20 Kasım 2019 04:22

KONDA Genel Müdürü Bekir Ağırdır: Televizyonu kapatınca hayatın gerçekleri başlıyor

"AKP çekirdek oyunun en düşük noktasında" diyen KONDA Genel Müdürü Bekir Ağırdır, çözülenlerin ise muhalefet blokuna gitmediğini söyledi. Ağırdır'a göre erken seçim yok ama AKP 2023'ü de göremez.

Fotoğraf: Meltem Akyol/Evrensel

Paylaş

Meltem AKYOL
İstanbul

Yerel seçimlerden sonra yapılan kamuoyu araştırmalarındaki “AKP düşüyor, Erdoğan’a güven azalıyor” değerlendirmesi yerini “AKP yükselişte, Erdoğan’a güven artıyor” değerlendirmesine bıraktı. Suriye’nin kuzeyine yapılan operasyon, ABD ile gerilen ilişkiler, Trump’ın mektubu da bu yükselişin başlıca nedenleri arasında gösteriliyor. Peki gerçekten bir yükseliş söz konusu mu, varsa bu nasıl bir yükseliş ve dahası bu yükselişin nedenleri neler? Bu soruları ve daha fazlasını KONDA Genel Müdürü Bekir Ağırdır’a sorduk. Ağırdır'a göre bir yükseliş var ancak bu öyle ifade edildiği gibi 10-15 puanlık bir yükseliş değil. Milliyetçilik duygularının, ‘ulusal onur duyguları’ ve güvenlik arayışı ile birlikte iktidar lehine 'bir miktar' pozitif etki ürettiğini söyleyen Ağırdır ekliyor: Bir yandan da insanların gündelik hayatta karşılaştıkları reel sorunları var, işsizlik oranı meydanda, enflasyon oranı meydanda.

‘Barış Pınarı’ harekatı öncesi yapılan kamuoyu araştırmaları, AKP’ye desteğin düştüğünü, Erdoğan’a güvenin azaldığını gösteriyordu ancak, operasyon sonrası bunun değiştiği, AKP’ye desteğin de Erdoğan’a güvenin de arttığı değerlendirmeleri yapılıyor. Açıklanan anketler de böyle diyor. Sizin gözlemleriniz nasıl, arttı mı destek gerçekten?
Bir tek operasyon diye almamak lazım meseleyi, çünkü sadece operasyonun etkisi diye bakmak eksik olur. Operasyon ve operasyon çerçevesinde başlayan sonradan başka bir biçime dönüşen Amerikan ilişkileri, Trump’ın mektubu falan gibi şeyleri dahil ederek süreci bir bütün olarak okumak gerekir, eğer bir etki arıyorsak. Bunlar, yani harekat meselesi ve özellikle de Trump’ın mektubu, bir miktar şoven köpürme üretti. Ama hükümetin arzuladığı ya da öyle kamuoyunun varsaydığı kadar büyük ve önemli bir yükseliş yok, olmaz. Çünkü merkezkaç kuvveti de çalışıyor bir yandan. İnsanlar haberlerde dinlediklerinde, ‘Gururlandı, duygu kabarması oldu’, hele Trump’ın mektubundan sonra bu sağ-sol ayrımından öte, ‘ulusal onur’ duygusunu da tetikledi. Yani bir yandan milliyetçilik duyguları, bir yandan ‘ulusal onur duyguları’ ve bir yandan istikrar arayışı ya da güvenlik arayışını düşündüğümüzde, hepsi bir arada tabii ki bir miktar pozitif etki üretti, iktidar ya da devlet lehine. Bir miktar diyorum çünkü bir yandan da reel hayat var.

‘Reel hayat’la kastınızı biraz açar mısınız?
İşsizlik, ekonomik göstergeler, enflasyon... Çünkü insanlar o televizyon haberlerinden kalkıp da sofraya oturduğunda, sofrasındaki ekmeği, yarın sabahki işini, peynirin fiyatını düşünüyor. Onun için öyle varsayıldığı kadar büyük bir etki gözlemlemiyorum. Nitekim dikkat ederseniz, daha önce sokaklarda, taksilerde, motosikletlerde ya da arabalarda gördüğümüz Türk bayrakları yok, yani öyle sokaklara yansımış bir kabarma hali yok.

