Yargı kendini devletten taraf görüyor

Yargı kendini devletten taraf görüyor

Yeni adli yıl geçtiğimiz hafta yine bir çok tartışmayla birlikte başladı. Diyarbakır Barosu Başkanı Mehmet Emin Aktar ile yargının sorunlarını ve önümüzdeki dönem gündemde olacak davaları konuştuk.


Yeni adli yıl geçtiğimiz hafta yine bir çok tartışmayla birlikte başladı. Diyarbakır Barosu Başkanı Mehmet Emin Aktar ile yargının sorunlarını ve önümüzdeki dönem gündemde olacak davaları konuştuk.
Yeni yargı yılı başladı. Çok tartışılan yargı hangi sorunları yaşıyor?
Yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığı noktasında çok ciddi problemlerimiz var. Hazırlanan yargı reformu taslağının kamuoyunda, hukuk kurumlarında, barolarda tartışılarak çıkmasını bekliyoruz. Ancak 1982 anayasası kaldırılıp yeni bir anayasa hazırlanmaksızın yargı bağımsızlığı konusunda kurumsal bir ilerlemenin olacağına inanmıyorum. 82 anayasası yargıyı adeta yürütmenin bir görev alanı gibi örgütlemiştir. Yargı çok başlı halde, askeri yargı, adli yargı, diğer tarafta yüksek mahkemeler Danıştay, Yargıtay, askeri Yargıtay, uyuşmazlık mahkemesi gibi birden fazla yüksek mahkemeye yargı yetkisi bölünmüş durumda. Yargıyı dış etkilere karşı açık hale getiren bu durum yargı bağımsızlığını da zedeliyor. Ayrıca mevcut HSYK’nın oluşum şekli yargı bağımsızlığını sağlamaktan uzak. Çünkü bu kurul çok sınırlı sayıda üyeden oluşuyor. Bakan, müsteşar, üçü Yargıtay’dan, ikisi Danıştay’dan olmak üzere yedi kişiden oluşuyor. Bu kurul bütün hakimlerin terfi, atama gibi işlerini yürütüyor ve aynı zamanda disiplin işlerine de bakıyor. Bu kurulun kararlarına karşı yargı yolu kapalı. Bu aynı zamanda yargının yerleşik statükoyu koruyan, devleti kutsayan anlayışının dışına çıkan hakim ve savcıların çok rahat meslekten ihracının da önünü açıyor.
Yargının siyasallaşması konusu hep gündemde. Bu da yargının bir taraf olma durumunu yaratmıyor mu?
Bu ülkede yargı hep siyasaldı ve siyasallaştırıldı. Gelen her hükümet yargıdan şikayet etti. Ama bir süre sonra yargıyı kendi denetimi altına almak için çabaladı. Mevcut hükümet için de aynı şeyi söyleyebiliriz. Bu nedenle yargının tarafsızlığını güvenceye alacak kurumsal değişikliklere ihtiyacımız var. Şu anki yargının kendine ait bir teftiş kurulu yok, kendine ait bir bütçesi, bir binası yok. Bütün faaliyetlerini Adalet Bakanlığı üzerinden yürütüyor. Başta da söylediğim gibi yargı yürütmenin bir görev alanı, bir faaliyet alanı gibi örgütlenmiş. Herhangi bir daire başkanlığı gibi örgütlenmiş. Bu da yargıyı yürütmenin müdahalesine açık hale getiriyor. Ayrıca yargı mantalite olarak devletle birey karşı karşıya gelince devleti kollayan bir anlayışa sahip. Araştırmalar gösteriyor ki; yargı mensuplarının yüzde 90’ından fazlası devletle birey karşı karşıya geldiği zaman devletten yana tavır alacaklarını belirtiyor. Bu yargının, yargılama yaparken tarafsız olmadığını gösteriyor.
Yargıtay Başkanı Hasan Gerçeker yeni yargı yılının açılışında yaptığı konuşmada anayasa değişikliğine değinmedi. Gerçeker’in söylediklerini ve söylemediklerini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Bu son derece sürece uygun olmayan, yargının tutumunu yadırgatan bir açıklamaydı. Yargı değişikliklere direnç gösteriyor. Karşı çıkmasının altında statükoyu sürdürme, bu ülkede askeri ve sivil bürokrasinin egemenliğini sürekli kılma anlayışı var. Bu açıdan bunun değişmesi ve dönüşmesi gerekiyor. Bu ülkenin demokratikleşmesi, özgürlüklerin gelişmesi sancılı bir süreçtir. Öyle görünüyor ki Kürt sorununun çözümünde de çok sancılı bir süreç yaşanacak. Gerçeker’in açıklamaları mevcut durumun dışına çıkmak isteyen hakim ve savcıların önünü kesen açıklamalar şeklinde okunabilir. Kurulun çok geniş yetkileri var ve yargı denetimine tabi değil. Hiçbir hakim ve savcıyı olduğundan daha cesur olmaya zorlayamayız. Bu nedenle de hakim ve savcıların görevlerini yaparken bağımsızlığa ve sağlam güvencelere sahip olmaları gerekiyor. Sağlam bir teminat olmadan hiçbir hakim ve savcıdan bazı olayları araştırmasını, yargıya taşımasını, aydınlatmasını bekleyemeyiz. Bu açıdan Yargıtay Başkanı’nın açıklamaları olumsuz bir etki yaratacaktır.
Sizce Anayasa değişikliğinin Kürt sorununun çözümü noktasında nasıl bir etkisi olur?
Kürt sorunu bir aidiyet sorunudur. Kürtler kendilerini Kürt hissediyorlar ve bu ülkede onlara 80 yıldır bir gömlek giydirilmeye çalışılıyor. Kürtler bu gömleği kabul etmediler. Kürt sorununun çözümünün olmazsa olmazlarından biri yeni bir anayasadır. Bu ülkenin sadece Kürt sorununun çözümü için değil demokrasi ve özgürlükler sorununun çözümü için de yeni bir anayasaya ihtiyacı var. Bu anayasada yeni bir yurttaşlık tanımı olmalı, herkesi Türk olarak tanımlamaktan vazgeçilmeli. Bunun yerine Türkiyelilik ya da Anadolu yurttaşlığı esası getirilmelidir. Bunun dışında kültürlerini, dillerini özgürce yaşayabilecekleri, eğitimde, yayında her alanda kullanabilecekleri bir düzenlemeye ihtiyaç var. Oysa mevcut anayasa bunun önünde engel teşkil ediyor. Ayrıca Kürt sorunu siyasal olarak kendi kimliğiyle yönetime katılma talebini de içeriyor. Bunun önündeki engellerinde kaldırılması, siyasal katılım yollarının açılması gerekiyor. Bu ülke merkezi olarak Ankara’dan yönetilemeyecek kadar büyük. Bu açıdan yetkilerin önemli bir kısmının yerel yönetimlere devri gereklidir. Bu Kürt sorununun çözümü konusunda çok ciddi katkılar sunabilecek bir yoldur.


