Oyun, set ve cinsiyetçilik

Oyun, set ve cinsiyetçilik

Soylu tutuculuğun bugün tenisi getirdiği noktada cinsiyetçilik nerede duruyor?

Pelinsu KEKLİK

İstanbul

Tenis belki de her birimizin kafasında tam anlamıyla bir elit sporu. Köklerini Avrupa’nın soylu topraklarından alan ve ortaya çıkmaya başladığı Fransa’dan, son hallerini almaya ve düzene oturmaya başladığı İngiltere’ye kadar belli soylu ritüellere* sahip olma özelliğini koruyan bir spor dalı. Peki soylu tutuculuğun bugün tenisi getirdiği noktada cinsiyetçilik nerede duruyor?

TENİSİN KÖKENİ

Tenisin kökenlerine baktığımızda Fransa’da soylu şövalyelerin oynamaya başladığı bir oyun olarak, tam anlamıyla erkek egemen şartlar içinde ortaya çıktığını görebiliyoruz. Böyle bir kökenden beslenen ve daha sonra erkeklerin oyundaki ağırlıklarını korudukları bir yapıda devam eden ve içinde oldukça fazla kırılma noktası barındıran da bir spor dalından bahsediyoruz. Bu kırılma noktalarından en önemlileri de her seferinde üstesinden gelindiği sanılan fakat yıllar geçtikçe ortaya sert açıklamalar ile yeniden çıkan teniste cinsiyet eşitliği ve cinsiyetçilik meseleleri. 1960’lı ve 70’li yıllar dünyada kadın hareketinin yükselmeye başladığı ve ABD’de de bu konularda çeşitli eylemlilikler ve cesur açıklamaların yapıldığı yıllar olarak tarihe geçerken, bu durumun tenise de bir yansıması tabii ki olacaktı. O dönem 50’li yaşlarında olan erkekler tenisinin eski bir numarası Bobby Rings’e göre kadınlar ile erkekler arasında doğal farklar vardı. Riggs bu farklara atıf yapan, kadınlar tenisinin değersizliğini ön plana çıkartacak bir kıyasın içinde beklenmedik bir maç daveti yaptı ve Billie Jean King’i üç set üzerinden kozlarını paylaşacakları bir maça davet etti. Bu sadece bir maç davetinden ibaret olmayan, altında kadınları ve kadınlar tenisini aşağılayıcı birçok sebep barındıran bir maç davetiydi. Gerek maçın erkeklere has 3 set üzerinden oynanması, gerek ise Bobby’nin 60’lı yaşlarına yaklaşıyor oluşu aslında kadınlara şu mesajı veriyordu: erkek egemen, güce dayalı bu sporda yaşımız kaç olursa olsun ipler bizim elimizde. 1973 yılında teklifi kabul eden Billie Jean ile Riggs’in maçını 40 milyona yakın insan televizyonda takip ediyordu. Maçın sonucunda ise Billie Jean erkeklerin arenasında ve kurallarında 3-0 gibi net bir skorla galip geliyor ve bu olay spor tarihine Battle of The Sexes** olarak geçiyordu.

BİTMEYEN TARTIŞMALAR VE CİNSİYETÇİLİK

Billie Jean King mücadelesi tenis tarihinde sadece bu maçla değil, kadınların teniste eşit haklar ve eşit para ödülü mücadelesi vermesinin de en önemli bayrak taşıyıcılarından biri olmasıyla birlikte asıl anlamını kazanacaktı. Cinsiyetçilik tartışmalarında kadınların teniste en az erkekler kadar yeri olduğunu ve bu hakların mücadele ederek alınabildiğini göstermesi açısından Billie Jean King ismi önemli bir çağ açıyor ve bu çağ da aslında günümüzde tenisçilerin sahip olduğu çoğu hakkın dayandığı en önemli noktayı oluşturuyor. Kadınlar tenisinin giriştiği bu açık meydan okuma ile belki de bu tartışmaların bittiğini ve verilen hakların kabul gördüğünü, bir daha dile getirilmediğini söylemek ise maalesef olanaklı değil.

2012 yılında Gilles Simon, Wimbledon’da, 2014 Fransa Açık’ta ise Ernest Gulbis kadınların 3 set, erkeklerin ise 5 set üzerinden maç yaptıklarını ve bundan dolayı para ödüllerinin daha çok mücadele eden taraf önceliğinde dağıtılması gerektiğini savunan bir açıklamalar yaptı. Simon konuyu boş antrenman sahası bulamadığına ve buna kadınların tenis sahalarına işgaline bağlarken;

www.evrensel.net