Yoksa Mayalar haklı mıydı?

Yoksa Mayalar haklı mıydı?
Yoksa Mayalar haklı mıydı?

SUNU: “Kesik damarların kıtasıdır Latin Amerika. Keşfedildiği günden beri burada herşey, önce Avrupa daha sonra da Kuzey Amerika sermayesine dönüşmüş ve o uzaktaki iktidar merkezlerinde öylece birikmektedir. Her şey, bütün herşey: toprak ve tüm ürünleri, zengin madenlerle dolu toprak altı, insanlar, insanların üretim

Elif Görgü

SUNU: “Kesik damarların kıtasıdır Latin Amerika. Keşfedildiği günden beri burada herşey, önce Avrupa daha sonra da Kuzey Amerika sermayesine dönüşmüş ve o uzaktaki iktidar merkezlerinde öylece birikmektedir. Her şey, bütün herşey: toprak ve tüm ürünleri, zengin madenlerle dolu toprak altı, insanlar, insanların üretim ve tüketim güçleri, tüm doğal ve insanı kaynaklar...”
Venezuela Devlet Başkanı Hugo Chavez’in, ABD Başkanı Obama’ya hediye etmesiyle daha da ünlenen “Latin Amerika’nın Kesik Damarları” kitabında böyle karamsar bir tablo çiziyordu Uruguaylı yazar Eduardo Galeano. 1970’li yıllardı yazdığında. Ama hemen arkasından da eklemişti: “Buna rağmen 2000 yılında tam altı yüz elli milyon Latin Amerikalı olacak bu dünyada, bunların yarısı da on beş yaşından küçük olacak: Patlamaya hazır bir saatli bomba”
İlk patlama 1998’de Venezuela’dan geldi, Hugo Chavez ile başlayan ilerici, halkçı hükümetler dönemi bir çok ülkesine yayıldı. ABD’nin ekonomik ve politik zincirini kıran ve bir dayanışma süreci başlatan Latin ülkelerinde henüz en büyük patlama gerçekleşmedi ama Galeano’nun bahsettiği gençler bir çok ülkede hükümetleri daha da ilerlemeye zorluyor bugün. O gençlerin bir kısmı ile Venezuela’nın başkenti Caracas’ta düzenlenen 23. Uluslararası Antifaşist Antiemperyalist Gençlik Buluşması’nda sohbet etme fırsatı bulduk. Latin Amerika’yı bir de Meksika, Venezuela, Arjantin, Ekvador ve Brezilyalı gençlerden dinledik.


 

"Genç olmak ama devrimci olmamak biyolojiye aykırıdır” demişti Salvador Allende.
Kanlı bir darbe ile öldürüldüğünde yıl 1973’tü. Uzun süre sessiz kalan Şili gençliğinin biyolojik saati geldi belli ki. Üniversitelerden sokağa akan öğrenci seli emekçileri de içine alarak ülkeye aynı diktatörlükten miras bir iş adamının işgal ettiği başkanlık sarayının kapılarını zorluyor bugün.
Biraz daha yukarıda, Meksika’da, neoliberal hükümetlerin bir kez daha iktidarı almaması için örgütleniyor üniversiteliler. Atlantik kıyısında Venezuela’da, zenginlerin son birkaç dönemdir kaybettikleri gücü yeniden ele geçirmesine engel olmak için yoksullar Chavez’e barikat oluyor, güneyde 2001 krizinin yarattığı sefaleti bu kez yüklenmeyeceklerini açıklıyor Arjantinliler, pasifik kıyısında ise bir yandan Che Guevera şarkıları söylerken diğer yandan Che Guevera’nın yolundan giden gençleri hapse atan sahte ilericilerin maskesini düşürüyor Ekvadorlular.
Aynı katliam ve sömürü tarihinin üzerinde, benzer mücadele süreçlerinden gelerek kurdukları bir kıtayı paylaşıyor Latin Amerikalılar. İnsan kalbine benzeyen o kocaman toprak parçasında tek bir nabızda atıyor gibi görünse de hayat, benzer ama bir o kadar da farklı süreçleri yaşıyor ülkeler.

İLK ÖNCE MEKSİKA...

