Burjuva siyaseti ve sefaletinin Fransız örneği 

Burjuva siyaseti ve sefaletinin Fransız örneği 

Avrupa'nın Gündeminde bu hafta Fransa'daki cumhurbaşkanlığı seçimleri yer alıyor.

Fransa’da cumhurbaşkanlığı seçimleri yaklaştıkça siyasi arenada at izi it izine karışıyor. Ana muhalefet partisinin adayı ve cumhurbaşkanı seçilmesine kesin gözüyle bakılan François Fillon’un yaklaşık 30 yıldır ve farklı dönemlerde, eşi ve çocuklarına danışman ve sekreter maaşı bağladığının basına sızdırılması, içine düştüğü bu bataklıktan çıkmak için art arda yalanlar söylemesi ve giderek kendi partisi içerisinde bile adaylığını çekmesi talebinin artması, Fransa’da siyasi durumu ortaya koyma açısından önemli ip uçları sunuyor. 

Birkaç hafta öncesine kadar kamuoyu yoklamalarında birinci sırada çıkan Fillon’un, eşini ve çocuklarını danışman olarak çalıştırmış olması kuşkusuz suç değil, ama burada sorun eşi Penelope Fillon’un tüm bu süre içerisinde hiçbir zaman meclise gelmemiş olması, siyasi faaliyetlerden uzak durması ve geçmişte de hiçbir zaman eşi için çalışmadığını bizzat ifade etmiş olmasıdır. 

Fillon’ın merkez sağ parti olan Cumhuriyetçiler Partisinin adaylık yarışını “yolsuzluğa karşı dürüstlüğü” öne çıkartarak, bir de vatandaştan daha fazla kemer sıkmasını isteyeceğini de belirterek kazanmış olması, bu davaya ayrı bir renk kattı. 

LE PEN’E YARADI

Fillon kamuoyu yoklamalarında iki haftada birinci sıradan üçüncü sıraya düştü. Fillon’un ilk turda eleniyor görülmesi, oyunu artıran aşırı sağcı Ulusal Cephe’nin Adayı Marine Le Pen ve Eski Ekonomi Bakanı ve Bankacı Emmanuel Macron’un işine yaradı. 

Bu hafta seçtiğimiz yazılar bu konulara ışık tutuyor. ABD’nin önde gelen New York Times gazetesinin editörlerinden Adam Nossiter, dışarıdan bir bakışla Fillon ve başına gelenlerin Fransız siyasetinin “elitleri” içerisinde ne kadar “normal” olduğuna dikkat çekiyor ve bunun tarihsel kökenlerine vurgu yapıyor. Yazar, ırkçı aşırı sağcı partinin, kendisini sistem karşıtı olarak göstererek bu durumdan nasıl faydalandığına da dikkat çekiyor. 

Almanya’dan seçtiğimiz yazı ise Marine Le Pen’in seçimlerin ikinci turuna kalmasının neredeyse kesin olacağından hareket ederek, aşırı sağcı partiye karşı mücadelelerin neler üzerinden yükselmesi gerektiğini öne çıkarıyor. 

Bu mücadelenin dersleri, sadece bu yıl seçimlerin yapılacağı ve aşırı sağın ciddi bir tehdit olduğu Fransa, Almanya ve Hollanda açısından değil, kısa bir süre sonra başkanlık rejimi için tertiplenecek referandum sürecinde Türkiye için de faydalı olacaktır. 


FRANSA’NIN HATALARINDAN ÖĞRENMEK

Rudolf BALMER
TAZ 

Sağ popülistlerin seçmenlerine terbiyesiz çocuklar gibi davranan onların ekmeğine yağ sürer. Bu, belki de Almanya’nın Fransa’da Ulusal Cephe (FN) engellenemeyen yükselişinden çıkarması gereken en önemli ders. Buna rağmen demokratik ve sosyal sistemle donanmış bir ülkede milyonlarca kişinin aşırı sağ demagoglara kulak vermesi anlaşılır bir şey değil. Durumları kötüleşen, sorunları dikkate alınmayan kesimlerin seçkinlerin temsilcilerine duyduğu güvensizlik, nereye götüreceği bilinmeyenin ardına takılma korkusundan fazla ise böyle bir sonucun ortaya çıkması kaçınılmaz. 

