bu durumda pekala 66’ncı maddeyi yeniden yazarak bunu “Türkiye Devleti’ne vatandaşlık bağıyla bağlı olan herkes Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıdır” biçiminde geniş bir tanıma yönlendirebiliriz. Yönlendirmemiz de gerekir. Çünkü Anayasa içi çelişkiyi gidermek adına da bu gereklidir. Bu değişiklik Anayasa’nın 66’ncı maddesinin değişmez maddelere uygunluğunu sağlamak bakımından da gereklidir. Bu bakımdan en çok eleştirdiğimiz bir diğer madde ise 3’üncü maddedir. 3’üncü madde de “Türkiye Devleti ülkesi ve milleti ile bölünmez bir bütündür” der. Devlet Türkiye olursa ülkenin adı da Türkiye olduğuna göre millete siz Türk milleti diyemezsiniz. Hem dilbilgisi hem de Anayasal kavramlar açısından “Türkiye devleti” ve “Türkiye milleti” kavramları kullanılabilir.
Ayrıca yeni Anayasa’da “milli egemenlik” kavramı yerine “halk egemenliği” kavramına geçilmesi de düşünülebilir. Çok açık bir dayanak olan 1924 Anayasası’nın 8’inci maddesinde belirtildiği gibi “Türkiye halkı” denilebilir. Anayasa’nın 3’üncü maddesinde de “Ülkesi Türkiye halkı ve Türkiye devleti ile bölünmez bir bütündür” dersiniz. Bu bir Anayasal formül olur.  

Anadilde eğitim hakkı konusunda ne düşünüyorsunuz?
Öncelikle şunu belirtmek gerekir. Anayasa’da sadece yurttaşlığın düzenlemesini yapsak da Anayasa’yı bir bütün olarak göremiyorsak bu eksik kalır. Yani siz pekala Türkiye yurttaşlığı tanımı getirebilirsiniz ama hak ve özgürlükler kısmını sınırlı tutarsanız bunun ancak göreceli bir katkısı olur. Hak ve özgürlükler alanı çok önemlidir. Hak ve özgürlüklerden bahsedilirken de eşitlik kavramı çok önemlidir. Bir de burada laiklik, din ve devlet ilişkileri çok önemli. Yani devletin bütün dinler ve inançlar karşısında kör olması ve devletin bütün inanç ve dinsel grupların ifade özgürlüğünü tanıması gerekir. Cumhuriyetin çok sorunlu olduğu üç alan; birincisi yurttaşlık, ikincisi eşitlik ve üçüncüsü laiklik. Biz yurttaşlığı düşünüyorsak eşit yurttaşlık olarak düşünmeliyiz. Bu iki kavramı düşünürken de laikliği muhakkak düşünmek gerekir. Bunları yerli yerine oturtmak için çağdaş insan hakları anlayışının Anayasa’nın merkezine yerleştirilmesi gerekir. İşte anadil bunu yerleştirdiğimiz zaman anlam bulur. Resmi dil Türkçe’nin dışından artı dillerin öğrenilmesi ve kullanılması başta Kürtçe gelmek üzere tanınmış olan bütün halkların içinde artı bir özgürlüktür. Bunu bu şekilde aldığımız zaman İtalya’da uygulandığı gibi “dil özgürlüğünü devlet güvencesine alır” diyebilirsiniz. Ya da Fransızların yaptığı gibi “Fransa’da konuşulan diller Fransa’nın kültürel bütünlüğünün ayrılmaz bir parçasıdır” diyebilirsiniz. Ya da İspanya Anayasası’nın yaptığı gibi toplumlar çerçevesinde oluşan bölgelerde ikinci dili pekala öğretim düzeyinde tanımlayabilirsiniz.

Sizin “kırılma noktası” diye nitelendirdiğiniz yurttaşlık, laiklik ve ademi merkeziyetçilik konularında Anayasa Uzlaşma Komisyonu’nda bulunan siyasi partiler arası nasıl bir uzlaşma sağlanabilir?
Bu noktada en azından ademi merkeziyetçilik konusunda bir avantaj var. CHP Genel Başkanı Sayın Kılıçdaroğlu, 2 yıl önce “Avrupa Konseyi Yerel Yönetimler Özerklik Şartı’na uyalım” dedi. Avrupa Konseyi Yerel Yönetimler Özerklik Şartı belki Türkiye’nin ihtiyaçlarının gerisinde kalan bir metindir. Ama Türkiye o şarta bile çok önemli çekinceler koyan bir ülke. Dolayısıyla en azından o şartı baz almak bile önemli. CHP bunu kabul ettiğine ve iktidar partisi AKP de bu süreci başlatma konusunda öncülük yaptığına göre, Yerel Yönetimler Özerklik Şartı’nın bir kalkış noktası için her iki büyük parti için ortak payda oluşturabileceği umuduna sahibim.
MHP için ise şu söylenebilir: 1999-2002 arasında yapılan reformların hepsinde MHP’nin imzası var. Bunlar içerisinde en önemlisi de 3’üncü yargı paketiydi. 3 Ağustos 2002’de çıkan pakette yerel ve mahalli dillerin konuşulması ve öğrenilmesine dair maddede, ki bu çok önemli kültürel hakları tanıyan bir maddedir, MHP’nin imzası var. Bundan kaçamaz. MHP’yi şuna davet etmek lazım: Hayır, senin eşiğin buydu. Bunun gerisine gidemezsin.
BDP açısından ise sorun şu: BDP elden geldiğince yurttaşlık, laiklik ve eşitlik üçlü ilişkisini iyi formüle etmelidir. Çünkü, Kürt yurttaşlarımızı aynı zamanda izleyebileceği politika bakımından laikliğin bir güvencesi olarak görüyorum. Bu konular, bütün bu barış süreci için hassas konulardır.


ÜÇ KIRILMA NOKTASI VAR

Ademi merkeziyetçilik konusu Anayasa’da nasıl yer bulmalı?
Üç kırılma halkası olarak yurttaşlık, laiklik ve ademi merkeziyetçiliği görüyorum. Bu üç kırılma noktasından birisi de ademi merkeziyetçilik. Türkiye’de Türkiye halkı tamamen türdeş bir halk olsaydı bile coğrafi olarak bu kadar büyük olan ve demokrasi iddiası olan bir ülke bu denli aşırı merkeziyetçi bir yapıyla yönetilemezdi. Kamu hizmeti gerekleri, ekonomik nedenler ve Türkiye’nin coğrafi konumu ademi merkeziyeti gerekli kılıyor. Bu gereklilikler göz önünde bulundurulduğu zaman Türkiye’nin ademi merkeziyetçi bir yapı oluşturması gerekli görünüyor. Bunun için iki çözüm var. Ademi merkeziyeti çok talep eden bölgeler, örneğin Kürtlerin yoğun yaşadığı bölgelerde olabilir. İkincisi ise bütün Türkiye’nin tıpkı Fransa, İspanya gibi ademi merkezi şekilde örgütlenmesi olabilir. Bu bakımdan benim tercihim ikinci çözümden yanadır. Bütün Türkiye’nin ademi merkeziyetçi bir sisteme geçmesi ve o çerçevede bunların Anayasal kurallara bağlanarak düzenlenmesi ve duruma göre Fransa’nın yaptığı gibi bazı bölgelere daha öncelikli bir statü tanımak suretiyle kendi kimliğini öne çıkarabilmesi. Zannediyorum bu en azından Kürt yurttaşların yoğun talebi olarak Türkiye’nin koşulları çerçevesinde en rasyonel olanı gibi görünüyor. (İstanbul/DİHA)

www.evrensel.net