Yani bu öyle 10-15 puanlık bir sonuç üretmiyor, çünkü bir yandan da insanların gündelik hayatta karşılaştıkları reel sorunları var, işsizlik oranı meydanda, enflasyon oranı meydanda... Çok somut iki rakam söyleyeyim, Türkiye’de 15 yaş üstü 100 insan varsa bunların 53’ü çalışma hayatına dahil değil, 28’i ev kadını, 15’i öğrenci, işte emekli vs. Sadece 47’si iş hayatına dahil. Bu 47 kişiden 9’u bu sabah itibariyle işsiz, kaldı 38 kişi. O 38’in 30’u her gün akşam yatağa girerken yarın işimi kaybedersem iş bulma şansım yok diye düşünüyor. Bu korku, bu kaygı insanlar açısından yönetilebilir bir şey değil; bireysel psikoloji için de böyle, toplumsal psikoloji için de. Dolayısıyla sokaklarda gördüğümüz, metroda-metrobüste karşılaştığımız o asık suratların böyle bir sebebi var.

İkinci rakam da şu, bugün “En önemli kaygın nedir?” diye sorduğumuz zaman yüzde 55’ten fazla insan “gelecek” diyor. Gelecek korkusunun bu kadar baskın olduğu bir ortamda problem var. İnsanların gelecek algısı da kısılıyor; biz 3 sene arayla ölçmüşüz; 3 sene önce ölçtüğümüzde, hatta 4 sene önce diyelim, 11 yılmış ortalama Türkiye toplumunun gelecek tahayyülü, toplumun dörtte biri gelecek deyince 3 yıllık ve daha kısa bir süre düşünebiliyormuş. Geçen yıl yaptığımızda ise 10 yıl ortalamaya gerilemiş. Daha vahim olanı da şu ki her üç insandan birinin 36 aydan sonrası için bir tahayyülü yok, ‘Kim öle, kim kala’ diye bakıyor. O kısa dönemli bakış daha lümpen, daha oportünist bakışları tetikleyen bir imkan sağlıyor, zihin dünyasında da pratikte de.

"GRİ ALAN 17 YILIN EN YÜKSEK NOKTASINDA"

Tüm bu saydıklarınız nedeniyle ‘AKP çözülüyor’ yorumları yapılıyor…
Bir gevşeme hali var ama henüz çözüldü dememiz mümkün değil. Gevşeme ya da çözülme üreten şey şu ki bu partiler, iki blokun öncü partileri olan Ak Parti ve CHP’ye bakalım, -farklı yanları, farklı handikapları olsa da- topluma bir yenilenme ve bu karmaşaya bütüncül bir çözüm önerisi sunmuyor.

Güven duygusunun giderek eksiliyor olması, toplumun büyük çoğunluğunu arkalarına alacak bir heyecan yaratacak politika üretememeleri gibi sebepler de eklenince bloklar içerisinde hareket oluşsa bile, bloklar arasında bir hareket oluşmuyor. İktidar blokundan çözülen birisi bu tarafa gelmiyor ya da muhalefet blokunda eleştiren biri, örneğin CHP’li biri, iktidar blokuna geçmiyor. Ama gri alana kayıyor. Gri alan dediğimiz, herhangi bir bloka yazamadığımız, kategorik olarak etiketleyemediğimiz insan sayısı, ki bu giderek artıyor. Ve bunu artıran da genellikle iktidar blokundan gelenler.

1 Kasım seçimlerini hatırla; yüzde 90’a yakın seçime katılma oranı, yüzde 50 Ak Parti oyu, her 100 seçmenin 45’inin AK Partiye oy vermesi demekti. O zamanki hesaplamalarla bu 45 kişinin 35-38 arası kişisi Ak Parti’nin çekirdek seçmeni kabul ettiğimiz insanlardı. Çekirdek seçmenden kastımız, seçimi kazanması konusunda da ülkenin sorunlarını çözme konusunda da oy verdiği partiye güvenen ve onu ideolojik olarak kendisine yakın bulan seçmen. Geri kalanlar ise sempatizan seçmendi, yani eleştirel pozisyonları olsa da Ak Parti’ye oy verenlerdi. Bu seçmen kümesi Ak Parti’nin 17 yıllık tarihinin en gerisinde, yani neredeyse başlangıç noktasında. Ama çözülenler henüz muhalefet blokuna gitmiyor ya gri alana yöneliyor ya da MHP’ye geçiyor, yani blok içinde geçiş oluyor.

