Yılbaşı tatili deliliği

Yılbaşı tatili deliliği

Mehmet Tarhan, yılbaşına Buenos Aires’te girdi ama atmosferi 14 bin km öteden Türkiye belirledi.

Mehmet TARHAN

Gözüm gibi sakladığım rakıyı da alıp gittim tatile. Malum bulmak zor burada, ancak kırk yılda bir birileri gelecek Türkiye’den de isteyeceksin. Yılbaşı bahane, Buenos Aires’ten biraz uzaklaşmak, sevgiliyle, arkadaşlarla kendini plaja sere serpe atmak amaç. Evet yazın tam ortası olduğundan burada hindisiz Noel, karsız yılbaşı hali var. Pek öyle Noel baba kostümü de yok, 40 derece sıcaktan mütevellit. Dolayısıyla Noel Baba bıçaklama, kafasına silah dayama gibi tosunsal atraksiyonlar, milyon dolarlık makam arabalarında gezen sırmalı kaftanlardan da abuk subuk açıklamalar eksik kalıyor ama olsun, idare ediyoruz işte.

Tatilde twitter falan açmayayım da arkadaşlarımı Türkiye’den felaket haberleriyle depresyondan depresyona sürüklemeyeyim dedim, vallahi kendim için istedimse namerdim. Yılın son günü hem rakıma yakışacak mezeler döşeyeyim masaya diye düşündüm, hem de Türkiye’den bildikleri sadece bombalar, tutuklamalar, diktatörlük falan olmasın. Yazık, hassas insanlar bunlar. Bir haksızlık olunca sokağa çıkıp eylem falan yapıyorlar, hükümet bile deviriyorlar alimallah.

Saat 8 gibi sofra hazır oldu; yan tarafta da mangal yakıldı, değmeyin keyfimize. 14.000 km öteden alaturkanın dibine vuracağız, “bir ince Müzeyyen abla” bile var. Rakıdan pek anlamadıkları için tek başıma içiyorum ama sağ olsunlar pek kibarlar; campari ile rakı kafasına yetişmeye çalışıyorlar. İşte tam o sırada düşüyor Reina haberi sosyal medyaya. Ben kah gökyüzüne çıkıp kah yeryüzüne inerken hepsinin yüzleri değişiyor. Birbirlerine bir şeyler gösteriyorlar telefonlarından. Kedi videosu desen değil. Nihayetinde soruyorum, söylüyorlar. Hemen telefona sarılıyorum, kızkardeşimi arıyorum. O da benim gibi çulsuz ama ne olur ne olmaz. Sonra facebooktan arkadaşlar kontrol ediliyor, twitterdan ölü yaralı listesi aranıyor. Yabancı siteler taranıyor yayın yasağı yüzünden.

Bir yandan rakımı içip bir yandan da atıştırıyorum. Hepsi şaşkın, eşlik etmeye çalışıyorlar ama yüzlerindeki ifade garip. O masayı zehirleyen benmişim gibi büyük bir suçluluk duyuyorum. Saçma sapan espriler dahi yapmaya çalışıyorum. Necochea’da bir bahçede dört adamın gecesini kurtarmaya çalışıyorum. Bir yandan telefonu elimden bırakmadan. Ben gülünce gülüyorlar, sessizleşince onlar da susuyor. Noel Baba, yılbaşı tartışmalarını anlatıyorum, benimle birlikte kızıyorlar. Noel babayı sünnet etme meselesinde işin absürtlüğüne direnemeyip benden önce gülüyorlar. Cuma hutbesinin bahsi gelince Diyanet İşleri Başkanı ile Papa’nın kostümlerinden bir muhabbet açılıyor. Papa Turco dedikleri bizim başkan yıldızları topluyor, tabii herkesin derdi kendi papasıyla.

