07 Nisan 2020 08:10

Ölüm çalışmadığımız yerden geldi…

Sadece pandeminin etsisiyle değil; iklim krizi, küresel ısınma, silahlanmaya ve inanç dizgelerine ayrılan devasa bütçeler ve insan kalitesinin toplumsal sefaleti, bugünün ortaya çıkmasının nedenleri.

Fotoğraf: Mesut Karaduman / AA

Hakan Keysan
Hakan Keysan

İklimsel felaketler, küresel ısınma, nükleer tehlike, üçüncü dünya savaşı kehanetleriyle geçen bir dünya algısında ölüm hiç çalışmadığımız yerden, virüs salgınından geldi…

Dünya genelinde Birleşmiş Milletlere üye 193 ülke, geleneksel yerel dinsel inançlarla birlikte en az elli çeşit tanrıya inanıyor. Dünya nüfusunun yüzde 16’sı, yani 1,1 milyar kişi ise hiçbir dine inanmıyor.

1340’lı yıllarda yine Güney Asya’dan başlayan ve 1347-1351 yılları Avrupa’sını kasıp kavuran Veba salgınından sonra dünya yeni bir zamana yelken açmıştı. Dinsel yaşam biçiminin yara alıp modern kapitalizmin ilk adımlarının atılmasında vebanın önemli bir etkisi olacaktı.

Bir o kadar da inanç dizgelerine olan sadakatin de yara aldığı bir dönemdir veba salgını günleri. Ancak aynı zamanda kapitalist üretimle birlikte sisteme entegre edilen devletçi mekanizmaların dinsel otoriteyi egemenliği altına aldığı bir çağın da başlangıcıdır bu.

Dini devlet işi olarak örgütleyen bu yeniçağ, kutsanan devlet olgusuyla birlikte, bireyi sadakatle devlete hizmet eden bir manivelanın en güçlü sömürü aracı haline getirecektir. Sistem kendi kulvarlarını ve varoluşunu en güçlü şekilde bu modernize edilmiş din olgusuyla gerçekleştirecektir.

Ancak tarihin akışı her zaman yönlendirici kuvvetlerin etkisi altında ilerlemeyecektir. Bazen karşı rüzgârlar bu akışın içinde seyreden gizli gerçeklerin yalın şekilde ortaya çıkmasını sağlayabilir. Bugün artık bu salgını bu boyutuyla da tartışmaya açmak kaçınılmaz olmuştur.

Zira dünya o günlerden bu güne Kolera, Çiçek, Tifüs, İspanyol Gribi, Aids, Sars, Domuz Gribi ve Ebola gibi bedeller ödediği nice salgının üstesinden geldi.

Bugün birçok sosyolog ve felsefecinin görüşleriyle değerlendirilen bu salgın, önümüze gelecek değişimleriyle birlikte yeni soru işaretleri de barındırıyor. Dünya bir dönüşümün eşiğinde mi? Bizi nasıl bir gelecek bekliyor? Ya da bir sonun başlangıcında mıyız? İnsanlık nicedir bilişsel yıkımının zirvesinde uhrevi bir huşu ile yaşıyordu. Şimdi bilisizlikle süslenmiş bir gündelik hayattan toplumsal bir kıyamete doğru mu yöneliyoruz?

NAOM CHOMSKY’İN ÖNGÖRÜSÜ

National Observer’den Robert Hacket’ın Chomsky ile 12 Şubat 2019 günü yaptığı iklim değişikliğiyle ilgili röportajda neo-liberal politikaların dünyaya etkilerinden söz eder. Geleneksel medya ve sosyal medyanın rolüne değinirken büyük şirket ve lobilerinin sözcüsü durumundaki sözde bağımsız medyanın dilini ve etiğini de eleştirir.

Chomsky bu röportajda dünyada yaşanan iklimsel değişiklikler ve küresel ısınma üzerine yakın zamanda yaşanabilecek felaketlerden söz ederken aynı zaman da nükleer savaş gerçekliğinden de bahseder.