ERGENEKON, JİTEM VE TAŞ ATAN ÇOCUKLAR
Bu dönem gündemde önemli davalar var...
Bunlardan en önemlisi Ergenekon davasıdır. Ergenekon davasındaki tutum ve ilerleme, Türkiye’nin geçmişle yüzleşmesi ve hakikatlerin ortaya çıkması açısından son derece önemli. Türkiye’de Gladyo’nun çözülmesi için bu yargılama, soruşturma ve kovuşturmaların nereye kadar uzanacağı merak ediliyor. Soruşturmanın Fırat’ın doğusuna taşırılıp taşırılmayacağı oldukça önemli. Diyarbakır’da açılan bir davada bölgede görev yapmış, bir jandarma komutanıyla, korucular, itirafçılar yargılanıyor. Bu dava son derece önemli. Bu davadan hareketle gözaltında kayıp ve faili meçhul cinayetlerin kimler tarafından işlendiği açığa çıkarılmalı. Bir aydınlanma sürecinin, bir geçmişle yüzleşme sürecinin başlangıcı olması gerekiyor. Bizim dileğimiz bu adli yılda karanlık dönemlerle yüzleşmeyi ve bunların aydınlanmasını sağlayacak bir yargısal faaliyetin gerçekleşmesi. Yine taş atan çocukların davası var. Burada ciddi bir problem var. 15–18 yaş grubundaki çocuklarımız 2006 yılında Terörle Mücadele Kanunu’nda yapılan bir değişiklikle, yetişkinlere özgü usullerle yargılanıyor. Bu Türkiye’nin altında imzası bulunan BM Çocuk Hakları Sözleşmesi’ne tamamen aykırı. Çünkü çocukların kendilerine özgü mahkemelerde ve yargılama usulleriyle yargılanmaları gerekiyor. Siz bir gösteride taşkınlık yapmış ve dışa bir zarar vermişseniz ‘Toplantı ve gösteri yasasına muhalefetten’ yargılanırsınız. Ama bu çocuklar, ‘Örgüt üyeliği, örgüt propagandası, mala zarar verme, görevli memura mukavemet’ gibi birden fazla suçla suçlanabiliyor ve cezalandırılıyor. Meclis açıldığında bunların gündeme alınacağını umuyorum.
(Diyarbakır/EVRENSEL)
Cumhur Daş
www.evrensel.net