EMEK DÜNYASI

EMEK DÜNYASI

  • Başbakan Tayyip Erdoğan, 22 Temmuz seçiminden sonra ipin ucunu iyice kaçırdı.Kim kendisini eleştirse; ya da onun hoşuna gitmeyecek bir talepte bulunsa; “Sen kim oluyorsun da bunları söylüyorsun!” diye gürlüyor.


    Başbakan Tayyip Erdoğan, 22 Temmuz seçiminden sonra ipin ucunu iyice kaçırdı.
    Kim kendisini eleştirse; ya da onun hoşuna gitmeyecek bir talepte bulunsa; “Sen kim oluyorsun da bunları söylüyorsun!” diye gürlüyor.
    Seçimden önce de Erdoğan, kendisine yönelik eleştiriden pek hoşlanmazdı. Hükümetin tarım politikasından şikayet eden köylüye “Ananı da al git!”, özelleştirmeye karşı çıkan işçiye; “Yan gelip yatma devri bitti; artık çalışacaksınız!”, maaş artışı isteyen memura, “Bu çalışmaya bu bile çok” anlamına gelen laflarla karşılık verdiğini hepimiz anımsıyoruz. Ama o, artık işi meslek örgütlerini, emek örgütlerini, kendisine muhalefet eden parti ve çevreleri karşısına alıp; “Siz de kim oluyorsunuz; sizin üyelerinizi, yandaşlarınızı da artık bizim partimiz temsil ediyor” demeye kadar vardırdı.
    Kürtlerin haklarını savunan DTP’ye; “Sen Kürtleri temsil etmiyorsun. Benim partimin senden çok Kürt milletvekili var” diyen Başbakan, bu iddiasını sadece propaganda olarak da kullanmıyor; AKP’nin “Kürt sorunu çözümü”nün temeline bu varsayımı oturtuyor. Bölgedeki din üstünden siyaset yapan odakları ve elindeki devlet gücünü bu varsayımı gerçekleştirmek için kullanmaya yöneliyor. Seçilmiş vekilleri, belediye başkanlarını Kürtlerin temsil etmediğini iddia ederek onları dışlamaya, legal siyasal alanın dışına itip marjinalleştirmeye çalışıyor.
    Benzer bir “içerden bölme” politikasının Alevilere yönelik olarak hayata geçirilmesi için de düğmeye basan Başbakan çeşitli Alevi çevrelerinin oluşturduğu örgütlere; “Siz Aleviliği bilmiyorsunuz. Siz Alevileri temsil edemezsiniz. Alevilerin temsilcileri benim partimde milletvekili oldular” diyerek, Alevi örgütlerini kenara iterken, Aleviliği yeniden ve AKP’nin dini anlayışına uygun bir biçim vermek için kolları sıvamış bulunuyor.
    Başbakan sendikalara da benzer müdahale içinde; Türk-iş Genel Kurulu’nda, “Ben de eskiden işçiydim” diyen Başbakan, sendikaları “AKP’nin arka bahçesi” yapma çabalarını sürdürüyor.
    Başbakan bu, “ben merkezciliği” kronik vaka haline getiren tutumu; önceki gün de Üniversitelerarası Kurul (ÜAK) ve Türkiye Barolar Birliği’nin (TBB) temsilcilerine çıkışmasında gündeme geldi. AKP’nin “türban” üstünden yürüttüğü dini siyasete alet etme girişimlerine karşı çıkan ÜAK ve TBB temsilcilerine, “Sizler öğretim üyelerini ve avukatları temsil edemezsiniz” dedikten sonra, “Kimsenin iradesine kimse ipotek koyamaz” diye buyurmuş! Tabii bu cümlenin devamı şöyle gelirse gerçek durumu daha iyi ifade eder Başbakan: “Benden başka kimse!”
    Sadece bu da değil. Başbakan kendi politikalarına karşı çıkan herkesi; “görevinin dışına çıkmak”la, “millet iradesini tanımamak”la suçlamayı da adet haline getirmiş bulunuyor. Ve bunu yaparken; kendini de hiçbir anayasa, yasa, demokrasi kuralıyla sınırlı görmüyor. Her şeyi bilen, her şeye muktedir “tek seçici” olarak konuşuyor.
    Özellikle de 22 Temmuz seçimi sonrası; AKP’nin yüzde 47’yi aşan oy almasından sonra, kronik bir hal gösteren bu ruh hali için elbette sorunun bir yanı sosyal psikiyatristleri ilgilendirir. Ama sorunun asıl yönü onun politikalarıyla ilgili yanıdır. Bu da “kendine Müslümanlık” diyeceğimiz bir biçimde tezahür etmektedir. “Türban” bir “örtünme özgürlüğü sorunudur” ama, çok daha geniş kesimleri ilgilendiren, Türkiye’nin laik bir ülke olmasının önündeki başlıca engeller; örneğin, “Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kaldırılması”, “İmam hatiplerin kapatılması”, “Aleviliğin dışlanan bir inanç grubu olmasına son verilmesi”, “Zorunlu din derisinin kaldırılması” gibi gerçeklerin inanç özgürlüğü ile hiç bir ilgisini kurmamaktadır.
    Başbakan’a göre, bazen de olsa, “Kürt sorunu var”dır ama; bu sorunun içinde Kürtlerin; “Anadilde öğretim hakkı”, “Kültürel hak eşitliği”, “Kendi kaderini tayin hakkı”... gibi talepleri yoktur; AKP’deki Kürt kökenli ağaların, şeyhlerin, burjuvaların isteklerini aşan hak talepleri “bölücülük” ve “terörizm”dir! Alevilik için de durum farklı değildir. Sadece AKP’ye bağlanmış bir Hızır Paşacıların sorunudur Alevilik sorunu. Ama milyonlarca Alevinin isteklerinin bir değeri yoktur, AKP ve başkanı için. İfade özgürlüğünün, emekçilerin örgütlenme özgürlüğünün, üniversite özerkliği ve bilim özgürlüğünün de hiçbir önemi yoktur onlar için. Ama vahiyi, hurafeyi bilimsel bilgiyle eşdeğer tutacak bir “demokrasicilik oyunu”dur bilim ve üniversite özerkliği Erdoğan için. Ve bir zamandan beri de zaten Başbakan ve AKP’ye göre; işçiyi, köylüyü, memuru, mühendisi, avukatı, doktoru kendi meslek örgütleri ya da sendikaları değil, AKP ve Başbakan temsil etmektedir! Bütün bu milyonlarca üyesi olan örgütler sadece AKP ve hükümetin hınk deyicisiyse Başbakan için meşru, aksi halde gayrimeşrudurlar!
    İhsan Çaralan
    www.evrensel.net