20 Eylül 2018 04:37

Bir asır sonra; yine kurtlu yemek yine tahtakurusu

Ercüment Akdeniz, 3. Havalimanı işçilerinin çalışma koşulları protestosu ışığında Potemkin'i yazdı.

Fotoğrad: Wikimedia Commons/Evrensel

Paylaş

Ercüment AKDENİZ

Rusya’da 20. yüzyılın hemen başları, 1905 günleri...

Çar’ın en görkemli savaş gemilerinden biriydi Potemkin. Üstelik mürettebatı -çar ordusu her ne kadar bozguna uğramış da olsa- Japon-Rus Savaşı’ndan namlıydı.

Zırhlı gemi Karadeniz donanmasına aitti. Ne var ki  Odessa Limanına yanaştığında gemide isyan patlak vermişti. Gemideki erlerin ve denizcilerin (işçilerin) isyanı güvertede asılı duran kokmuş etlereydi. Üzerinde kurtçuklar gezindiği halde, çarın subayları ve gemi doktoru etlere “yenebilir” raporu vermişti.

Bütün itirazlara rağmen kokmuş, kurtlanmış etlerin atıldığı kazanlarda çorbalar pişirilmiş, çorba içmeyi reddedenler ise derdest edilmişti. Ve üzerlerine katranlı dev bir muşamba atılan “isyancılar”, vakit geçirmeksizin infaz mangasının önüne sürülmüşlerdi.

Einsenstein’in eşsiz filmi “Potemkin  Zırhlısı”nı izleyenler hatırlayacaklardır: Askerin askeri, kardeşin kardeşi vurmak üzere olduğu bu gerilim anında, Denizci Vakulinchuk’un sözleri birden havayı tersine çevirmişti. Kokmuş ete isyan edenlere kurşun sıkmayı reddeden askerlerin bir bölümünün de isyana katılmasıyla gemideki yönetim el değiştirmişti.

Ama Odessa Limanında, Potemkin zırhlısını bekleyen sivil halk o kadar şanslı değildi... Yoksulluktan, açlıktan, bit ve tahtakurusundan, envai çeşit hastalıktan ve çarın otokratik baskısından bunalmış halk, Potemkin isyanını duyunca akın akın limana koşmuştu. Potemkin sadece bir Potemkin değildi artık: O, “kokmuş ete”, çürümüş sömürü düzenine “yeter” demenin de adıydı. Fakat halkın duyduğu bu heyecanın karşılığı yaylım ateşine tutulmak ve acımasızca kılıçtan geçirilmek olmuştu.

Ama nihayetinde...

Dışarıda sürekli savaş peşinde koşan, içeride ise halka karşı sürekli baskı uygulayan Çarlık rejimi 1917’ye kadar ayakta kalabilmişti... 

***

‘BARAKALAR TAHTAKURULARINDAN TEMİZLENSİN’

Ve Türkiye’de 21. yüzyılın başları, 2018 günleri...

Adını, dünyanın en büyük havaalanlarından biri olarak yazdırmaya hazırlanan İstanbul 3. havaalanı inşaatında hummalı bir çalışma.

40 bin işçi dişi, tırnağı ile havalimanını açılış gününe yetiştirmeye çalışıyor. Tıpkı Mısır piramitlerinde olduğu gibi; tarihin görmüş olduğu tüm devasa yapılar, onların görünmeyen emeği üstünde yükseliyor. 

Ve 3. havalimanında, yağmurlu bir sabah...

Yüzlerce işçi toplaşmış servislere binmeyi reddediyor.

Sebep pek tanıdık: “Servisler yeterli değil, günlerdir yağmur altında servis bekliyoruz” diyor işçiler. “Barakalar tahtakurularından temizlensin”, “Yemekler düzelsin” diyorlar. Ücretleri tam yatsın istiyorlar haklı olarak. En çok da havaalanında gerçekleşen iş cinayetlerine öfkeliler. Zira bugüne kadar onlarca işçi çalışırken canından oldu. Ama kimse tam rakamı bilmiyor. İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi (İSİG) “37 ölüm tespit ettik” diyebiliyor.

Ama gel gör ki; işçilere bu çalışma koşullarını reva gören patronlar, kapitalist firmalar hakkında en küçük bir soruşturma yok. Havaalanında yaşanan iş cinayetleri ise yargının konusu bile değil. 

Heyhat!

İşçiler itiraz edip ses yükseltince gazlı, coplu müdahale geliyor. Şaka değil; 600’e yakın işçi gözaltına alınıyor. Koğuşlar basılıyor sonra. İşçiler farklı karakollara dağıtılıyor. 

Ve sonra bildiğimiz akıbet; 24 işçi tutuklanıyor, 15’i denetimli serbestlik uygulaması ile bırakılıyor...

***

ESTİRİLEN ŞİDDET, BÜTÜN İŞÇİ SINIFINADIR

Peki...

Sanki aradan bir asır geçmemiş gibi...

Nedir işçilerin taleplerini benzer kılan? Nedir işçilere yine yaşatılan baskı, gözdağı ve zulüm?  

Çünkü deyim yerinde ise; 3. havaalanı sadece 3. bir havalimanı değildir artık. O, tıpkı öncesinde Halkalı’da olduğu gibi; yemek tabaklarından kurtlu et çıktığı için iş bırakan, sokağa dökülen yüzlerce inşaat işçisinin sesidir. O, sendikasız, kuralsız ve iş cinayetleri ile burun buruna çalışan, üç kuruşunu bile alamayan güvencesiz işçilerin nefesidir. O, metalde, camda ve daha bir çok iş kolunda hakları tırpanlanan, TİS öncesi talepleri baskılanan işçi sınıfının bir parçasıdır. O yüzden estirilen şiddet, yaşanan baskı bütün işçi sınıfınadır.

Aradan bir yüzyıl geçmiştir, evet ...

Ama bu zaman zarfında gerçekleşen işçi devrimleri ve tek tek ülkelerde mücadelelerle elde edilen işçi sınıfı kazanımları da bir bir yok edilmiştir. Kapitalizm bugün için dünyanın efendisidir ve bu yüzden  ne “sosyal devlet” lafına ne de sendikal kazanımlara tahammülü vardır. Son kırıntıları yok edilmekte olan hak ve kazanımlar da bu yüzden  sadece Türkiye’de değil küresel ölçekte tehlike altındadır. İşçi sınıfının görevleri büyümüştür.

Yine de...

Zincirlerinden boşanmış bu saldırı dalgası, işçi sınıfı mücadelesinin yükselişine işarettir.

Gözaltına alınan, tutuklanan inşaat işçileri “Köle değiliz” diyor,

Doğrudur..

Zincire vurulmuş her köle, köle değildir ve Spartaküs’ten beri bu hep böyledir.

ÖNCEKİ HABER

Ahmet Şık'tan Euro 2024 adaylığı yorumu: 'Dikta rejiminin onaylaması'

SONRAKİ HABER

Soma'da maden işçileri tazminat hakkını istiyor

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa