24 Mart 2020 05:00

Virüs

Virüs, sermayenin kendini yenileme şansı, halkların ve emekçilerin de yeni bir ıstırapla imtihanı. Yakında virüs konusu da yayın yasaklarına dahil edilirse şaşırmayın.

Fotoğraf: Mehmet Eser/AA

Hakan KEYSAN
Hakan KEYSAN

Dinazorların neslinin nasıl tükendiğine dair hala kesin kanıtlara ulaşılabilmiş değiliz. Bugün insanlığın geleceğinin de çok parlak olmadığı bir evrende ilerliyoruz. İnsan türünü tehdit eder hale gelen Corona Virüs, bize nasıl bir dünya bağışlayacak? Bu korku ve endişeli durum yeni bir sabaha uyandırdı bizleri. Şimdi yeni bir sayfa mı açacağız, ölümün kapımızı çalmasını mı bekleyeceğiz?...

Dünyada bir endişe havası hakim. Kayıtsız kalmak olası değil. Birçok gelişmiş Avrupa ülkesi karantina ve olağanüstü hal koşullarına girdi. Hasta ve ölüm sayıları ilerliyor. İyimser bir gelecek tablosu çizilmiyor. Virüsün panzehiri henüz ilaca dönüştürülemedi. Bırakın ilaca ulaşabilmeyi, hastalığın teşhisi için gerekli testlere ve muayene olanaklarına dahi sahip değiliz. Ülkemiz ise böyle bir salgını kapıda karşılayabilecek bir sağlık sisteminden nicedir yoksun. Önleyici ve koruyucu sağlık sistemi çalışmıyor.

Kriz yönetimi konusunda yaşadığımız son çığ faciası garabeti ortada. Bilim ve eğitim kurumlarının lağvedildiği, düşünmeyen, üretmeyen ve sorgulamayan ama birtakım kartvizitlerle kurumların bütün kürsülerinde bir işgal gibi kadrolaşan liyakatsiz ortamda virüsle mücadele ne derece etkili yapılabilir?

Doğanın intikam saatleri geldi. Dengesizce talan edilen ekolojinin buna bir cevabı olacağı belliydi. Tehdidin boyutları adres değiştiriyor. Hunharca bütün kaleleri kapitalizm tarafından zapt edilen doğanın denge arayışı, bazı türler için trajik sonuçlar doğurabilir. Sanırım şimdi sıra insanda…

En zayıf halkadan başlayarak yenilenme kaçınılmaz. Yaşlılar üzerindeki etkiyi de böyle okumak gerekiyor. Yaşam hep güçlüden yana. Ancak bu durum son iki üç yüzyıldır biçim değiştirdi. Yaşam güçlüden ve paranın sahibi olandan yana göz kırpıyor nicedir. Son Avrupa veba salgınlarından bugüne sistem, kurgulanmasını ve korunmasını buna göre biçimlendirdi. Virüs adres seçmez kuşkusuz ama teşhis-tedavi aşaması oldukça eşitsiz bir dünyada, zenginlere atfedilen de bir armağan…

GENEL GEÇER DUYGU; ENDİŞE…

Griple benzer özellikler taşıması olayın vehametini yükseltiyor. Eğer bir belirti duyumsarsanız hastaneye koşuyorsunuz. Sıra alıp uzun süre bekleyerek. Sıra size geldiğinde ise virüsü ortaya çıkaracak testler uygulanamıyor. Eve gidip durumunuzu izlemeniz tavsiyesiyle hastaneden çıkarılıyorsunuz. Eğer virüsün sizde kanıksanmayacak derecede yerleşmesi tamamlanmış ve ölümcül aşamaya gelmişseniz hemen kontrol ve karantina altına alınabilirsiniz. Oysa bu süreç sonun başlangıcı…

Önleyici toplum sağlığı olarak yapabileceğimiz tek şey evden çıkmamak. Virüs zili basarak eve gelecek değil elbet. Endişe düzeyi haberlerle sürekli artarken hastanelerin acil servislerinde başka bir hengâme yaşanıyor. Teşhis ve tedavi süreçlerinin dahi layıkıyla uygulanamadığı sağlık sistemimizde virüsün tam egemenliği altına girdiğinizde o korkunç teşhisle yüzleşebilirsiniz. Üzülmeyin, bu sizin suçunuz değil, ama sizi sona doğru davet eden yaşam tam da sizin azalmakta olan hanenizden kesilecek…

SİLAH VE DUAYLA VİRÜSLE MÜCADELE MÜMKÜN MÜ?

Elbette silaha ve diyanete ayrılan kaynaklarla bir virüs mücadelesi etkin olarak yürütülemiyor. Toplu cami, cemaat ve mukabeleler de askıya alındı bir süredir. Burada ara verip şöyle bir Küba örneğine bakalım. Bilimin, eğitimin ve sağlık sisteminin birazcık insan odaklı yapılanmasına. Dünyanın kabul etmediği İngiltere gemisini ve içinde bulunan 682 yolcu, 382 mürettebatı Küba ülkesine kabul etti ve sağlık taraması yaparak insanlık adına virüsle en cesur tavrı sergiledi. Küba diplomatik yetkililerinden de tek bir yanıt geldi: “Pandemi herkesin ortak çabasıyla sona erecek. Yolcuları kabul etmemizin sebebi insani kaygılar.”