ABD’yle sınır komşusu olmak gibi coğrafi bir talihsizlik nedeniyle uyuşturucu trafiğinin göbeğinde yaşayan ve hergün yeni cesetlerin atıldığı sokaklara uyanan Meksikalıların başında başka ne gibi dertler olduğunu, Üniversite Öğrencisi Juan Velazquez anlatıyor: “Meksika 114 milyonluk bir ülke. Bu nüfusun yüzde 70’i yoksul ve yaklaşık 20 milyon kişi de sefalet koşullarında yaşıyor. Bu yoksulluk 1994 yılında Kanada, ABD ve Meksika arasında imzalanan serbest pazar anlaşmalarıyla başlayan neoliberal politikaların uygulanmasıyla artmıştır. Bu anlaşmalarla enerjinin, eğitimin ve tüm doğal kaynakların özelleşti-rilmesi hayata geçirildi ve bugün 2012’ye baktığımızda tüm neoliberal politikaların ülke genelinde sonuçlarını görebiliyoruz. Bugün bu politikalar artarak uygulanmaya devam etmekte, emekçilerin haklarının gaspı yaygınlaşmakta ve bununla birlikte kavga da, mücadele de grevlerle yükselmektedir”
Meksika’da son yıllardaki işçi hareketlerine de bir örnek de veriyor Juan. 2009 yılında sağcı Devlet Başkanı Felipe Calderon kamuya ait elektrik şirketini olduğu gibi tasfiye ediyor. Dev şirketin 43 bin işçisi bir gecede işsiz kalı-yor, hükümet sendikanın varlığına resmi olarak son vermeye kalkıyor ki zaten şirketi gözden çıkarmasının nedenleri arasında sendikayı yok etmek de var.
1910 Meksika Devrimi’nin ardından kurulan Meksika Elektrik İşçileri Sendikasının önderliğinda 300 bine yakın işçi ve emekçi dev protestolar yapıyorlar. Onların haftalarca süren eylemleri tüm ülkeyi etkiliyor. Bugün “Neoliberalizme hayır” diyerek ayaklanan Meksika gençliğini de…

İŞSİZLİK, SÖMÜRÜ YA DA ÖLÜM

Juan, gençleri anlatıyor: “2012 yılına  geldiğimizde, kapitalizmin genel krizinin ülkemizi de vurmaya başladığını görüyoruz. Özellikle ülkedeki 16-29 yaş arasındaki 36 milyon genci etkiledi. Bu 36 milyon gencin 16 milyonu ekonominin aktif bir parçası olarak çalışıyorlar, sosyal güvenceleri olmadan, istikrarsız işlerde, sendikal örgütlülükten yoksun, yıllık izin de dahil nerdedeyse hiçbir hakka sahip olmadan çalışıyor, sömürülyorlar. Burjuvazi onların sırtından büyük kârlar elde ederken bu gençler büyük sömürü koşullarında çalıştırılıyorlar. Bu gençlerin 7.2 milyonu da işsiz ordusunu oluşturuyor. Çok sayıda genç de iş bulmak için göç ediyor ve yabancı ülke-lerde iki kat sömürülüyorlar. Kalanlar da  suç örgütlerine katılıyor. Meksika’da çok hassas bir süreç yaşanıyor, yoksulluk, açlık, sefalet ve ölümün giderek derinleştiği ve arttığı bir süreçten geçiyoruz. Felipe Calderon Hükümetinin başlattığı sözde “Uyuşturucu trafiği ile savaş” adı altındaki politikayla da şiddet hergün artıyor.”

YILLARIN BİRİKİMİ BİR GÜNDE PATLADI

Tüm bu şiddet ve sömürü ortamında geçtiğimiz temmuz ayında yapılan devlet başkanlığı seçimleri halkın tepkisinin patlaması için gerekli ortamı da sunmuş oldu. İlk büyük tepki gençlerden geldi. Üniversiteli gençlerin “132. Benim/YoSoy132” hareketi ülkeyi sarstı. Juan süreci anlatıyor: “Meksika’da her 6 yılda bir yeni devlet başkanını seçilir. 76 yıl boyunca, 2000 yılına kadar ülke Kurumsal Devrimci Parti (PRI) tarafından yönetildi, neredeyse  76 yıllık bir diktatörlük süreci yaşandı. 2000-2012 yılları arasında ise Ulusal Hareket Partisi isimli aşırı sağcı parti tarafından yönetildik. Ulusal Hareket Partisi de iktidarı boyunca burjuvazinin, büyük şirketlerin yanında oldu, çıkarlarını garanti altına alacak yasal düzenlemeleri yaptı; toplu iş sözleşmelerini neredeyse ortadan kaldırdı, iş saatlerini uzattı, 58 peso olan asgari ücretin yükselmesini önledi ve Meksika’da neoliberal mo-delin yerleşmesi sürecini hızlandırdı.
Temmuz ayında gerçekleştirilen son seçimlerde ise 4 devlet başkanı adayı vardı. Bu 4 aday arasında iki tanesi öne çıkıyordu, PRI’nın adayı Enrique Peña Nieto ve üç sosyal demokratik partinin oluşturduğu koalisyonun ortak adayı Andres Manuel Lopez Obrador. Obrador’un da kazanma şansı yüksekti. 2006 yılında da Obrador aday olmuş ve oy sandıklarının çalınması nedeniyle seçimi kaybetmişti. Yine 2012 yılında da aynı şekilde seçimi Obrador’dan çaldılar, yine seçim hileleri uygulandı.”

