Dali’ye bakmak

Dali, kabusunu yaratıya çevirmiş ender insanlardan biriydi. Yüzyılın en deli, en dahi ve özgün ressamının sergisi şimdi Türkiye’de


Bedenlerden fırlayan çekmeceler, pelteleşip akan organlar, olmadık zamanda ve ortamda bir araya gelen objeler, bağlamlarından koparılmış hikayeler deyince akla ilk gelen isim olan Salvador Dali’nin eserleri, ressamın memleketi İspanya dışında düzenlenmiş en büyük sergiyle Türkiye’de. Akbank sponsorluğunda Gala-Salvador Dali Vakfı iş birliğiyle Sabancı Müzesi’nde sergilenen eserler bugün halka açılıyor.
Yapıtları kadar özel hayatı, siyasal tercihleri ve jestleriyle de çok konuşulan; dahi mi deli mi olduğuna karar verilemeyen Dali, 20. yüzyılın en ünlü sanatçılarından biri. 1904’te İspanya’da, Katalan bölgesinde doğdu. 1989 yılındaki ölümüne kadar sayısız resim, çizim, gravür yaptı, Luis Bunuel ile birlikte sürrealist sinemanın en önemli filmlerine imza attı.
Dali’nin sürrealizm (gerçeküstücülük) ile tanıştığı dönem, yani yirmili yıllar, Avrupa’nın Birinci Dünya Savaşı sonrasındaki çalkantılı ruh halinin her alana yansıdığı bir dönemdi. Bir yandan savaş sonrasının belirsizliklerinden kaynaklanan derin bir umutsuzluk, bir yandan da yeni bir dünya talebinin giderek yükselişinin belirlediği koşullarda doğmuştu sürrealizm. Bu, belirsiz, can yakıcı gerçekliğe duyulan tepkinin, mevcut her şeyi yıkıp dağıtma isteğinin bir ifadesi olarak Andre Breton’un yazdığı manifestoyla ortaya çıktı. Sürrealistler bilinçaltını, düşleri konu ediniyor, objeleri farklı bağlamlarda bir araya getiriyordu. Yıkıcı, anlaşılmayı beklemeyen, görünür dünyaya nefreti yücelten bir estetik hareketti bu. Salvador Dali resmi de hoşnutsuzluğuna bir rota çizemeyen sanatın, belki de en anlamlı ve başarılı dışavurumuydu. Dali, bu dışavurumu sanatıyla uyumlu bir biçimde kendi yaşamına, bedenine ve tercihlerine de uyarladı. Günce’sinde yazdığı sözlerle “akıl dışının fethi için uğraşan” ressam, çağının normalleriyle her zaman alay etti, sergisine balık adam kıyafetleriyle gitmek, kendisini Hitlercilikle suçlayan gerçeküstücü arkadaşlarının çağırdığı “mahkemeye” ağzında termometreyle katılmak, sevgilisi (sonra karısı) Gala’yla buluşmaya giderken tuhaf kılıklara girmek gibi pek çok çıkıntılıklarına tanık olunmuştur.
Dali bir monarşistti. Bunu açık açık söyler. 1. Dünya Savaşı ile birlikte tarihe gömülen büyük imparatorlukların şaşaasını özler. Kapitalizmin yıkılmasını istemesinin nedeni, eski düzenin geri gelmesini istemesindendir. Bunu dünyadaki sorunların çözümü olarak görür. Ama aynı zamanda düzenin bütün nimetlerinden yararlanır; arkadaşı Andre Breton’un deyimiyle o bir “dolar düşkünü”dür. Daha üzerlerine resim yapılmadan imzaladığı boş tuvallerden akacak dolarları hesaplar. Hitler’i desteklemekle eleştirildiğinde Hitler’e ilgisinin siyasi değil sanatsal olduğunu söyleyerek ve “Hitler benim gibileri dejenere bulup ortadan kaldırır, onu niye destekleyeyim ki?” diyerek reddeder bunu. İspanya İç Savaşı döneminde Cumhuriyetçilerin yenileceğini anlayınca İspanya’da rahat yaşayabilmek için Franco’yu savunur. Deforme edilmiş, kucağında Dali’yi taşıyan bir Lenin resmi çizerek “Lenin beni yiyecek” diye yazar. Eski arkadaşı Garcia Lorca’nun kurşuna dizildiğini öğrendiğinde önce “çok şükür” diyerek sevinir, sonra da hüngür hüngür ağlar; önce Nietzsche’ci bir tanrı tanımazdır, sonra katolikliğe döner; resimleri gibi hayatı ve tepkileri de bir biçime girmeye direnir gibidir; çoğu kere düşünüldüğü gibi 19. yüzyıl sanatçılarının aykırılıklarına alışmış olan izleyiciye, yaratma bunalımlarına karşı hoşgörüyü öğretmiş olan sanatçı bohemliğine benzeyen ama ondan farklı bir aykırılıktır bu. Çağın sorularına bir türlü doğru yanıtı bulamamanın sonucudur daha çok. Bu yanıtları bulamadıkça bilinçaltına ve düşlere kaçar Dali. Orada buldukları ise Dali’nin resimlerine yansıdığı gibi çok yüzlü prizmadan bakılarak seçilmişlerdir sanki.
Dali’nin resimleri şaşırtır. Bazen sakin ve dingin bazen de çığlık çığlığadırlar; dehşete düşürürler bakanı. Sürprizleri de sever ressam: “Breton resmimi keşfettiğinde bu resmi lekeleyen pislik ögelerinden dehşete düşmüştü. Bu beni şaşırttı. İşe boktan başlamıştım; psikanalitik bakış açısından üzerime yağma tehlikesi (iyi ki) olan altının mutlu habercisi olarak yorumlanabilecek boktan... Kana izin veriyorlardı, biraz da bok katabiliyordum. Ama tek başına bok yasaktı” diye yazar güncesinde. Tablolarının anlaşılmasını psikanaliz bilgisinin yardımına ve Freud’çu yorumlara bırakan Dali, dirilmesi imkansız bir geçmişe duyduğu hayranlıkla geleceğe bakışındaki nihilizmi günün çıkarlarıyla harmanlayarak aşmaya çalışıyordu belki. Bu durumda olan bir insan, muhtemelen kötü düşlere uyanır ve Freud’un rüya tabirleri ve bilinçaltı okumaları olmasa kabuslar kabus olarak kalabilir. Dali, Freud’dan esinlenerek kabusunu yaratıya çevirmiş ender insanlardan biridir.
Yüzyılın en deli, en dahi ve özgün ressamının sergisi şimdi Türkiye’de. Onun prizmasından kırılarak dönüşmüş gerçekliğe Dali’nin bakışıyla bakmak son derece ilginç olacaktır.
Nuray Sancar
www.evrensel.net