Mukayese, şükürcülük ve alay
“İnsan yaşadığı yere benzer” *
Şu ülkede takribi yetmiş dokuz milyon insan etrafına bakıp bir tek kendisinin iyi para kazanamadığını hissediyor. Hiçbir ispatım yok, yalnızca benim hissim. Madem herkes kendi yargısını genel kanaat ya da bilimsel veri olarak sunabiliyor, buyurun bu da benim ev yapımı tespitim.
Bir anda, balya ile kazanılmış, emek harcanmamış, yetkinlik katılmadan kucağa dolmuş paranın insanları ne hale getirdiğine şahit ediliyoruz sosyal medya üzerinden. Yetmiyor, böylesi kolay satıyor diye tüm TV dizilerini yalılara yasladılar. Önümüz ardımız varlık, varak, yeşil dolarlar, evdeki erzak dolabı kan ağlıyor.
İnsan buna nasıl dayanır?
Bin türlü yolu var, akla ilk gelen dayanmayı reddetmek lakin yerin dibine batası bir huy, hepimizi dört koldan çürütüyor: Şükürcülük.
Kendi hayatıyla sulh olamayan, etrafında acıyacak dert, uzak durduğu için kendini tebrik edecek bir musibet ya da başkasında yargılayacak bir huy arıyor.
Hayatının idaresini kendi eline alamamışların, başkasının hayatını kontrol çabası izleyene utanç veriyor.
Bu tavır kendini en çok magazin bağımlılığında gösteriyor.
Her vakada en yanlış soruyu sormak, trafik kazasını izlemek isterken trafik oluşturmaya benziyor.
Serhat Kılıç'ın hayatını kaybetmesi ardından eski röportajları, programları, dostlarının sözleri, anıları ile ne kadar eşsiz bir insan olduğunu acıyla idrak ettik. Erketeye yatmış magazin canavarı hortladı ardından.
Haksız, mesnetsiz yargılar, evindeki her objeden mana çıkarmaya çalışan sözde basın... Yetmezmiş gibi sevenden yana bunca kalabalık bir insanı yalnızlığın sonu afişine çevirip aile övgüsüne durdular.
Çünkü mutsuz yuvalarına tutunmak için "buna da şükür" dedirtecek bir son izlemeye ihtiyaçları var.
Omurgasızların da yoldan sapmalarını aklamak için, dik duranların hazin sonunu seyretmeye.
Şükre sırtını dayayan kendini ayaktayım sanıyor.
Başkası boşanınca, içinde boğulsa bile en azından bir evliliği bari yürütebildiğine, biri evinde ölü bulununca tek başına yaşayacak geliri olmadığı için aile evine döndüğüne şükrediyor, biri kendi hayatına son verdiğinde, etrafındakilere ne çektirirse çektirsin onların hayatta kalmayı tercih etmesine şükrediyor.
Sokakta akordiyon çalan çocuğa değil engelli dilenciye sadaka niyetine para veriyor. Engelsiz bir hayatı sağlayacak sistemi inşa etme çabası yerine, çek kulağını, vur iki kez tahtaya, şeytan kulağına kurşun, halime şükür de.
Tesellide dünya markasıyız. En acı olayların ardından bile "Bak en azından..." diye başlayan cümleler, "yine de şükret ki..." ile sonuna daha büyük felaket örneği eklenerek devam ediyor.
Şükretmenin karşıtını yakınmak sanıyorlar. Daha iyisini, doğrusunu, layığını talep etmek ve bunun için çabalamak fikri akıllara gelmiyor.
Siyasette dedikodunun adı kulis bilgisi oldu. Habercilikte gözetilen kamu yararı "vatandaşın merakı"na indirgendi. Vatandaş; bağlamı, büyük resmi, sebep sonuç ilişkisini merak etmiyor ki?
Hikâyeden kendisine şükredecek bir nokta arıyor. Mukayesesiz bir hayat bu çağda bilgelik gerektiriyor.