KENDİ YUVASINDA VURULDU!

“Öte yandan seçim öncesi geniş halk kesimleri Devrimci Kurumsal Partinin Adayı Peña Nieto’ya karşı  sokaklara çıktılar, Nieto’yu destekleyen ulusal televizyonunu barikatlarla kuşattılar, meydanları doldurdular ve biz kez daha bu ülkenin bu parti tarafından yönetilmesini istemiyoruz dediler. Bu hareketin adı ‘YoSoy132 / 132. Benim’ hareketiydi. Peña Nieto, seçim kampan-yası kapsamında özel bir üniversiteyi, ülkenin en zenginlerinin çocuklarının okuduğu bir üniversiteyi ziyaret etti. Ancak büyük bir öğrenci grubu onu  protesto etti, ‘bir katil olduğunu’ haykırdılar, üniversiteyi terk etmesini istediler. Ona valilik yıllarında polisin çiftçilere nasıl saldırdığını hatırlattılar ve bu sırada Enrique Peña Nieto koşarak salonu terketmek, bir banyoya saklanmak ve burjuvaziye ait bir üniversiteden bile kaçarak ayrılmak zorunda o kaldı. Aynı gece Peña Nieto yaşananların bir komplo olduğunu, eylemi yapanların öğrenci olmadığını, muhalefetin paralı adamları olduğunu ileri sürdü. Bunun üzerine eyleme katılan bazı öğrenciler bir video hazırladılar, üniversite öğrenci kartlarını gösterdiler, bilgilerini okudular ve o okulun öğrencisi olduklarını duyurdular. 131 öğrenci aynı şeyi yaptı. Bu videonun ardından sosyal medyada gençler o zaman 132. de biziz diye eyleme başladılar. ‘YoSoy132/132. Benim’ hareketi doğdu, 132 sayısı mücadelenin sembolü haline geldi. Örneğin ben, ‘Proleter devrim için 132. benim’, bir başkası ‘Yolsuzluğa karşı 132. benim’ diyor ve böylece hareket giderek genişledi. Bu hareketin temel karakteri neoliberalizm karşıtı, antikapitalist olması ve ülkede temel politik, ekonomik ve sosyal değişim talep ediyor olması.”

SEÇİMLER BİTTİ MÜCADELE SÜRÜYOR

Seçimleri herşeye rağmen Peña Nieto’nun kazanması ise gençleri iyice kızdırmış görünüyor.
“132 hareketi bugün seçimleri de aşan bir toplumsal hareket haline geldi” diyerek devam ediyor Juan: “Kendi meclisini topladı ve uzun süreli bir politik mücadele programı belirledi. 1 Temmuzda seçim yolsuzluklarıyla, sandıkları çalarak, 140 milyon pesoyu bulan seçim rüşveti dağıtarak Peña Nieto seçimleri kazandı. Peña Nieto hâlâ bu 140 milyon pesonun ne olduğunu açıklayamadı, diğer adaylar bu paranın uyuşturucu patronlarından geldiğini ileri sürüyorlar çünkü bu paranın 5 şirket ve birkaç ülkede dolaştığı ortaya çıktı. 132 hareketi kendine uzun vadede bir program çıkardı. Bir hedefimiz tüm öğrencilerin temsilcisi, çatı örgütü olacak ortak bir öğrenci fede-rasyonu oluşturmak. Öte yandan üniversite-lerde boykotlar, işçiler, emekçiler, sendikalar ve köylülerle ortak eylemler planlıyoruz. Örneğin 2 Ekimde eğitim boykotu gerçekleştirilecek. Mahallelerde de örgütleniyoruz, ev kadınları da dahil tüm emekçi kesimlerle birlikte büyük ve tek bir politik hareket oluşturmak diğer hedefimiz. Çünkü seçimlerin iptal edilmesi ve geçici hükümet kurulması için mücadele ediyoruz.”
132 Hareketi, 2 Aralık günü için genel politik grev örgütlüyor. 2 Aralık 2012, yeni Devlet Başkanı Enrique Peña Nieto’nun görevine başlayacağı tarih. Ama belli ki PRI, 70 küsür yıl boyunca eskittiği o koltukta bu sefer pek rahat edemeyecek.  
Meksika toprağının ilk sahipleri Mayaların takvimine göre Aralık 2012’de tarihin sonunun geleceği tartışılıp durmuştu bir ara. Kim bilir belki de Mayaların gördüğü son, Meksika burjuvasinin egemenliğinin sonudur...