Saat gece yarısını vurmak üzereyken tekrar plaja koşturuyoruz. Havai fişek gösterisi izleyeceğiz. Atlantik kıyısında uçsuz bucaksız bir plaj. Plajın ve şehrin her yerinde havai fişekler patlıyor birbiri ardına. Gökyüzü rengarenk. Bizde havai fişek yok ama bir şampanya var, onu patlatıyoruz. Her taraftan müzik sesleri geliyor, insanlar dans ediyor. 20-30 metre ötemde birkaç ergen de havai fişekleri hazırlamış, şovun son noktasını onlar koyabilmek için sabırla bekliyorlar. Bu havai fişek seslerinin benim için başka bir anlamı olduğunu anlatıyorum grubuma. Üşenmeyip Diyarbakır’da havai fişekle Akrep’i manyak eden çocuğun videosunu buluyorum. Gülüyoruz. Latin kanı işte, hayranlık çığlıkları atılıyor. Bu arada tekrar telefonuma bakıyorum, bir ölü yaralı listesi bulabilmek için.

Sona doğru bizim ergenler de kendi fişeklerini ateşlemek için hareketleniyorlar. Gökyüzünde sadece biraz duman var, bir de barut kokusu. İlk fişekleri alev alıyor, birkaç metre yükseliyor ve fısss. Bir düzenek kurmuş oldukları için yaklaşıp durduramıyorlar da. iki, üç, beş, on iki fısss ardı ardına. Üzülüyoruz onlar için ama gülmemek de elde değil. Biz o tarafa baktıkça utanıyorlar; o yüzden bakmıyormuş gibi pozlarda yan gözle izliyoruz. Fişekler nemli olmalı diyorum, belki de düzenek bozuk diyor sevgilim. Annem olsa nazar derdi diyorum, gülüyoruz. Telefona bakıyorum arada yine. Hala yeni bir bilgi yok. AKP’nin dış politikasına benzetiyorum çocukların durumunu. Fişek ıslak, düzenek yanlış, son noktayı koyma egosu ama fısss. Ama sorarsan hep “bizi çekemeyollar, nazar.” Oradan tutup saatlerce konuşabilirim ama biliyorum, sevgilim öfkemden çok korkuyor. Hiçbir şey demiyorum, telefona bakmaya devam ediyorum.

Eve dönüyoruz, masa kurulu bekliyor. Bir kadeh daha içiyorum. Niye hiç fotoğraf çekmedim diye hayıflanıyorum, işin garibi profesyonel fotoğrafçı olan arkadaşım bile çekmemiş bir şey. Makineyi unuttum diyor. Nasıl olsa bu geceyi unutmayacağız, kayıt gereksiz diyor. Şilili turistler hakkında yapılan Arjantin şakalarına geçiyoruz, gülüyoruz.

Birkaç gün daha kaldık tatilde. Son akşam yine bir bahçe yemeğinde önüme Kardanadam’ı hunharca döven kadının videosu düşüyor. Videoyu gösteriyorum ama beklediğim kahkahalar gelmiyor. Hafif gülüşmeler, gergin. İlle neşelendireceğim ya ortamı; Takvim’in Genel Yayın Yönetmeni Ergün Diler’in teorisini yamuk yumuk da olsa çeviriyorum ispanyolcaya. “Hedef #Reina ve içerideki masum gençler gibi görünse de asıl mesaj KRALİÇE ELIZABETH’eydi!” Çünkü Reina İspanyolca’da Kraliçe demekmiş. Medeniyetler ittifakının diğer eş başkanı İspanya’nın kraliçesine de olabilir bence mesaj ama neyse, konu bu değil. Gülmüyorlar, hatta bayağı asılıyor suratları. Sonunda sevgilim diyor ki; “bir devrimden çok belki de bir psikiyatrist ordusuna ihtiyacınız var.” Tüm Türkiye’ye diyor zannediyorum önce ama anlıyorum ki aslında doğrudan bana diyor belki de. Sonra gülmeye başlıyorum, yok aslında hepimize söylüyor. Her şey normalmiş gibi davranmaya çalışmanın asıl delilik olduğunu söylüyor. Telefona bakıyorum, bir tanıdık Reina’dan kanlı gömleğini Instagram’a koymuş, üzerine sıçrayan kanlara yüzlerce like gelmiş.

www.evrensel.net