Bilime, eğitime, modern teknolojiye ve geleceğe aktarılacak kaynaklarla yaşam kalitemiz artabilecekken bütçelerimizin hakim olduğu alanlarla virüs kapı eşiğimizde ellerini ovuşturarak canımızı kastediyor. Zira ölümcül virüs silah ve duayla savuşturulamıyor…

İNSANİ KAYGILAR SINIFSAL ÇIKARLAR…

Umreden dönen vatandaşlarımıza yönelik uygulanan başıbozukluk virüsün ekmeğine yağ süren cinstendi. Bilinçsizlik üzerinde yükselen yönetme algısı ve inanç dizgeleri ile bilimsel bir mücadele yürütme konusunda ciddi uçurum söz konusu. Küba’nın yaşama bakışıyla ülkemiz insanının yaşama bakışı arasındaki mesafede kültür can çekişiyor. İnançlarımız, gündelik yaşam kültürümüz, ilişkilerimiz, bize bir şey olmaz havasında ilerliyor. Böyle olmasıyla beslenen bir iktidar simülasyonu da var dünyada. Yönetenler için ise mevzunun arka bahçesinde bambaşka ilişkiler hakim…

Devlet yetkililerimiz halkın virüs krizi beklentilerini ters köşe yaptı. Tam da sınıfsal çıkarlarını gözeterek. İşverenlerin lehine, çalışanların aklını karıştırıp süslü cümlelerle uyutulmasına hizmet eden paket. Yeni bir durum değil kuşkusuz. Virüs, sermayenin kendini yenileme şansı, halkların ve emekçilerin de yeni bir ıstırapla imtihanı. Yakında virüs konusu da yayın yasaklarına dahil edilirse şaşırmayın.

İnsani kaygılarla sınıfsal çıkarlar arasında yadsınamaz bir bağ var kuşkusuz. Ancak günümüz toplumlarında bunun mesafesi açılsın diye dinmez bir hırsla çırpınan emperyalist çıkarlar da. Yerinizi nerede konuşlandırırsanız konuşlandırın; insan olmak için hala zaman yitirilmiş değil. Ama yaşam için doğanın ölüm çanları çalıyor. Dünyada kasvetli bir karantina ortamı var. Bilinsin ki bu koşullar kentlerin doğayı işgalinden beri altyapısı hazırlanan koşullar. İnsanlık, iklimiyle birlikte doğasını da kaybediyor, duygularını da. Ruhunu nicedir yitirmişti zaten…

EKOYAŞAM PARKLARLA SINIRLANDIRILAMAZ

Sanal marketlerle bezeli yeni evren. Medeniyetin kentlerde bir homurtuyla yükseldiği ve doğanın kentleştirildiği bir dünya burası. Giderek daralıyoruz doğadan. Dolayısıyla yaşamdan. Medeniyet canavarı insanı nicedir tüketti. Doğanın azledilip talan edilmesiyle de ekoyaşam parklarında dijital bir çağda soluk almaya başladık. İnsanın insanla elektronik ve biyonik bir bağ kurduğu evre burası. Evren için adeta bir düş. Dokunmadan sevmenin olağanlaştığı. Kan akıtmadan öldürmenin kurgulandığı. Düğmeleri basarak yürütülen savaşların ölüm kustuğu. Ama en ilkel bir biçimde de mülteciliğin kutsandığı…

Eşsiz bir doğanın parçaları gibiyiz. Ancak plastik, yapay ve soğuk… Bu, son elli yıldır dünya halklarına dayatılan bir kültür adeta. Gibi yaşıyoruz. Sanal varız. Ve hiçiz. Ait olduğumuz gerçek doğa değil. O bizden uzaklaşalı çok oldu ve aramıza kalın görünmez duvarlar çevrildi. Ait olduğumuz tek şey yalnızlığımız. Cennete havale ettiğimiz kurtuluş düşleri.  Ruhsal ve bedensel yokluğumuz. Marx bunu çok yıllar önce dememiş miydi; yabancılaşma…

Artık kendimizle bile tanışmıyoruz. Böyle bir bedenin dünyaya dair insani değerlerle soluk alması mümkün mü?

Bu kez bilgisayara veya telefonlarımıza bulaşmış bir kaçak program değil virüs. Ölümcül etkiler taşıyan ve yaşamımıza kasteden bir tehdit. Virüs ile devlet arasında konuşlanan emperyalist bürokrasi ağı da halkların beklentileri yönünde çözüm üretemeyecek. Virüsün insiyatifine kaldık belki de…

İçimizdeki boşluklara doğru seslenen güzel şeyler kalmalı oysa yaşamda. Yoksa o boşlukları dolduracak bir ölüm her zaman bizi bulacaktır. O’na gidip biz bulmasak da. Ya da virüsle beslenen bu korkunç koşullara karşı halkların ortak mücadelesiyle yeni bir ekolojiye doğacağız. Hala şansımız var...

Reklam