"KİMLİK VE GÜVENLİK TALEPLERİ ARASINDA ÜREYEN BİR GERİLİM VAR"

‘O reel hayat’a rağmen neden her defasında tutuyor bu milliyetçi-muhafazakar söylem?
Türkiye’de milliyetçilik devletin, ilk okuldan itibaren tüm toplumun -yani eğitim sisteminden geçmiş herkesin- beynine soktuğu bir ezberden ibaret. Yani öyle sanıldığı gibi milliyetçi fikriyat ve siyasi tercihler üzerinden çok ciddi siyasi kabarmalar-büyümeler hiçbir zaman yok. Öyle olsaydı zaten MHP şimdiye kadar tek başına iktidar olurdu. Ama ezberler var, kurumsal kimlikler üzerinden söylemiyorum, seçmenlerinin profili üzerinden baktığımız zaman, ‘Milliyetçilik konumlandırmasında kendini nerede hissediyorsun?’ diye sorduğumuzda, AK Parti seçmeni ile CHP seçmeni arasında çok özel bir farklılık olmadığını görüyoruz.

Eğitim sisteminin milliyetçilik ezberi dışında bir başka unsur daha var -bu az konuşuluyor Türkiye’de ya da çok kolayca ‘paranoya’ deyip geçiyoruz- insanların güvenlik kaygısı. Üzerinde çalışılması, anlaşılması ve ne yapılacağının yeniden konuşup düşünülmesi gereken bir mesele bu. Çünkü bu ülke, Türkiye Cumhuriyeti, Osmanlının son yüzyılında milliyetçi akımlarla parçalanma ve küçülmelerden sonra ortaya çıkmış bir devlet. Bugün Türkiye toplumunu oluşturan insanların yüz sene önceki geçmişlerine baktığımız zaman, önemli bir kısmı Balkanlardan gelmiş, bizzat kendilerine göre deneyimledikleri acıları var, bir başka kesimi Kafkaslar tarafından gelenler, aynı şekilde bunların da yaşanmışlıkları var. Eee buradaki hemhal oluş, buradaki Ermeni meselesi, Kürt meselesi gibi bütün bu gerilimler ve sonra tabii cumhuriyetin, Osmanlı kimliğini aşan yeni bir Türk kimliği oluşturmak üzere bilinçli olarak anlattığı yeni bir dil, tarih vs. Önümüzde en önemli mesele olarak duran Kürt meselesi ya da demokratikleşme meselesinin önündeki engellerinden birisi bu; bunun ürettiği bir zihni ve ruhi ambargo var. Kürtlerin kimlik talepleri ile Türklerin güvenlik talepleri arasında da üreyen bir gerilim var. Bunun üzerinde düşünmeli ve bu problemleri çözmeliyiz. Eğer çözemezsek, işte görüyorsunuz her defasında yeniden üretiliyorlar... Bazen insanlar biraz daha makul davranıyor ama güncelde tetikleyen bir şey olduğunda, bu hemen değişiyor.

"KUTUPLAŞMA ORTAK SORUNLARA YABANCILAŞTIRIYOR"

Ötekileştirme, kutuplaşma... Bu dönem en fazla kullandığımız kavramlar. Bunların nasıl bir etkisi oluyor  tüm sürece?
Bugün Türkiye toplumunun davranışlarını açıklamak için baktığınızda farklılaşan üç tane katman var. Bir beklentiler, yani hepimizin beklentileri ekonomik; önce hanenin dirliği-düzenliği diye bakıyor insanlar. Bunun dört unsuru var; hanenin geliri, eğitim, sağlık ve güvenlik ihtiyacı. Burada Türk-Kürt, dindar-ateist, Ak Parti’li-CHP’li için hiçbir farklılaşma yok. Ama Türkiye insanının korkuları kültürel kimliklerine göre farklılaşıyor: Dindarlar ‘Din elden gidiyor, gençler yoldan çıkıyor’; sekülerler ‘Şeriat mı gelecek, otoriterlik mi gelecek’; geleneksel dünyadan beslenenler ‘Türkiye bölünüyor mu’; Kürtler ‘Bizi yok ediyorlar’ diye kaygılanıyor. Ve daha ilginç olan şey, dünyadan farklı olarak Türkiye’de duyguları -sokaktaki duygulardan bahsediyorum- belirleyen şey siyasi tercihler. Kutuplaşmanın ürettiği sonuçlardan birisi bu. Kutuplaşma dediğimiz şey, sağırlaşmak ama aynı zamanda sessizleşmek. Kendi camianın içine kalıyorsun, yalnızlaşıyorsun.

