KENTTEN GELEN

  • 14 Mayıs 2007 sabahı, İzmir'de sağlık ocağına gidenler, hayatlarında nelerin değiştiğini/değişeceğini pek de algılamadılar. Eski tanıdık doktor ve ebelerin bir kısmı yoktu.


    14 Mayıs 2007 sabahı, İzmir'de sağlık ocağına gidenler, hayatlarında nelerin değiştiğini/değişeceğini pek de algılamadılar. Eski tanıdık doktor ve ebelerin bir kısmı yoktu. Yenileri gelmişti. (Bazıları buna çok üzülürken, bazıları da hiç önemsemedi.) Çoğu sağlık ocağında, hasta bakan hekim sayısı artmıştı. Biraz kargaşa vardı sanki. Sokaklarına göre kendilerine gösterilen odalardaki doktorlara muayene olmak zorunda kaldılar ama öncekinden daha az beklediler bunun için. Doktorlar da eskisinden daha kibar gibiydiler, kendilerine kaydolmalarını -ne demekse- istiyorlardı. Sonraki günlerde, doktor odalarının nasıl da güzelleştiğini gördüler yeni mobilyalarla. “Aile hekimliği” dedikleri şey buysa, hiç de fena değildi.
    “Aile hekimliği” dedikleri bu değil tabii ki. Ama önce, teknik alt yapı ve personel eksikliğinden dolayı yaşanan sorunlara rağmen, sağlık ocaklarının neler yaptığına bir bakalım.
    Sağlık ocağı, belirli bir nüfusun yaşadığı coğrafi bölgedeki sağlık hizmetlerinin, halk sağlığı bilim ve sanatının ışığı altında yürütüldüğü tıbbi ve sosyal bir kurumdur. 1961 de çıkartılan “sosyalleştirme” diye bilinen bir yasa ile kurulmuştur. Ayaktan tedavi, ilaç yazdırma, bebek ve gebe aşıları ve izlemleri ile aile planlaması hizmetleri, en yaygın bilinenler. İyi bilinmeyenlerin bazıları ise şunlar: Bulaşıcı ve kronik hastalıklarla mücadele, okul sağlığı ve aşılama hizmetleri, risk gruplarının eğitimi, ruh sağlığı hizmetleri, içme ve kullanma sularının, gıda maddelerinin, gayri sıhhi müesseselerin, çalışanların (esnaf) ve atıkların denetimi, erken tanı ve tedavi hizmetleri (Filyasyon arama ve hastalık taramaları), ağız ve diş sağlığı hizmetleri, rehabilitasyon hizmetleri ve halkın sağlık eğitimi…
    Sağlık ocaklarının önemi, koruyucu ve birinci basamak tedavi edici hizmetlerin birlikte ve gereksinmelere uygun olarak verildiği, ücretsiz ve ulaşılabilir kurumlar olmasıdır. Sağlık hizmeti alacak olan kişilerin, alacakları hizmete göre farklı kuruluşlara değil, hangi nedenle olursa olsun, her türlü sağlık hizmeti için önce sağlık ocaklarına başvurmaları öngörülmüştür ve buralarda çok yönlü sağlık hizmeti, ekip halinde verilmektedir.
    Sağlık ocağı tek başına bir muayenehane değildir; yalnızca, kendisine başvuranlar değil, gereksinmesi olan kişilerin kapılarına kadar hizmet götürmektedirler. Her ay kendilerine bebeklerinin aşıları hatırlatılan anneler, ya da gebeler bunun en iyi tanığıdırlar. Türkiye, “Çocuk Felci Olmayan Ülke” sertifikasına sahiptir. En iyi anneler bilir, çocuk felcinin kökünü kazımak için sağlık ocağı doktor ve ebelerinin, 10 yıl boyunca her yaz iki kez kapılarını çalarak, çocuklarına “iki damla aşı” yaptıklarını, kızamığın kökünü kazımak için, geçtiğimiz iki yıl içerisinde, okul öncesi ve ilköğretimdeki tüm çocuklarını aşıladıklarını…
    Sağlık ocaklarının, bir zamanlar, her gün bölgelerindeki birkaç kaynaktan su örneği alarak, klor ölçümü yaptığını, içme sularında klor oranı düşükse belediyeyi uyararak içme suyunun sağlıklı olmasının sağladığını kimse bilmez. Hepatit ya da dizanteri olduğu bilgisine ulaşılan bir kişinin, yaşadığı ortam ve çevresindekilerin izlenmeye alındığından, kedi ya da köpek tarafından ısırılan bir kişinin aşılarını yaptırıp yaptırmadığının sağlık ocağı tarafından takip edildiğinden de kimsenin haberi yoktur.
