21 Ağustos 2008 00:00

MERCEK


Türkiye Cumhurbaşkanlığı makamında oturan A. Gül’ün, İran devlet başkanı Ahmedinecad’a, “Tahran’ın harab-ül Bağdat olmasını istemeyiz”dediği sermaye basınında yer aldı. Gazeteler öyle yazdı; ajanslar öyle duyurdular. Hürriyet bu ‘edebi deyiş’i iki gün üst üste çeşitli makale ve haberlerde “işledi.” A. Gül’ün, ‘Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ adına İran’ı “en üst düzeyde uyaran” açıklamalarının Arapça-Farsça karışımı edebi niteliğine takılanlar, bu Türkiye yönetiminin izlediği politikaların vahametini, tabiri caizse es geçtiler. Oysa Türkiye açısından “harab-ül memleket” -”vahamet-ül politika”yla da karşı karşıyaydık.
AKP Hükümeti ve Türkiye’yi yönetenler; yani işbirlikçi sermayenin farklı kliksel-grupsal çıkarlara sahip olmalarına karşın bir sınıfın ortak çıkarları temelinde devleti temsil edenler, Ahmedinecat’a “yapılmış uyarı”nın, ABD’nin Ortadoğu-Kuzey Afrika ve Kafkasya stratejisince belirlenen politikaların çerçevesi içinde olduğunu elbette biliyorlar. Bu “uyarıcı sözler”, Amerikan politikalarının İran tarafına bir kez de Türkiye yönetenleri aracılığıyla “dikte edilmesi”nden ibaretti. “Dünya alem”in anladığı da böyle oldu. Sözüm ona bağımsız, dikkate alınır bölge gücü Türkiye’nin burjuva yönetimi, dünya halklarının baş belası, sömürgeci politikaların günümüzdeki en amansız izleyicisi, emperyalist saldırı ve savaş dayatıcılığının temsilcisi ABD’nin sözcülüğü ve taşeronluğunu yapıyordu. Bu rolün bölge ülkelerinin ve Türkiye’nin kendisinin yararına olmadığını kanıtlamaya çalışmak dahi ‘beyhude çaba’ olacaktı. Başbakanı ülke, bölge ve dünya politikalarını Amerikan yönetimi ve Bush çetesinin tutumu ve politikalarına ayarlamış, yanı başında, Amerikan yayılmacılığının ürünü olarak ortaya çıkan duruma ve bu durumun ürünü olarak yaşanan çatışmalara ilişkin tutum için dahi, “nasılsa Bush aramıştır diye düşündüm” şeklinde açıklama yapabilen bir ülkeydi söz konusu olan.
Türkiye ile ilişkilerini “stratejik müttefik” düzeyinde ele aldıklarını söylerken, Türkiye yöneticilerine, Amerikan nihai hedeflerine uygun hareket etmeleri gereğini anımsatan Pentagon-Beyaz Saray şefleri, gerekli saydıkları her durumda üst generallerle iyi ilişkiler içinde olduklarını ve “güvenilir adamlara sahip bulunduklarını” açıklamaktan kaçınmıyorlar.
AKP’nin bugün ülkenin başlıca iki en üst devlet makamında oturan yöneticisini “Bush yönetiminin güvenilir adamları” olarak açıklamışlardı. Washington sahip olduğu ilişkiler, olanaklar ve güçleri gözeterek ve büyük pervasızlıkla “muteber adamlar” açıklaması yapıyordu.
Muteberlik ABD adına iş görmenin; Amerikan mutemetliğinin ilk koşuluydu. “Muteber adamlar” -burada T. Çiller-M. Akşener gibi muteber kadınları elbette unutmamak gerekir- sadakatte kusur etmeyenlerin en önlerinde olanlardı. Ülkenin ve halkın tüm birikim ve kaynaklarını uluslararası sermaye ve emperyalist büyük devletlere açmadan; son on yılların “deney laboratuarı” Balkanlar ve Ortadoğu’da Amerikan-NATO politikalarına taşeronluk yapmadan muteber/güvenilir olunamazdı. Irak, Suriye, Libya gibi Ortadoğu ülkelerine Amerikan dayatmalarının kabulü için sözcü oldular. Irak’ın işgali ve işgalin sürdürülmesi için savaş araç-gereçleriyle diğer unsurların yüzde 70’inin İncirlik üzerinden gerçekleştirdiğini bizzat kendileri açıkladılar. Balkanlarda ve Kafkasya’da bu bölge halklarıyla sahip oldukları kimi arkaik bağları istismar ederek ABD yayılmacılığının aracılığını yaptılar. İran’a Amerikan tehdidi ve dayatmalarının taşeronluğu-kaygılara ve çelişkilere rağmen-üzerinden güvenilirliklerini tescil etmeyi sürdürüyorlar. ABD’nin yedeğinde/yanında durarak Amerikan ve “Batı emperyalizmi”nin çıkarlarını komşularına kabullendirmeye çalışıyorlar. “ABD vurursa fena vurur!” tehdidini yineleyerek, sözüm ona savaşı önlemek üzere emperyalist stratejiye boyun eğilmesini; teslimiyet bayrağının çekilmesini istiyorlar.
Bu politikanın kendisine, ülkesine ve halkına olduğu kadar, başka ülke ve halkların bağımsızlık ve diğer değerlerine saygılı politikayla olumlu herhangi bir bağı bulunmuyor. Bu politika bağımlılık ve işbirlikçilik politikasıdır; yıkım taşeronluğudur. “Muteber adam” olmanın karışlığıdır. Ülkenin ve halkın ise, ABD’ye, “bölgemizde ve ülkemizde istikrarsızlık ve savaş dayatıcı bir güç olarak bulunuyor; sürekli bela üretiyor, açlık, yoksulluk ve yıkım dayatıyorsun; bir an önce ve derhal defolup git!” politikasına ihtiyacı var. Böylesi bağımsızlıkçı bir politikayı ancak işçi sınıfı ve emekçilerin çıkarlarını ve ülkenin gerçek bağımsızlığını amaçlayanlar geliştirebilirler. Buna ihtiyacın gerçekten arttığı bir dönemden geçiyoruz.
A. Cihan Soylu

Evrensel'i Takip Et