Bu duygu hali böyle olmakla beraber sokakta, metrobüste karşındakine bakarken elindeki gazeteden belki farklı duygudasın ama bir yandan da sakin düşündüğün zaman onun da seninle aynı geçim gailesinin içerisinde olduğunu fark ediyorsun. Onun için her şeye rağmen bu toprakların bunca yıldır biriktirdiği bir yaşama kültürü var. Bir yandan da bu kutuplaşma halinin biriktirdiği bir şey var. Bütün bu gerilim içerisinde toplum bir biçimde bu gerilimleri akıtacağı, hedef seçeceği, rahatlayacağı ve deşarj olacağı bahane arıyor, ötekileştirme dediğimiz süreç bu sonuç olarak. Şimdi Türkiye’nin ötekileri Suriyeliler oldu. Suriyeliler bittiği zaman bilelim ki, eğer Türkiye’de demokratikleşme, toplumun iç uzlaşması, toplumla devletin uzlaşması gibi yeni alanları üretemezse, bir başka öteki çıkacak.

Seçimlerde de önemli bir belirleyen sanıyorum...
2014’ten bu yana, işte son 5 yılda 8 kere sandığa gittik; iki yerel seçim, üç genel seçim, iki cumhurbaşkanlığı seçimi ve bir referandum…  Hepsinde de üç aşağı beş yukarı aynı sayıların çıkmasının sebebi bu, kutuplaşma. Dolayısı ile iktidar şunu anlıyor; öbür taraftan oy alamayacaksa bu taraftaki kitleyi -yani bir zamanlar tek başına ama şimdi tek başına tutamadığı için MHP ile birlikte tuttuğu yüzde 50’yi- tutabilmek için bu kutuplaşma zemini ona bir alan açıyor. Üstelik kendi tabanındaki çözülme ya da eksilme diyelim, yani toplumsal destek, oy desteği ya da duygusal destekteki boşluğu bu milliyetçi ya da şoven dille kapatmaya çalışıyor. Ve onun üreteceği duygu halleri ile bu aradaki boşluğu yeniden inşa edebilir miyim diye bakıyor.

Ne kadar sürdürülebilir bu?
Ekonomide çok önemli başarılara imza atamazlarsa böyle devam edemez. Şimdi televizyonun karşısına oturuyoruz hep beraber haberleri dinliyoruz gaza geliyoruz ya da öfkeleniyoruz ama sonra televizyonun başından kalktığımızda ya da televizyonun başına gelmeden önce yaşadığımız bir hayat var. Ve o gerçeklikle soyut hikayeler arasında iktidar, sahicilik yitimi yaşıyor. Hem de başka bir sonuç ürediğini de kabul etmemiz lazım: Ortak sorunlara yabancılaşma. Ben bireysel olarak işsizlik korkusu taşıyorsam, diyelim ki o gün sofraya iki ekmek yerine bir ekmek getirebildiysem burada ekranda gördüğüm Suriyelilerin, Kürtlerin ya da diğer yoksulların dertlerine giderek yabancılaşıyorum; çünkü kendi derdime odaklanıyorum. Bu da ortak sorunları çözme konusundaki gönüllülüğü, iştahı arzuyu eksiltiyor.

