‘ara’da kaldık!

Yeni filmi Ara ile sinema izleyicileriyle buluşan Yönetmen Ümit Ünal, beyazperdeye senaryo yazarlığı ile adım atmış bir sinemacı. Anlat İstanbul ve bu hafta gösterime giren Ara geldi. Ümit Ünal ile son filmini, sinemanın durumunu ve yeni projelerini konuştuk.


ümit ünal
Yeni filmi Ara ile sinema izleyicileriyle buluşan Yönetmen Ümit Ünal, beyazperdeye senaryo yazarlığı ile adım atmış bir sinemacı. Ünal, Piyano Piyano Bacaksız, Teyzem, Berlin in Berlin gibi senaryolarının ardından yönettiği ilk film olan Dokuz’u, 2002 yılında yapmıştı. Ardından Anlat İstanbul ve bu hafta gösterime giren Ara geldi. Ümit Ünal ile son filmini, sinemanın durumunu ve yeni projelerini konuştuk.

Ara’nın hazırlıklarından, çekim sürecinden bahsedebilir misiniz?
Bir buçuk sene önce yazmaya başladığım bir senaryo. Biraz kendi hayatımdan kaynaklanan bir film.

10 yıldır yazmayı düşünüyormuşsunuz...
Evet... Eski karımla bir evde oturmuştuk. O evi çok seviyorduk. Oradan taşınırken, neler yaşandı bu evde diye düşündüm. O evde yaşadığımız süre içerisinde bayağı değişmişti. Boyanması, eşyaların yerleri filan... Ondan sonra acaba böyle bir şey yapılabilir mi diye o zamanlar aklıma gelmişti. Orhan Kemal Müzesi var. Onun bir katını reklam, film çekimleri için kiraya veriyorlar. Ben de orada bir film çekmiştim. Orada duvarlar hep böyle yarısı boyalı, yarısı duvar kağıdı filandır... Öyle görünce bunun da ilginç bir fikir olabileceğini düşündüm. Yavaş yavaş hikaye şekillenmeye başladı.
Dediğim gibi biraz otobiyografik unsurlar var. Ama aslında filmde geçen hikayelerin hiçbirini de yaşamadım. Ama çevremde bir sürü insanın hikayesine benziyor. Hem de kendi hikayelerime benziyor.
İlk başta daha farklı bir oyuncu kadrosu vardı. Daha popüler, tanınmış isimlerden oluşan bir kadro. Fakat senaryo çıktıkça onlara çok sert gelmeye başladı. Onlarla birlikte çalışıyorduk zaten. Uzun dönem provalar yaptık. Senaryo bittikten sonra “Kusura bakma oynayamayacağız” dediler. Ama Selen en başından beri vardı bu kadronun içinde. Kadronun bu halinden de çok çok memnunum. Oyunculuk üzerine kurulu bir film olduğu için film ikili diyalog sahnelerinden oluşuyor. Sadece bir sahnede dört kişi var. Oyunculuk açısından çok zor bir filmdi. O nedenle bayağı deneyimli, tiyatro deneyimi olan insanlarla çalışmam gerekiyordu. Birlikte sürekli provalar yaptık. Sete girdiğimizde ne yapacaklarını biliyorlardı. Çünkü her sahneyi bayağı çalışmıştık.

Sizin bir tiyatro geçmişiniz yok diye biliyoruz. Ancak Ara da, Dokuz gibi oldukça teatral bir film sayılabilir. Film tiyatro tek mekanda geçiyor. Oyuncularınız tiyatro kökenli... Neden böyle oldu? Tiyatro yapmayı, yazmayı düşünüyor musunuz?
Tiyatroyla ilgili şöyle bir işim olmuştu: Bir oyunun ortak yazarıydım. Kumpanya’da Kerem Kurdoğlu’yla onun bir fikri üzerine çalıştık ve birlikte bir senaryo yazdık. Bu filmin teatral olmasının sebebi, tabii Dokuz da öyleydi, küçük bütçeyle çekilmesi. Küçük bütçeyle yola çıkınca ilk atılacak şeylerden bir tanesi mekan değişikliği. Çünkü mekan değiştikçe masraf artıyor. Ayrıca bir de ben diyalog yazmayı seven bir senaristim. Ama bunun da Dokuz’un da tiyatro sahnesinde olacağını sanmıyorum. Ancak filmle yaratılabilecek bir etki var, hemen hemen her sahnede. Tiyatroda yakalanması çok zor sinemasal bir tarafı var.