“Birkaç nesil sonra insanlık ayakta kalmayabilir” öngörüsünde bulunan Chomsky bugün yaşananları işaret eden asıl kehanetini de bu röportajında yapmıştır. “ … Fakat dahası var. Bir salgın tehdidini ele alın. Endüstriyel et üretimi her şeyden önce insanlık dışıdır. İkinci olarak, küresel ısınmaya önemli bir katkıda bulunuyor ve ayrıca antibiyotiklerin etkinliğini de yok ediyor.

Çılgın ve aşırı antibiyotik kullanımlarına sahipler ve bu da herhangi bir antibiyotiğe dirençli değişim geçirmiş bakteriler oluşturuyor. Hastanelerde görülmeye başlayan vakalar tıpkı bir asır önce on milyonlarca insanı öldüren grip salgını gibi büyük bir salgına yol açabilir.”

Ve açtı… Chomsky aynı röportajında sisteme yönelik eleştirilerinin odağına liberal ekonomi politik uygulamaları koymaktadır. Halktan yana demokratik ilkelerin yaşam bulması ve demokrasinin gerçek anlamda yaşanır bir sisteme bürünmesi acil bir gereksinim der.

Bütün dünyayı sarıp sarmalayan bu pandeminin gösterdiği yalın ve net bir gerçek var. Halkçı demokrasilerin ve kısmen de olsa halktan yana sağlık sistemi gelişmiş bir demokrasinin varlığı, pandemiyi engellemede önemli bir etken.

Kısmen halkçı Küba ve Çin örneği ile birlikte Kore, İzlanda, Almanya, Kanada vb. ileri kapitalist demokrasinin yaşam bulduğu ülkelerde süreç daha kontrollü ilerliyor.

Sosyal bilimcilerin, halkçı ekonomistlerin ve bilim ve demokrasi savunucusu aydınların çağlar boyunca çağrısı ve savunusunu yaptığı yaşanabilir, insandan yana bir dünya yaratma vurgusu, bugün daha somut bir gündeme karşılık gelmekte.

Sadece pandeminin etsisiyle değil; iklim krizi, küresel ısınma, silahlanmaya ve inanç dizgelerine ayrılan devasa bütçeler ve insan kalitesinin toplumsal sefaleti, bugünün ortaya çıkmasının nedenleri.

Yaşamla ölüm arasındaki çizginin giderek inceldiği ve neredeyse ırkımızın sonunu hazırlayacak bir ivme kazandığı günler yaşıyoruz. Geleceğin dünya idari sistemleri üzerinde de önemli etkiler yaratacak bu durum. Yaşamsal gereksinimler, koruyucu ve önleyici uygulamalar, toplum sağlığı, eğitimi ve kültürel birikimleri için örgütlenmiş halkçı devletler, normal burjuva demokrasilerinin de uygulamaya zorunlu kalacağı bir süreç dayatacaktır.

Ancak bu noktaya erişim sermayenin çıkarları açısından baktığımızda öyle kolay da olmayacak. Kuşkusuz bu dönüşüm, gündelik ilişkilerin önüne koyacak halkların da talebi olarak örgütlenebilirse başarılabilir. Kesin olan şey, pandeminin, sistemin karakutusunu açığa çıkardığı…

Sadece ekonomik ve ölümcül etkisiyle değil; yenidünyanın inançsal dizgeleriyle de kendini sorgulayacağı, bilimin olmazsa olmaz toplumsal hayatın öncül merkezine koyulacağı ve kurulacak yeni düzende daha demokratik, bilinçli ve özbenliği gelişmiş insanlara fazlasıyla gereksinim duyulacağı bir döneme giriyoruz.

Zira pandeminin temel yaygınlaşma nedeni toplumların ciddiyetsizliği, cahilliği ve bu yığınlara hâkim olan iktidarların kendi sınıfsal çıkarları…

Bu kez ölüm, hiç çalışmadığımız yerden geldi. Ama artık bu hayat dersini de çalışmamız gerektiği gerçeği su gibi ortada duruyor…

Reklam