"BU DUYGU HALİ ÖYLE KOLAY YÖNETİLEBİLİR BİR ŞEY DEĞİL"

Bu iktidar için de risk değil mi?
Tabii, bu aynı zamanda iktidar için de risk. Ne olursa olsun bu duygu hali öyle kolay yönetilebilir bir şey değil. Bunun için reel başarı gerekiyor. Nedir bu reel başarı? İstihdam artışı, enflasyonun düşüşü, ekonominin iyileşmesi falan... Peki, böyle bir program var mı elimizde? Yok. Çok somut bir veri aktaracağım: Bir markette alışveriş sepeti ya da torbası kaç paraya dolar? Bu rakam ucuz marketlerde 20 liraya, daha pahalı marketlerde 35-40 liraya düşmüş. Bu ne demek? Artık siz markete gidip bir aylık alışveriş yapmıyorsunuz; 15 günlük de yapmıyorsunuz; 2-3 günlük ya da 5 günlük yapabiliyorsunuz, çünkü 7 gün sonrası için ‘Ne olur ne olmaz’ diyorsunuz. Bütün bu ortama göre siz ne yapıyorsunuz, daha temkinli davranıyorsunuz; 3 kiloluk pirinç torbası değil 1 kiloluk pirinç torbaları almaya başlıyorsunuz, toplu taşımayı kullanmak yerine yürüyerek gidip geleyim diyorsunuz. Bu da bir büzülme, daralma ve salyangoz gibi kabuğuna çekilme haline neden oluyor. Bu da şuna neden oluyor, ki bence en büyük riskimiz de odur, hayata katılma iştahımız düşüyor, ‘Hadi sorunları çözelim mi’ iklimine gereken enerjiyi veremiyoruz. Üstelik karşı karşıya olduğumuz bütün problemler; ister Kürt meselesi deyin, ister demokratikleşme deyin, ister anayasa meselesi deyin, müzakere süreçleri ile toplumsal uzlaşma üreterek çözebileceğimiz konular.

Ama iktidar bir yandan da bunu üretiyor... Neden?
Evet, siyaset ve toplum arasında kopukluk denen şey bu zaten, bu da otoriterleşmeye yönelim riskini büyütüyor. Çünkü artık mümkün olduğunca sokağa müdahil olma arzusu yerine kabuğunuzun içine çekiliyorsunuz, o zaman alanda güçlü olan etkin oluyor. Yani bu sokakta bir otopark sorunu varsa ve kimse çıkıp ‘Otopark meselesini ne yapalım’ diye ne sözde ne de eylemde hiçbir çabada bulunmuyorsa, o zaman eli sopalı üç tane adam ‘Bu sokağın kaldırımları benim’ deme rahatlığını gösterebiliyor.

"SANIYORLAR Kİ KAYYUMLARDAN SONRA İNSANLAR SANDIĞA GİTMEYECEK"

Bölge illerinde belediyelere bir bir kayyum atanıyor ve bunun ‘Bölgede seçmenin sandığa gitme eğilimini düşürdüğü’ yorumları yapılıyor. Sizin gözleminiz nedir?
Ben HDP seçmeninde ‘Ya seçiyoruz seçiyoruz alıyorlar, artık sandığa da gitmeyeceğim, bu oyunu da oynamayacağım’ gibi bir kanaatin yaygın ya da güçlü olduğu kanaatinde değilim. Bu Kürt siyasetinin aktörlerinin ürettiği bir tartışma bence. Tam tersine göreceksiniz, bir dahaki seçimde inadına gidecekler ve daha kararlı biçimde oy kullanacaklar. Batıdaki HDP seçmenine gelince, onlar tabii daha öfkeli, çünkü bizatihi problemin tarafı olmaktan çok, söylemlerden etkileniyor.

Bu yanılgı sadece bu tarafta yok, iktidarda da var. Sanıyorlar ki böyle yaparak o seçmen dönecek ve dönünce de zaten problem kendiliğinden yok olacak. Anlamalılar ki o seçmen orada, ihtiyaç ve talepleri de duruyor ve yine de gidip oy verecekler. Dolayısıyla bu problemi öyle kayyumlarla falan çözemezsiniz. Dibinde başka bir mesele var, onu çözeceksiniz. Kürt sorununu, siyaset marifeti dışında çözme yolu da yok.