Filmin hikayesinin memleketteki sosyal hayattaki değişimle ilgili olduğunu söylüyorsunuz. Bunu biraz açar mısınız?
Çok mikro bir açıdan geniş bir alana bakmayı seviyorum. Dokuz da mesela tek bir odada geçiyordu ve bir cinayet sorgusu üzerine kurulu bir hikayeydi. Ama o cinayet sorgusu filmin fonuydu. Sonuçta Dokuz polisiye bir film değil. Daha çok bir memleket panaroması çizmeye çalışan bir alegori oluşturmaya çalışan bir film.
Burada da benzer bir kaygım var aslında. Yine böyle aşk, aldatma, sahip olma, olamama temaları tabii ki var. Ama asıl yapmak istediğim, Türkiye’nin bu 30 yılına dair bir bakış da atabilmek.
Bence filmin anahtar bir sahnesi var. Filmde dört karakter beraber oturup eski günlerini düşünüyorlar. Karakterlerden üçü Türkiye’nin çok mütevazı geçmişlerinden geliyorlar. Şimdi zengin olmuşlar ve kendilerini başka bir hayatın içinde bulmuşlar. Ben Türkiye’nin de, çocukluğumdan beri, son 30 yıldır öyle bir dönüşüm yaşadığını düşünüyorum. Ülke de tüketim toplumu olmaya doğru evrildi büyük ölçüde. Ama insanların hayatlarına anlam verebilecekleri manevi değerler aynı hızla gelişmedi. Dini bir şeyden söz etmiyorum, hayatımıza mana vermemizi sağlayacak her şeyi kastediyorum. Çoğu insanın hayatında manevi boşluklar oluştu, özellikle bizim kuşakta. Ahlaki değerlerle çarpışma söz konusu bence... Kendi çevremde bir sürü insanda bunu gözlemliyorum. Biraz onları anlatmaya çalıştım.

‘Ara’ da böyle bir metafor mu?
Evet karakterlerin hepsi değişik şekilde arada kalmış insanlar. Bir tanesi Fransa’yla Türkiye arasında kalmış. Bir tanesi cinsel tercihler arasında kalmış. Bir tanesi yoksul bir geçmişten geldiği için ahlaki değerleriyle şimdiki hırs ve açgözlülüğü arasında kalmış. Bir tanesi de çocukluğu ile büyüklüğü arasında kalmış. Dört karakter var. ‘Ara’ kelimesinin de bütün anlamlarını kullanmaya çalışıyorum film boyunca. Arada kalmaktan tut, aramızda bir şey var, ara vermek, araya girmek... Bütün bu lafları karakterler bir şekilde kullanıyorlar.

Ara’yı Antalya Altın Portakal Film Festivali’ne yolladınız ve gerekçesiz olarak ön jüri tarafından seçilmedi...
Antalya üzerine çok konuştum. Artık konuşmak istemiyorum. Gereğinden fazla önem atfediyormuşum gibi oldu.

Film biraz Antalya’nın olayı gibi oldu ister istemez...
Evet maalesef öyle oldu. Çok saçma bir süreç yaşandı. Hangi kriterle filmleri seçtikleri belli değil, filmleri nasıl izledikleri belli değil. Her türlü suiistimale açık bir seçim yaptılar kendi aralarında. Bunun acısı sonradan çıkıyor. Festival süresinde katılan filmleri izleyen bir sürü insan var. Sonradan benim filmimi izleyen bir sürü insandan “Bu film nasıl elenmiş olabilir?” diye çok duydum. Ne olduğunu, orada ön jürinin kimler olduğunu bilmiyoruz. Açıklanmadı. Şimdi Yeşilçam Ödülleri diye bir şey yapıyor aynı kuruluş. Bana ana jüride olmam için mektup geldi mesela. Ekim ayında filmini reddettikleri insana şimdi ana jüride olması için mektup gönderiyorlar. Bu teklifi tabii ki kabul etmedim. Ama bu ay yapılması gereken seçimler için şimdi bir an önce sonuçları yollamamız lazım. Halbuki orada 40 tane filan film var. Çoğunu da görmedim o filmlerin. Nasıl görülecek inanılmaz bir şey...