    Hiçbir kâr amacı gütmeden, bireylerin sağlığını, yaşadıkları fiziksel ve toplumsal çevre ile birlikte ele alan bir yaklaşımın ürünü olan ve sadece kamu sağlığı için çalışan birer kurum olan sağlık ocaklarının yerine, bu gün İzmir’de “Aile Hekimliği Merkezleri”ni koymuşlardır.
    “Aile Hekimliği”nin, sağlıkta neo-liberal dönüşüm içerisinde ele alınması, özerkleştirilen(!) hastaneler, sözleşmeli sağlık çalışanları ve meclisten geçirilmeye çalışılan genel sağlık sigortası ile birlikte değerlendirilmesi gerekmektedir ve birinci basamak sağlık hizmetlerinin özelleştirilmesi anlamını taşıdığı iyi bilinmelidir.
    Aile hekimliği uygulamaları, sadece, tedavi edici hekimliği öne çıkarmakta, aile bile değil kişiyi ele almakta, yaşadığı çevre ve toplumdan soyutlamaktadır. Sadece kendisine başvuran kişilere hizmet sunma yükümlülüğündedir. Koruyucu hizmetleri ikinci plana atan bir yaklaşım içerisindedir. Aile hekimliğinin daha önce uygulandığı gelişmekte olan ülkelerde, bebek, çocuk ve gebe izlemleri, aşılama ve bulaşıcı hastalıklar, çevre denetimleri, okul aşıları vb. bir çok koruyucu sağlık hizmeti aksamıştır. Bizim ülkemizdekine benzer bir dönüşüm geçirmiş olan Bulgaristan örneği, hiç de iç açıcı değildir.
    Öte yandan, genel sağlık sigortasının hayata geçmesi ile birlikte, prim ödemeyen/ödeyemeyen kişilerin, her hangi bir aile hekimine kaydolmaları mümkün olmayacaktır. Ödenen primlerle oluşan havuzdan parasını alacak olan aile hekimi, havuza katkı koymayan kişiyi listesine almayacaktır. Temel teminat paketinin koruyucu hizmetlerin hangilerini, ya da hangi aşıları kapsayacağı, katkı payının ne olacağı ise henüz bilinmemektedir.
    Kısacası, şu anda, sağlık hizmetleri için ilk başvuru yeri olan “Aile Sağlığı Merkezleri”, -Dünya Bankası kredileri ve ilaç şirketleri takviyeleri ile- daha şık ve daha az sıra beklenen yerler gibi görülmektedir. Oysa aile hekimliği muayenehanelerinin, tüm topluma, doktoru, hemşiresi, ebesi, sağlık memuru ile ekip halinde, yaşadığı sosyal ve fiziksel çevre ile birlikte, bütüncül ve ücretsiz, hizmet sunan sağlık ocaklarının yerini alması, başta bulaşıcı hastalıkların artışı olmak üzere, toplum sağlığını olumsuz yönde etkileyecektir. Bebeklerin ne kadarının aşılandığını, ne kadarının 1 ya da 5 yaşına gelemeden öldüğünü bilemeyeceğiz artık.
    Köy enstitüleri kapatılmasalardı, ülkenin bu gün ne kadar farklı olacağını hayal edebiliyoruz. İşte bu cümleyi yıllar sonra, sağlık ocakları için kurmamayı diliyorum.
    Yasemin S. Öz Akdöl
    www.evrensel.net