Eğer bir toplum Fransa’da olduğu gibi hayal kırıklığı içindeyse uyarıları dikkate alması çok zor. Bu nedenle aşırı sağa karşı mücadele‚ “çocuk kuyuya düşmeden” başlamak zorunda. 

Önlemlerin başarılı olması ise sosyal ve ekonomik alanda inandırıcı alternatifler sunulmasıyla mümkün. Çünkü demokrasiyi yok etme amaçlı sağ popülizm fenomenine karşı mücadele fikirlerle veya ideolojilerle yürütülemez. Yoksulluk, toplumsal dışlanma ve mahallesindeki uyuşturucu satıcılarının korkusu içinde yaşayanların sol sloganlara kulak asmayıp sağcıların kışkırtmalarına kulak vermesi normal. 

Fransa’da aşırı sağın yakın tarihi bunu çok güzel ortaya koyuyor. Jean-Marie Le Pen 1974 yılında Ulusal Cephe (FN) adayı olarak cumhurbaşkanlığı seçimlerine katıldığında sadece yüzde 0.75 oranında oy aldı. Kimse onu ciddiye almadı ve bu partinin yasaklanması talepleri duyulmadı. Le Pen 1971 yılında Nazi marşlarının yaygınlaştırılması ve Nazi barbarlığına övgü nedeniyle cezaya çarptırıldığı için Fransız yasalarına göre partinin yasaklanması mümkündü. O zamanlar Fransa’da hiç kimse -Almanya’da da- böylesi tarihi referansları olan bir partinin şimdiki gibi ilgi gören, halk tarafından dikkate alınan bir parti olacağını aklına getirmemişti. 

1986’da o zaman geçici olarak uygulanan nispi seçim sistemine bağlı olarak yüzde 10’a yakın oy alıp 35 milletvekiliyle meclise girdi. Şimdiye kadar da FN’in ilerleyişi durdurulamadı. Hatta 2002 yılındaki cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Le Pen, Chirac’a karşı ikinci oylamaya kaldı ve kaybetti. 

Sonraki şok, parti yönetimini babasından devralan Marine Le Pen’in 2012 cumhurbaşkanlığı seçimlerinde yüzde 18’e yakın oy almasıyla yaşandı. Daha da kötüsü anketlerin sonuçlarına göre Fransa’da halkın üçte biri FN fikirlerini benimsiyor. Şimdilerde ırkçı kışkırtıcı propagandalarla yapılan bu milliyetçilik öylesine normalleşti ki bazı politologlar, beyinlerin Le Pen’leşmesinden söz eder hale geldiler. 

FN’yi durdurma, onu görmezden gelme girişimleri ya başarısız oldu ya da tam tersi onun güçlenmesine yol açtı. FN’yi aşırı sağ ve demokrasi için tehlikeli bir güç olarak dışlama ise en azından muhafazakarların koalisyon ortağı olarak kabul etmelerini engelledi. Ancak bu ne kadar sürer bilinmiyor. 

Özellikle de Fransız sosyalistler FN’nin monarşist ve faşist gelenekten gelmesi, sömürgecilik ve Nazilerle uzlaşmaya sempati duymasının ürkütücü olduğuna, bu nedenle oy alamayacağına inandılar. Seçimlerde FN’nin yüksek oy oranının muhafazakarlar için büyük bir problem oluşturmasından utanmazca yararlandılar. Çünkü üçlü seçimlerde sol, göreli fazla milletvekili ile meclise girmeyi başardı. 

