Tülay Arın’ın ardından...

Tülay Arın’ın ardından...

Bazı insanları sevmezsiniz, bazılarına saygı duymazsınız. Çoğunlukla sevmediğiniz insanlara saygı da duymazsınız. Çünkü hak etmezler saygınızı. Ne kadar büyük bir düşüncenin taşıyıcısı olsalar da yürümeyi öğrenmeden...


Bazı insanları sevmezsiniz, bazılarına saygı duymazsınız. Çoğunlukla sevmediğiniz insanlara saygı da duymazsınız. Çünkü hak etmezler saygınızı. Ne kadar büyük bir düşüncenin taşıyıcısı olsalar da yürümeyi öğrenmeden papatya bahçelerinde koşulamayacağından yakışmaz onlara o düşünceler. Düşünceleri ayırırsınız en fazla, insanı unutursunuz gider. Tülay Arın her durumda, her düşünceden insanda öncelikle saygı uyandırdı. Çoğunlukla da hayranlık, entelektüel, akademisyen, kadın, insan olarak.
Tülay Arın büyüktü. Yalnızca ilk kalp krizinin ardından büyük bir irade ile bıraktığı sigaradan sonra giderek büyüyen gövdesinden söz etmiyorum. Ne de kocaman düşüncelerinden. Tülay Arın tanıdığım büyük insanlardandı. Ne parasını, ne bilgisini, ne de sevgisini paylaşırken küçük hesaplar yapmazdı, onu büyük kılan buydu.
Tezini Marksist olduğu için kabul etmeyeceğini bildiren, ama böyle yazarsa siciline işleneceğini, o yüzden yetersiz olduğunu yazacağını söyleyen bölüm başkanına verdiğini anlattığı cevabını asla unutmadım: “Siz komünist olduğumu yazın, sicilimi kirleten öbürüdür.”
Bazen hayatın acımasızlığı karşısında yenik düşer, sızlanır, kendinize acırdınız. Sizi dinler, yol gösterir, acınızı paylaşır ama en çok da kendinize getirirdi. “Ağlama, işini yap” derdi.
Ne başkalarının gücünün, ne de insanın kendi güçsüzlüğünün insanı aptallaştırmasına izin vermezdi.
Sevdiklerinden vazgeçmezdi. Kızar, öfkelenir, paylar ama sizi sevdi mi asla bırakmazdı. Gözüne girmek zordu hocamızın. Tembelliği sevmezdi, hele solcularda hiç. En fazla çalışması gereken bizdik. E, madem ki dünyayı kurtaracağız... Altı boş iddiaları da sevmezdi. Orijinallerinden okuyacaksın derdi. Marx’ı da, Smith’i de, Ricardo’yu da, Hayek’i de. Başkalarının değil, öncelikle kendi gözünüzde yetersizliğinizin izlerini silerdi. Evet gözüne girmek zordu hocamın, ama gözünden düşmek daha da zor... Bir kez hak ettiniz mi sevgisini, güvenini, o olduğunuza inanırdı hocam, size inancı, güveni sizi de güzelleştirirdi. Tülay size hep aklı ve erdemi esinlerdi.
Akademinin sahne arkasındaki Bizans oyunları ilgisini çekmezdi. Muhatabı değildi çünkü onların. Hiç kimsenin adamı olmadı, hiç kimseyi adamı yapmadı. İşini yapmayanların ihtiyaç duyabileceği sığınma taleplerine, gruplaşmalara uzaktı. Boşluğunu doldurmak mümkün değildi. Bu yüzden hep vazgeçirmeye çalıştılar onu erken istediği emekliliğinden. Hem de düşüncelerine hiç katılmayanlar bile. İnatçıydı, dönmedi. İnandığı her şeye yürekten inanırdı. Kalbi inancıyla birlikte kırıldı.
Gelir dağılımından, kadın sorununa, kriz teorilerinden sosyal politikaya geniş bir akademik ilgi alanına sahipti. Derinliksiz bir yaygınlık değildi onunki. El attığı her konunun hakkını verirdi. Siz henüz trendleşmiş bir konudan bahsederdiniz, o onu ‘78’de yazmış olurdu. Puan etsin diye yazmazdı yazdıklarını. O sevdiği, ilgilendiği şeyleri yazar, isteyen basardı. Portföyünde her türlü sol derginin adını görürdünüz. İstediler yazdım derdi. Her birinde aynı akademik titizlik. O tanıdık gülüşüyle gülümser, ben bunları doçentlik dosyama da koydum derdi size göz kırpıp.
Olağanüstü bir Hocaydı Tülay. Sınıfında yalnızca lisans öğrencileri olmazdı. Doktorasını yapmakta olan genç akademisyenler de derslerini takip ederdi. Hem de tüm tehlikesine rağmen. Gözlerini kocaman açar, size diker ve sorardı: “Söyle bakalım, üretim nedir?” Afallar, bu en basit soruya nasıl cevap vereceğinizi bilemezdiniz. Birden üzerine bir gökdelen inşa ettiğiniz görüşlerinizin, yargılarınızın temeline bomba konmuş gibi olurdunuz. Öğrenmek, hep daha önce öğrendiklerinizin yanlış olduğunu öğrenmekti onun derslerinde. Baştan başlar, sağlamlaştırır, çürüklerinizi ayıklardı. O “oldun” dediğinde, olduğunuzu gerçekten bilirdiniz.