Aslında adaylar da daha yeni belli oldu...
Tabii. İnanılmaz darmadağın bir sistemle çalışıyorlar. Antalya’nın suçu değil. Antalya Türkiye’nin en iyi festivallerinden bir tanesi. Ama şimdi o festivali düzenleyen kurum Türk sinemasına saygısızca davranıyor. Festivali bir sponsorluk olayı, bir iş gibi gördükleri için çok da tepki topluyorlar. Yeşilçam Ödülleri de Türk sinemasının bir sürü meslek kuruluşu tarafından protesto ediliyor, katılınmıyor. Ben de katılmam, çünkü Antalya ile aynı zihniyet.
Şimdi filmin çıkmasını merakla bekliyorum. Filmim çıktığı zaman insanlar daha rahat karar verebilecekler bu konuda. En azından eleştirimin yersiz olmadığını görebilecekler. Çünkü o taraftan reklam yaptığım söyleniyor. Halbuki bizim filme en büyük reklamı da yapsak, bütün kanallarda, bütün gazetelerin birinci sayfalarına da ilan versek çok mütevazı iş yapabilecek bir film. Sonuçta film aykırı bir film. Tanıtımla yürüyecek bir film değil.

Buradan devam edelim. Siz bildiğiniz yolda ilerleyen bir sinemacısınız. Filminiz daha başından 20 sinemada gösterime giriyor. Ama örneğin, hâlâ gösterimdeki Recep İvedik, yüzlerce kopyayla gösterime girmişti, gişesi de 3 milyonu aştı. Siz bu durumu ve Türk sinemasının gidişatını nasıl görüyorsunuz?
Mümkün olduğunca çok film yapılması lazım. Film yapan, yapabilen insanları kötü yönde eleştirmiyorum. Zaten çok az film yapılıyor Türkiye’de. Film yapmak bir savaş gerektiriyor. Tabii ki kişisel zevkim var, kişisel görüşlerim var. Hiç beğenmediğim ya da çok sevdiğim filmler var. Ama genel bir anlamda görüş belirtmem gerekirse, herkesin film yapmasını ve daha çok izlenmesini isterim. Ama Türkiye’nin koşullarıyla ilgili...
Recep İvedik gibi filmler tabii ki olmak zorunda. Ama onun 4 milyon gişe yaptığı yerde, bir şey söylemeye çalışan, söyleyecek sözü olan filmlerin de 400 bin izlenmesi lazım. Onda biri desen izlenmiyor. Yüzde biri olsun, 40 bin kişi gelsin. Ama bu da olmuyor. Birine 4 milyon kişi giderken diğerine bin kişi gidiyor. Bir tuhaflık olduğunu düşünüyorum. Nasıl oluyor anlamıyorum açıkçası. İstatistik bilgim olduğu için söylemiyorum ama Babam ve Oğlum’u izleyen 4 milyon kişiyle Recep İvedik’e gidenler aynı insanlar değil. O kadar farklı filmlere gidenlerin aynı 4 milyon kişi olduğunu zannetmiyorum. Böyle çok oturmamış kararsız bir sinema izleyicisi var.

‘Sultan Mutfakta’nın çekimlerini büyük bütçe gerektirdiği için ertelediğinizi duyduk. Bir de edebiyat uyarlaması üzerinde çalışıyordunuz. Bu konuda somut gelişmeler var mı?
Evet. Mayıs ayında çekimlerine başlıyoruz. Hasan Ali Toptaş’ın ‘Gölgesizler’ kitabı. Daha basın açıklaması yapmadık, o yüzden oyuncuları filan söyleyemiyorum ama yapımcısı Hakan Karahan. Mekanı belli oldu, oyuncu kadrosu kuruldu. Çok ilginç bir kitap, çok severek yazdığım bir senaryo oldu. Bakalım. Bayağı heyecanlıyım. Bu çektiğim filmlere göre yine büyük bütçesi yok. Ama Ara’yla kıyaslarsak en az on kat daha büyük bütçesi olduğunu söyleyebilirim. Ara’da herkes gönüllü çalıştı, oyuncular dahil.
Ulaş Emre - Çağdaş Günerbüyük
www.evrensel.net