AZTEKLERİN, MAYALARIN VE ZAPATA’NIN TORUNLARI

Resmi adı Meksika Birleşik Devletleri olan bir Kuzey Amerika ülkesi Meksika. 2 milyon kilometre kare yüzölçümü ile kıtanın en büyüklerinden. Ataları Olmekler, Aztekler ve Mayaların 1519 yılında başlayan İspanyol işgaliyle katledildiği, bugün yüzde 60’ını melez, yüzde 10’unu beyaz ve sadece yüzde 30’unu yerli halkların oluşturduğu Meksika, İspanya’dan bağımsızlığını 16 Eylül 1810 yılında kazandı. Ardından kendi diktatörleriyle mücadele eden Meksika halkları, 1876-1910 yılları arasında hüküm süren diktatör Porfirio Diaz’ı devirmek, yüzde 80’i köylü olan ülkede toprak reformu yapmak için 1910-1917 arasında Emiliano Zapata ve Pancho Villa önderliğinde ayaklandı. “Meksika Devrimi” olarak bilinen sürecin ardından Meksika burjuvasi 1917’de yeni bir burjuva anayasa ilan etti, Zapata ise 1919’da bir suikast sonucu yaşamını yitirdi. Pancho Villa’nın Meksika’nın başketinde bulunan heykeli bugünün 132 hareketinin de miting alanı haline geldi.  
Emiliano Zapata’nın izinden gitmek isteyen ve 1994 yılında ülkenin güneybatısında bulunan ve en yoksul bölgelerden biri olan Chipas kentini ele geçiren Zapatista Ulusal Kurtuluş Ordusu ise hâlâ bu bölgeyi yönetiyor. Çoğu Maya kökenli yerli halklardan oluşan Zapatistalar, “Toprak halkındır” diyerek verdikleri silahlı mücadeleyi üç temel hedefle açıklıyorlar: “Meksika’nın yerli halklarının tarih boyunca reddedilen bireysel ve kolektif haklarının savunulması; demokrasi, eşitlik ve adalet ilkeleri üzerinde şekillenen yeni bir ulus madelinin inşası, insanlık adına neoliberalizm ile mücadele...”


6 YILDA 72 BİN KİŞİ ÖLDÜ

Şiddetin rakamları korkunç boyutlarda, hükümetin uyuşturucu savaşının başladığı aralık 2006 ile nisan 2012 arasında 71 bin 804 kişi çatışmalarda yaşamını yitirmiş. Juan, federal polisin sokak ortasında çetelerle çatışmalara girdiğini anlatıyor: “Ölenlerin arasında sadece polisler ve uyuşturucu satıcıları yok, siviller de var. Son süreçte bu uyuşturucu çeteleri artık paramiliter güçler haline geldiler, bazı köyleri hatta bazı kasaba ve şehirleri tamamen ele geçirmiş durumdular ve örneğin halkın seçimlerde dışarı çıkıp oy kullanmasına bile izin vermeyecek güce sahipler” Bu “uyuşturucu ile mücadele” politikasıyla sadece 2009 yılında kuzeydeki Ciudad de Juarez isimli kentte ölenlerin sayısı aynı yıl tüm Afganistan’da ölenlerin sayısını geçmiş durumda!


ÜLKEYİ TERÖRİZE ETTİLER

Juan, hükümetin “uyuşturucu” politikasının uyuşturucu trafiğini engellemediği gibi halkın üzerinde de bir baskı aracı olarak da kullanıldığını söylüyor: “Uyuşturucu ile mücadele adı altında yürütülen program aslında ülkenin militarize edilmesinden ve faşizmin ülkede derinleştirilmesinden başka bir şey değildi. Calderon hükümeti bu argümanı kullanarak tüm ülkede bir terör politikası uyguladı ve halk hareketlerini de bu şekilde bastırmaya çalıştı” diyor.
Her gün sokaklarda yatan ölülere uyanan halk, ölüler bahane edilerek daha fazla şiddete maruz kalıyor. Juan’a göre, “Halk mücadeleleri de giderek militarize edilen bu politik ortamda her gün daha çok şiddetle bastırılıyor ancak büyüyen ekonomik krizle birlikte daha da ezilen emekçilerin sesi de her gün yükseliyor”

YARIN: Arjantin, Brezilya

evrensel.net

İLGİLİ HABERLER

22 Mayıs 2018 16:11
AKP'nin milletvekili seçimlerinde Van'da ilk sıradan aday gösterdiği Osman Nuri Gülaçar, 2009 yılında 'El Kaide sorumlusu' olarak tutuklanmıştı.

Toplam Query: 29