Kendinize yalan söyleyebilirdiniz, ama ona asla. Olmuşsa 30 sayfalık karalamalarınızı bu tez bitmiş diyerek onurlandırır, olmamışsa 100 sayfalık raporlarınızı, bana bu deli saçmalarını niye okuttun diye fırçalardı. İncelemesi için verdiğiniz her tez, her çalışma, her ödev, satır satır okunmuş, tekrarlar, bağlantılar üzerine saatlerce kafa yorulmuş olduğunu belli ederek size dönerdi. Onun emeği sizi utandırırdı.
Tülay Hoca, yolunuzun üzerinde oturmaz, size yol açardı. Referans mektubu istediğinizde, sen yaz ben imzalarım diye ne baştan savma iyiliklerde bulunur, ne de sizi atlatırdı. Daha ilk aldığınız dersinden itibaren size dair izlenimlerle dolu, başvursanız Harvard’da bile yer kapabileceğiniz referans mektupları yazardı. Bütün asistanları bakın şöyle bir burs veriliyor, hadi başvurun hemen diye yönlendirirdi. Bu ülkenin akademisinin genelinde hakim olan medrese mantığıyla yaklaştığına asla tanık olmazdınız. Biz de taşıdık bu çantaları, siz de taşıyacaksınız demezdi. Dur bakalım bu işler o kadar kolay değil diye hevesinizi kırmazdı. Siyasi olarak inandığı eşitsiz gelişim onun için hayat içinde de, akademide de geçerliydi. Yolun burasına kadar biz açtık, hadi bakalım devamı senden derdi. Kulağı geçmeyen boynuza, boynuz demezdi.
Her maliye sempozyumunda verdiği korsan tebliğler unutulmaz derinlikte olurdu. O gitmeyi bıraktığında, sempozyumlar eksilmiş gibiydi. “Yine saçmaladınız Eser bey, bir türlü öğrenemediniz ne maliyeyi, ne de Marksizmi” deyişi hepimizi gülümsetirdi.
Titizdi. Evet, ayakkabı boyamanın 450 çeşidini çıkarabilirdi size üzerine tez yazsa, ama bu indirgemecilikten nefret etmesindendi. Sonu “kapitalizm işte” diye bağlanan eleştirilerden uzak dururdu. Kapitalizmin bizi sömürürken ve yönetirken gösterdiği inceliği, bizim de onu analiz ederken göstermemiz gerekirdi. Fazla genel sloganvari analizlerden de, bütünün üzerini örten sözde uzmanlaşmalardan da uzaktı. “Yok grange testi, yok OLE analizi, hanımefendi zaten açıkça görünmüyor mu olan biten, niye yordunuz bu kadar kendinizi” diye inceden eleştirirdi yalanın ekonometrik savunucularını.
“Çalışıyorken çalış, oynarken oyna, öz disiplinin basit kuralı budur” der Adorno. Tülay Hoca özdisiplinin cisimleşmiş haliydi. İnsan olarak da akademisyen olarak da karşısında duyduğunuz hayranlık hep bir parça utançla karışık olurdu. Yaşamanın da bilim kadınlığı kadar hakkını verirdi zira. Ayçiçekleri resimleriyle, çiçekli koltuk örtüleriyle bezeli sıcacık odasında klasik müzik karşılardı sizi ve teziniz üzerine konuşurdunuz. Emekliliğinden sonraki buluşmalarda ise en rahat ayakkabıların nerede bulunabileceği, hangi çiçeklerin akasya olduğu, Gökova’nın koyları ya da kapıcı ile beraber baktıkları kedi yavruları üzerine sohbetler edebilirdiniz. Entelektüeldi, zarifti, sıcak ve cömertti.
Bazı hocaların asistanı olmak, bir mafya babasının çetesinde olmak gibi telaffuz edilir. Siz ancak arkanızda o olduğu için ve arkanızda o oldukça varsınızdır. Tülay Hoca’nın tezgahından geçmek ise böyle değildir. Hak ettiğinizi hissedersiniz. Onu kaybetmek sizin için mihenk taşınızı kaybetmek gibidir. Tülay büyük bir insandı, boşluğu daha da büyük...
SERMİN SARICA - Dr., Tülay Arın’ın Asistanı
www.evrensel.net

0 yorum yapılmış

    Yorum yapın

    Yorum yapmak için üyelik gerekmemektedir. Yorumlar, editörlerimiz tarafından onaylandıktan sonra yayınlanır. Konuyla ilgisi olmayan, küfür içeren, tamamı büyük harfle yazılan yorumlar onaylanmamaktadır.