"İYİ PARTİ BLOK DEĞİŞTİRSE BİLE BÜTÜN SEÇMENİNİ ORAYA GÖTÜREMEZ"

İktidarın İYİ Partiyi Millet İttifakı blokundan koparmaya dönük adımları olduğu konuşuluyor, ne oluyor orada, İYİ Parti öbür bloka geçer mi?
İYİ Parti de özü itibariyle ‘Devlet mi birey mi’ diye sorduğunuzda devlet diye bakan ve bunu öncelemiş bir parti. Dolayısıyla iktidarın İYİ Partiye yönelik gördüğümüz-görmediğimiz yüzlerce ve binlerce hamlesinin olacağı, olduğu açık, orada şaşıracak hiçbir şey yok. Ama MHP ile İYİ Parti arasındaki ilişki veya simetriyi üreten şey sosyolojik. Nedir o sosyolojik dediğimiz şey? Metropollerde daha seküler hayatla iç içe olan ve muhafazakarlık referanslarını dinden değil geleneksellikten alan insanlar İYİ Partide. Kentlerde, ilçelerde köylerde, kasabalarda kalmış, muhafazakar hayatla daha iç içe olan ve değerleri gelenekler kadar dine de yakın olan insanlar MHP de. Dikkat ederseniz İYİ Parti Balıkesir’de, Aydın’da, İstanbul’da, İzmir’de, Antalya’da; MHP nerede? Kayseri’de, Kırşehir’de, Çorum’da... Bu sosyoloji durdukça, MHP ile İYİ Parti arasındaki simetri bu olduğu için, her ikisinin de varlığı kolayca bitecek değil. Her ikisi de hem Ak Parti’nin hem de CHP’nin başarısızlıklarından ve yetmezliklerinden neşet ediyor. O yüzden iktidar açısından baktığımızda İYİ Partiyi çekmek hamlesi doğrudur, ama bunun böyle olup olmayacağı bu sosyolojiye bağlı. Çünkü İstanbul’da, Ankara’da, İzmir’de ya da Antalya’da İYİ Partiye oy veren insanlar, evet milliyetçilik duyguları da var, evet geleneksel referansları da var ama seküler hayat tarzına yakınlar ve o hayat tarzının içindeler. İktidarın birtakım uygulamalarına karşı durdukları için zaten oradalar. O yüzden İYİ Partinin kurumsal olarak ‘Ben yer değiştiriyorum, o tarafa gidiyorum’ kararı bütün seçmeni de oraya götüreceği anlamına gelmez.

"AK PARTİLİLER İÇİN TEK ODAK; ERDOĞAN’IN GÖZÜNE GİRMEK"

AKP içerisinde de birtakım tartışmalar var, oradaki durum nedir?
AK Parti’nin en önemli iki unsuru vardı. Bir tanesi örgütlenme. Öyle bir örgütlenme biçimi vardı ki, taa 12 Eylül darbesinden sonraki göç dalgaları ile kente dahil edilmeyen o yoksulların cami cemaati etrafındaki dayanışma ağları gibi bir mekanizmaya dayanıyordu. O örgütlenme AK Parti’ye gündelik hayatta sokaktaki problemin ve ihtiyaçların ne olduğunu anlama olanağı sağlıyordu. İkicisi de yerel yönetimlerdi. Melih Gökçek ve Recep Tayyip Erdoğan’ın belediye başkanı olmalarıyla birlikte başlayan bu süreçte yerel yönetimlerde hizmet iştahlı bir yönelim vardı, özellikle aileye değen sosyal politikalar, yoksullara yardımlar, tıbbi yardımlar, gıda yardımları vs... Şimdi ise, 17 yıl sonra AK Parti, tümüyle Tayyip Erdoğan’ın liderliğine göre yeniden inşa edilmiş ya da inşa olmaya çalışan bir parti oldu. Bugün partiyi yöneten kadrolar Erdoğan’ın gücü ve o gücün etrafındaki çıkar -çıkar derken, ama statü, ama para, ama iş, ama politik çıkar- için bir araya gelmiş daha eklektik insanlar kümesi. Bunlar için bir tek odak var Tayyip Bey’in gözüne girmek. Ekranlara çıkıp konuşanı da tek izleyicisi Tayyip Erdoğan gibi davranıyor, belediye başkanı da tek denetçisi, tek gönlünü hoş etmesi gereken insanın Tayyip Erdoğan olduğunu düşünüyor ve öyle davranıyor. Artık yukarıdaki en dar grubun ihtiyaçlarını sürdürme mekanizması haline geldi bütün mekanizma. Ve bunun sonucunda AK Parti seçmeni çözülüyor.