Maden işçisi hak talep edince önlerine doktor maaşının, öğretmen hak talep edince yaz tatili imkanının, motokuryeler hak talep edince karşısına ulaşım bedelinin konulması bundan. Mukayese etmeden kendi hayatını değerlendiremiyor, sonra maden kazasında işçi, hasta yakını şiddetinde doktor, okul teröründe öğretmen, sokak şiddetinde motokurye öldürülünce acıma ve "şükür bizim başımıza gelmedi" riyakarlığı.
Bir günde olmadı elbet. Yıldönümü münasebetiyle 12 Eylül baz alınabilir, ivmesi ise son 20 senedir yükselişte.
“Nimete şükür” tembihleyen hâkim görüş, magazinel yemek programları çıkardı. Yemeğe hakaret, yapana küfür, sofra adabını dağıttı. Gelinlerle kayınvalideler yarıştırıldı, yuvalar yıkıldı.
Bir eve kadınlarla erkekler doldurulup kim kimi kapacak diye bakıldı. Cinayet davaları izleyicili stüdyoda tartışılıp katillerin önüne çay servisi yapıldı.
Eş bulma programlarında iyice normalleştirildi maddi beklenti için kıyılan nikahlar ve beğenilen insanın beğeneni zorbalama hali. Dizilerde haşin erkek jönler, alkışlanan mafyatik tavırlar, racon kesmeler, toksik ilişkiler…
Bu hafta kadrosuyla çok konuşulan Tuzlu Kahve dizisine baktım. Gülmeyi unutmuş bir halka neye ihtiyacı olduğunu hatırlatma çabasıdır diye umdum. Oyuncuların karakter yaratmak için verdikleri olağanüstü çaba bir yana, herkesin yalıda yaşadığı, tüm kadınların zengin koca bulmaya çalıştığı, kimin hangi işle iştigal edip de para kazandığının anlaşılamadığı, herkesin birbirine ulu orta laf sokabildiği, oğul, koca, damat tüm erkeklerin el üzerinde tutulduğu, Oedipus kompleksinin şirinleştiği, anaların tek derdinin evlat mürüvvetine indirgendiği, tek bir cümlenin bile insanda bir ufuk açamadığı, şakaların yalnızca oyunculuğa bağlı kaldığı dizi yeni Türkiye'nin bir özeti.
Düşündüm: Sistem mukayese ve şükür ile buraya kadar geldi ancak varlıklıların şovu yoksulların isyanına yol açacak kadar açıldı makas.
O zaman yeni bir boyut getirmeli: Alay edebildiğin lüks seni elindeki vasat hayata tutundurur.
Nitekim, sınıf kini gülünecek şey değildir.
İnsanlığa şunu anlatmaya ihtiyaç var; devlet, insanın temel ihtiyaçlarını garanti altına almalıdır: Barınma, beslenme, sağlık ve eğitim. Bundan sonra tatminkâr bir yaşamın sınırlarını kişi kendi belirler. Kimi gıcırdayan rabıtaları sever, kimi teknolojik mutfakları, kimi için bostandaki domatesin kızarması başarıdır, kimi için girişimine bulduğu yatırımcı, kimi yirmi haneli köyde bulur huzuru kimisi beş bin daireli gökdelende, kimine üç diploma yetmez kimi yedi kuşaktır zanaatkardır vazgeçmek istemez. İşçi kalmak da profesör olmak da insanın kendi tercihi olabilmelidir. Özenme değil özenç bir yol bulma yöntemidir. Hayattan ne beklediğini tarif edemeyen, neyi istemediğini ise ancak görünce anlayanlar için bir mutluluk tarifi yoktur.
“Gülemiyorsun ya, gülmek
Bir halk gülüyorsa gülmektir.”
*Edip Cansever, Mendilimde Kan Sesleri
Evrensel'e Abone Ol
31 yıldır emeğin sesi olan Evrensel, gücünü sadece okurlarından alıyor. Emeğin sesinin daha gür çıkması için sen de güç ver.
Dijital Evrensel uygulamamız güncellendi
İndir, Oku, Dinle...
Evrensel'i Takip Et