Nazi geçmişinin bir tabu olarak şimdiyi de etkilediği Almanya’dan farklı olarak Fransa’da Nazilerle iş birliği ve sömürgeci gelenek oyları azaltacak bir etki yapmıyor. Ayrıca Marine Le Pen, babasını partiden atarak ve başarılı bir kampanyayla FN’nin şeytanlaştırılarak dışlanmasından kurtulmasını sağladı. 

Bu manipülasyon politikasının ardında iktidarı ele geçirmeye hizmet eden sosyolojik bir strateji yatıyor. FN, kendi çelişkilerinden korkmadan değişik nedenlerle sisteme karşı çıkan halk tabakalarına yanaşıyor. Sendikalar, partiler, medya halka ihanet içindeki “elitler” olarak gösteriliyor. 

FN, işçilerden en fazla oy alan parti haline geldi. Polis ve askerler de FN’yi seçiyor. Yalnız başlarına terk edilen kırsal kesimlerdeki köylülerden oy almak ise FN için çocuk oyuncağı. Bunun için ortak sahte düşmanlar yaratmak yeterli: AB, avro ve göçmenler! 

Proteksiyonizm ve sosyal politik program ekonomik analizde bir işe yaramasa da FN seçmenlerinin dikkatini bile çekmiyor. Bu programa ne kadar çok saldırılırsa FN’nin gücü artıyor. Korku ve utanma yerine yıkma, parçalamadan duyulan zevk geçmiş durumda. 

Buna verilecek cevap kendilerini mağdur olarak görenlere inandırıcı bir değişim ve bu sistemin aşılacağı umudunun verilmesidir. Köşeye sıkıştırılmış olanları peşine takmak için haksızlıklara karşı (milliyetçi giysili) direniş çağrısı veya antikapitalist söylem gibi sol jargonu kullanan popülistlerin sol tınılı demagojisinin deşifre edilmesi esas alınmalıdır. 

Bu rolü yerine getirebilmek için Fransız solu önce kendi içinde kapitalist küreselleşme ve piyasa çıkarlarının önceliği konusunda açık tavra sahip olmalıdır. Sosyalist Hamon, Sol Parti’den Jean-Luc Melenchon ve Yeşiller’in bir kısmı arasındaki yakınlaşmanın bir noktası da bu olmalıdır. Marine Le Pen iktidara geldikten sonra iş işten geçmiş olur. 

(Çeviren: Semra Çelik)


ARKAİK BİR SİYASİ KÜLTÜRÜN DAVASI

Adam NOSSITER
New York Times 

Meclis başkanı da yapmış. Senato başkanı ise onun normalliğini savunuyor. Sıradan onlarca parlamenter de yapıyor. Fransa’da eşini, oğlunu ya da kız kardeşini işe almak suç değil. François Fillon’un kamu kasasından yaklaşık 1 milyon avroyu eşi ve çocuklarına aktardığından dolayı içinde olduğu skandalın yaşandığı şu günlerde Fransız siyasi sorumluların çoğu sorunun ne olduğunu anlamış değiller. Nedir ki sorun? Cevap aslında neredeyse tüm gazetelerin manşetlerinde görünüyor: Fakat mesele (bu siyasi liderler) bu yaşananın bir sorun olduğunun farkında olmamalarıdır. 

“Penelopegate” diye adlandırılan dava, kısa bir süre öncesine kadar kendisini gelecek Cumhurbaşkanı olarak gören bir insanın siyasi hayatını baltalayabilir. Üstelik bu skandal zaten önceden öngörülmesi zor olan seçimlere biraz daha belirsizlik kattı. Fransız seçmenlerin öfkesini daha da arttırarak siyasi arenadaki yöneticilerin işleri yürütmesini sorgular hale getirdi. 