"ERKEN SEÇİM BEKLEMİYORUM AMA 2023’E DE KALMAZ"

Erken seçim beklentiniz var mı?
Bir yıl içerisinde bir erken seçim beklemiyorum. Seçim olabilmesi için ya muhalefet blokunun iktidarı seçimi zorlayabilecek güce erişmesi lazım, ki o gücü de sokakta hissedersiniz, itirazlardan ya da şikayetlerden falan. Bugün itirazlar, şikayetler var, ama henüz seçime götürecek kadar değil. Yani bence yanlış yönetiyorlar, politikaları yanlış vs. ama bugün açısından ‘Yönetemiyorlar’ demek de mümkün değil. Sonuç olarak artık eskiden olduğu gibi tek başına iktidar olan ve ‘Düzeni de değiştirmek istiyorum ben’ diyen bir Ak Parti yok, ‘Devleti yeniden güçlendireceğim’ diyen bir iktidar koalisyonu var, MHP ile birlikte. Burada bir zihni birliktelik var, öyle aralarında bir seçim koalisyonu protokolü yapılmış da işler bölüşülmüş gibi bir şey değil, o zihni beraberliğin gerektirdiği zihni hedefler var: Devleti yeniden güçlendirmek, güvenlikçi politikaların esas olduğu bütün yasaları düzenlemek gibi... Buralarda mesafe almadan ya da değişim olmadan kolay kolay o koalisyon bozulmaz. 2023’e ulaşmayacağını sanıyorum ama seçimin de öyle 6 ayda olacağını falan beklemiyorum. 2021 sonu 2022 falan gibi olabilir.

"YENİ BİR DEMOKRASİ HAREKETİ İNŞA ETMELİYİZ"

Son sorum olsun, tüm bu konuştuklarımıza bakınca çizdiğiniz tablo pek aydınlık görünmüyor. Peki, nasıl çıkılır buradan?
Ülke siyasi ıssızlık ve entelektüel ıssızlık yaşıyor onu söylemeliyim. Türkiye’nin çıkışı kimlikler üzerinden siyaset yapmakta değil, ama ‘Ben kimlikler üzerinden siyaset yapmayacağım’ derken, kimlikleri de yok saymamalı.

Bu kimlikler var ve de kutuplaştı. Dolayısıyla çözümü de bir sabah güneş doğarken ‘Hadi öpüşelim de barışalım’ demekle olmaz, problemleri çözerek olur. Topluma demeniz lazım ki, bütün bu kimliklerin bir arada yaşamını organize edeceğim ben. Halbuki siz böyle demiyorsunuz, hiçbir siyasi aktör bunu demiyor. İttifak da ‘Ben bunun için, bu ilkeler için bir araya geldim’ demiyor, işte aday konuşuyor vs.

O zaman siz kimlikler yokmuş gibi davransanız da, sadece kimliğe dayalı siyaset yapsanız da başarılı olamayacaksınız. Bunları tanıyarak ve ‘Ortak hayatı inşa edeceğim’ diyerek, yani demokrasi hareketi inşa ederek yol alabilirsiniz. Türkiye siyasetinin en büyük hastalığı, entelektüel dünyasının ve medyanın da tutumu bu, hep kişiyle tartışıyor; ‘Kim çözecek?’ Halbuki ‘Bütün bu meseleleri hangi ilkelere göre çözeceğiz ve nasıl çözeceğiz’i konuşmamız lazım. Siyaset bunu yapamadığı sürece, sendikalar, sivil toplum kuruluşları da dahil bu tartışmayı yapamadığımız sürece, ortak alan üretemeyiz. Bunun için de demokrasi hareketini inşa etmeye ihtiyaç var.

Reklam
Reklam
ÖNCEKİ HABER

Devlet Tiyatrosu Sanatçısı Jale Birsel için sahnede tören düzenlendi

SONRAKİ HABER

Birleşik Krallık seçimleri: Brexit talebi karşılık buldu

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa