KUŞATILAN ÇEVREMİZ

KUŞATILAN ÇEVREMİZ

  • Bir gazetenin okur topluluğu, 30 Ağustos günü olmayanın, 1 Eylül’ü de olmaz diye buyurmuş. Gazete ilanlı ve kahvaltılı sohbetlerde konuşup konuşup dağılan bu topluluğun ne demek istediği pek belli değil ama...


    Bir gazetenin okur topluluğu, 30 Ağustos günü olmayanın, 1 Eylül’ü de olmaz diye buyurmuş. Gazete ilanlı ve kahvaltılı sohbetlerde konuşup konuşup dağılan bu topluluğun ne demek istediği pek belli değil ama, sanırım Dünya Barış Günü’nün kutlanmasının gerek ve yeter şartının 30 Ağustos Zafer Bayramı kutlamalarına katılmak olduğunu anlatmaya çalışıyorlar.
    1 Eylül Dünya Barış Günü, ulusların içine atıldığı en zalim, en acımasız savaşın başlatılma tarihinde kutlanılan ve dünyanın her yerinde aynı anda barışın, barış taleplerinin seslendirildiği bir gün. 30 Ağustos Zafer Bayramı ise, 1922 yılında ülkemizin emperyalist işgalden askeri anlamda kurtuluşunun yıldönümünde her yıl kutlanan bayramdır.
    Halkların barış ve özgürlük taleplerinin dile getirilmesi genelde hep sosyalist kesimin üzerine kaldığı için bu işte de kabak bizim başımıza patladı, 1 Eylül Dünya Barış Günü’nü kutlamamız için bazı ön şartlar koşuyor abilerimiz. Olur, seneye önce orduevindeki resepsiyondan çıkarız, sonra da meydanlarda barış gününü kutlamaya gideriz, emriniz olur.. .
    İkilem, hayatın her alanında önümüze çıkan kalın duvarlı bir yol ayrımı. Ya öylesin ya da böylesin; ya darbecisin ya şeriatçısın, çünkü sen benim çizdiğim o sınırlar içinde kalacaksın… Çizen ve belirleyen hep ben olacağım, sen de bana uyacaksın..
    Ulusalcılık giderek faşistliğe ve ırkçılığa dönüşüyor, farkında mısınız? Kirli savaşların devamı, bu her tarafı çürümüş kapitalist düzenin bekası için istenirken, barış isteyenler bölücülükle suçlanıyor, farkında mısınız? Militarist devlet özleminin, militarizmden en çok payını almış kesimlerin özlemi olduğunun farkında mısınız? 12 Eylül faşist cuntası döneminde, yazdığı haberler yüzünden sık sık kapatılan, yazarları ve yöneticileri sürekli askeri mahkemede yargılanmış bir gazetenin ve onun okur topluluğunun rütbeden medet umma tutkusunun farkında mısınız?
    Bu ulusalcı, bu kışlacı güruha katılmış olup da geçmişte yanımızda, yöremizde, sağımızda, solumuzda yer almış; okuyan, düşünen, sorup sorgulayan ve kafa yormaya alışkın insanlar rütbeden hâlâ ne bekler, aklım almıyor. En yüksek rütbe, bizde birkaç yılda bir değişir. Dört yıl öncesini hatırlıyorum, rütbeden beklentiler şimdikinden çok farklı değildi, o zaman o rütbeden medet uman ulusalcı kesim ve yazarlar, şimdi o rütbeyi taşıyana veryansın ediyor, onun Başbakan ile Dolmabahçe sarayında ne konuştuğunu her gün soruyor. Bu sığlık ve rütbecilik devam ettiği sürece, benzer sorular başka rütbelilere de ileride sorulacak,bu çark işte böyle dönecek.
    Bugüne kadar ne bir rütbem oldu, ne de rütbelilerle aram iyi oldu. Onların 30 Ağustos orduevi resepsiyonları beni hiç ilgilendirmiyor, hiçbirimizi de hiçbir şekilde ilgilendirmemelidir. Barış ve kurtuluş savaşları gibi kavramlar zaten biz sosyalistlerin temel hasletleridir, bunları da rütbeden medet umanlardan öğrenecek değiliz. Meydanların bu rütbeci ulusalcılara cevabı açıktır, çünkü o meydanlara resepsiyon davetiyesi yazılmıyor, meydanlar halkındır ve o meydanlar doluyor.
    Rütbe dediğiniz nesne, kutsal bir şey değildir, onu taşıyandan bal gibi hesap da sorulur. Yunanistan, Arjantin, Şili gibi askeri faşist darbelerle ezilmiş ülkeler, aradan geçen yıllara rağmen kendileriyle yüzleşiyor, faşist ve işkenceci general ve subaylarından hâlâ hesap soruyor, kirli geçmişinden arınıyor.
    Bu ülkenin ne rütbeden, ne de rütbe sevdalılarından kazanacağı hiçbir şey yoktur, çünkü her rütbe kıpırdanması bizi yıllarca geriye götürüyor ve karanlığa sürüklüyor.
    Eskinin demokratı, bugünün ulusalcıları eğer bu arınmanın ve yüzleşmenin peşinde değillerse ne bize o eksik akıllarını versinler, ne de gölge etsinler.
    ERTUĞRUL ÜNLÜTÜRK
    www.evrensel.net