Londra, Roma ve Washington’dan sonra aynı tepki ve öfke rüzgarı bu sefer de Paris’teki siyasi eliti sarsıyor. Uzmanlar cezasızlandırılma ve ayrıcalığa (Bedava tren ve uçak biletleri, birinci sınıf biletlerle yolculuklar, hizmete sunulan şoför, lüks yerlerde kalma) dayanan Fransız siyasi kültürünün artık eskisi gibi olamayacağı uyarısını yapıyorlar. Elitler için yapılan ve onların yönettiği, onları yolsuzluk ama çoğu zaman da yasal yollarla zenginleştirmeye hizmet eden bir siyasi yapıda yaşama hissi Marine Le Pen’in adaylığını daha da güçlendiriyor. 40 yıldır Fransız siyasi yaşamında bulunan Ulusal Cephe hiçbir zaman iktidarda olmadı, bu ise ona sistem karşıtlığı üzerinden propaganda yapma olanağı sunuyor. Yaşanan skandal yanı sıra eski Rothschild bankasının çalışanı ve ekonomi bakanı olan ve bağımsız bir hareket ile seçim kampanyasını başlatan Emmanuel Macron’un umutlarını da arttırıyor. 

(Cumhuriyetçiler partisi içerisinde) François Fillon’un yerine geçebilecek olası adayların hiçbirinin hukuksal olarak kusursuz olmamaları Fransız elitlerin ne kadar çürümüş olduğu konusunda bizlere ip ucu veriyor. Alain Juppe (2004 yılında) kamu yardımlarından aldığı parayla birisini (partisi için) çalıştırmaktan mahkum olmuştu, Nicolas Sarkozy’nin ise mali yolsuzluklardan dolayı birçok dosyasının hukuksal süreci hâlâ devam ediyor. 

Fransa’da siyasi elite dair olma sanki kendinden geçme ya da Elize Sarayı’na ayakkabılarını cilalatmak için birisini çağırmaya (Cumhurbaşkanının danışmanlarından birisi bu davranıştan sonra istifa etmek zorunda kalmıştı) gidecek kadar bir ruh haline kapılma anlamına geliyor. Bir bakanın öğlen yemeği, altın kaplamalı eşyalar ve nadir halıların olduğu bir mekanda, beyaz eldivenli hizmetçilerin hizmet sunduğu ve en azından 3 farklı yemek çeşidi, farklı şaraplardan oluşuyor. 62 yaşında olan Eski Başbakan François Fillon geçen hafta kendisine yapılanlardan bu kadar dert yanması herhalde bu alışkanlıklardan dolayıdır. 30 yıldır milletvekili ve söylediğine göre eşiyle “Her zaman çalışmış” ve “Eğer beni zor durumda bırakmak isteselerdi daha önce de yapabilirlerdi” diye kendisini savundu. Fakat sorun işte tam da bu. Fillon bunu açıkça söylemedi ama belirtiklerinden açıkça anlaşılan şu: Eşi uzun yıllar boyunca meclisten büyük miktarlarda para almış fakat kimse buna itiraz etmemiş. Üstelik kimse eşini mecliste görmemiş, meclise giriş kartı da resmi elektronik adresi de yokmuş, kendisinin de belirttiğine göre her zaman kocasının siyasi faaliyetlerinden uzak durmuş. 

Tarihçi ve siyasi uzmanlar bu her şeyin size ait olduğu duygusunun Fransız monarşist kültürünün miraslarından olduğunu belirtiyorlar. En azından parlamenterlerin yüzde 20’si, büyük olasılıkla daha fazlası, danışman olarak kendi ailesinden birisini çalıştırıyor. Meclis kaynaklarına göre başkaları ise parlamenter dostlarının çocuklarını, eşlerini ve aile fertlerini işe alıyormuş. Bu sistemde hepsi bir şekilde kârlı çıkıyor yani. 

Penelopegate’in olumsuz sonuçları etki yaratmaya devam edecektir. Tarihçi Jean Garrigues’e göre “Fransızlar daha 10 yıl öncesine kadar kabul edileni artık kabul etmiyorlar”. Ona göre “kamuoyu ile siyasi elitin muhafazakarlığı arasında bir uçurum var”. 

(Çeviren : Deniz Uztopal)

Son Düzenlenme Tarihi: 11 Şubat 2017 02:03
www.evrensel.net