Bu yazı bi’ anlık öfke yazısı değildir

Bu yazı bi’ anlık öfke yazısı değildir

Sarya Tunç, ‘Yeni Türkiye’nin’ sosyal medya fenomeni Kerimcan Durmaz’ı yazdı...

Sarya TUNÇ

‘Zamanın ruhu’ tarafından bir güzel dövüldüğümüz dönemlerdeyiz. Ne olduğunu tam anlayamadan sürekli lügatımıza yeni yeni kelimeler, kavramlar giriyor. Bu hissiyatı en çok yaratan alan elbette ki internet ortamı ile sosyal medya. ‘Sosyal medya fenomenliği’nden bahsedecekken bi’ an klavyede kendime yabancılaşıp, içimdeki teyzenin ‘napmış da fenomen olmuş’ diye söylentisine maruz kaldım da, ondan söylüyorum. Bahsedeceğim fenomen ise Kerimcan Durmaz.
Sosyal medyanın takipçi bazlı ünlü ettiği irili ufaklı birçok insan var. Kerimcan da onlardan biri, çok ünlü olanlarından ama.
“Kulisteyim, önümde 2 bin 500 kişi var. Çığlıklar, flaşlar, alkışlar! Diyorum ki demek ki ne güzel çalışmışım, kendimi sevdirmişim. Şükrediyorum.”
Aslında test yapmak isterdim ama artık bu cümlenin kime ait olduğunu tahmin etmişsinizdir.
Peki Kerimcan bu cümleyi kurabilecek ne çeşit bir iş yapar?
A)    Müzisyen
B)    Yazar
C)    Bilim insanı
-Sonuncusu çok bir ütopikti farkındayım, sadece şansımı denemek iste-dim-
Ne iş yapıyor derseniz şu sıra DJ’lik yapıyor, ama şöyle ki; hani ünlü olduktan sonra mekanlar müşteri çekmek için çağırır ya, ha işte onlardan. Bu arada, DJ’lik dediysem şarkıları ardı ardına sıralayıp çalmak yani, DJ’lik de değil ya neyse.
Yukarıdaki cümle ise bu hafta verdiği bir röportajımsıdan alıntı.
Röportajımsıyı küçümsemek için söylemiyorum vallahi, ama yapılan eylem bir röportaj değil. Soru ve cevapların harf karakteri olarak en uzunu -üşenmedim hesapladım-  boşluklu 255 harf içeriyor.
Henüz 22 yaşında, tek derdinin, arzusunun ünlü olmak olduğunu, hiçbir yetenek içeren vasfı olmadığını altını çize çize söylemekten bir hicap duymuyor. Vallahi bir gram abartıyorsam na burada ağzım yamulsun. Doğrudan kendi cevabı;
“ Ne sahne aldım, ne bir yerde biriyle görünmeye çalıştım. Bunların hiçbiriyle bir yere gelmeyi düşünmedim. Sadece ‘bilinmeyi, tanınmayı’ hayal ediyordum. ‘Ben buyum, buradayım; içinizdeyim, buyrun’ demek istedim.”
“Bunları daha çok, daha pahalı çantalar almak için yaptım. Hep neden ben ünlü değilim diye düşünür üzülürdüm” diyor.
Gerçekten güzel bir şey söylediğine, güzel bir iş başardığına inanıyor sevgili okur.
Öyle cevaplar veriyor ki hakikaten üzerine hiçbir şey söylenmesine gerek bile yok. Kendisi ile çelişiyor ama asla umurunda değil. Neden olsun ki?
Sorulan sorular zaten evlerden ırak. Sadece paradan, çook pahalı ayakkabılardan, çantalardan ve sevgililikten bahsediyor. Ama asıl iç sızlatan, sözcüklerinin arasına duaları, namazı ve muhafazakarlığı güzelce serpiştirmesi. Eee bu da Yeni Türkiye’nin gerekliliği...
‘Namazında, niyazında, orucunda biriyim ama çok eşliyim’, ‘Gerçek hayatımı olduğu gibi yansıtsam yer yerinden oynar, ama bir ahlak politikam var ve bu toplumun kaldıramadığı şeyler var, bu yüzden kendimi tutuyor, paylaşımlarıma dikkat ediyorum’ diyor. Muhafazakarlığına laf ettirmeyeceğini ise baştan belirtiyor.
Son zamanlarda okuduğum örnekler o kadar üst üste geldi ki gençlerin alışkanlıkları değişiyor ve bu ivme giderek hızlanıyor. Akılsızlık ne zamandan beri bu kadar, hem de göze sokula sokula övünülecek bir şey oldu? Ben yetişemiyorum.
Madonna örneğini bilirsiniz, sorun ‘Kürk Mantolu Madonna’yı okuyup okumamak değil, zat-ı şahane okuyup unutmuş da olabilir ama ısrarla biliyor ‘muş’ gibi yapmak ve sonraki açıklamalarında ‘bakın entellere bilmedim diye beni eleştiriyorlar’ diye üste çıkmak; dini referanslarla bunu güçlendirmeye çalışmak... Bu durum oldukça irite edici ve tanıdık değil mi?
Bu dini referans ve reis vurguları, bu bilgisizliğin kutsayıcı olarak pervasızca kullanılması ve işe yaraması da bu dönemin kliği olsa gerek, sosyologlara çok iş düşüyor evet.
Kerimcan örneğinden önce İnstagram’da başka fenomen bir hesabın komikli videolarını izlerken fark ettim ki son dönemde bir iki sefer TRT ye çıkmış kendileri. Valla şaşırdım ne yalan söyleyeyim, bu dönemde TRT ye kolay kolay çıkılmaz  Biraz hesabını inceledim ve bilhassa 15 Temmuz sonra ana sayfasına adeta yağmur gibi yağdırmış Türk bayrakları, demokrasi şölenleri ve reis fotoğraflarını.... Konser, söyleşi takvimleri de hemen peşi sıra tabi.
Aslında işler bir iki twit ve İnstagram fotoğrafı kadar basit. Kopyala yapıştır gönderilerle paylaşılan fotoğraflar o kadar hızlıca yeni bir konser takvimi, dizi oyunu, reklam anlaşması olarak geri dönüyor ve bu o kadar bariz ki, şaşarsınız.
Bunlara bakınca aklıma Orhan Kemal’in 72. Koğuş’u geldi ne yalan söyleyeyim.
İnsan onurunun ne kadar kirlenebildiğini, ne kadar çirkinleşebildiğini anbean gösterir bize. Ahmet Kaptan’ın naifliği, Berbat’ın sınıf atlama çabası içinde omurgasızlığı, Bobi’nin fırsatçılık ve kan emiciliği... Küflenmiş, karın bile doyurmayan ‘yumruk kadar simsiyah bir tayın için’ birbirlerine düşen insanlar...
Şimdi insanların bu çıkarcılıkla elde ettikleri tayın değil elbette, kafelerde içilen özel kahveler, restoran yemekleri almış yerini. İşte Kerimcan’ın bahsettiği çook lüks ve pahalı çantalar, ayakkabılar için yapılıyor şimdilerde. Kimse açlıktan ölmez halbuki, ama onursuzluktan da ölmez tabii, haklılar.

www.evrensel.net