Odaklanmak ya da odaklanamamak...
Odaklanma süremiz sosyal medya yüzünden çok düştü, kimi araştırmalara göre on dokuz saniye kimisine göre azami kırk, Bakan Göktaş’a göre sekiz.
Kitap okuma oranları düşüyor, sinemada hatta tiyatroda bile insanların eli telefona gidiyor.
Hafızamız da etkileniyor, beynimizin işleyiş şekli de.
Herkes mustarip bu durumdan, ben de.
Birbirinden bağımsız saniyelik içerikler nasıl oluyorsa birleşerek zaman algısını değiştiriyor ve günlerimiz kısalıyor.
İnsan ilişkilerimize de etki ediyor. Nostalji tutkumuzun bir kısmı da eskinin dostluklarına dair oluyor. Birbirimizi yargılamadan dinlediğimiz, birbirimizle dalga geçebildiğimiz, herhangi bir konu hakkında uzun uzadıya konuşabildiğimiz, zamanın bir aradayken hızlı aktığı ama her nasılsa uzun hissedildiği bir dönem vardı ve orada yaşanan diyaloglar senelerdir hafızamızda. Hem de dün izlediğimiz herhangi bir şey bugüne iz bırakamıyorken.
Bu hafta evde izlediğim bir film süresince, telefonuma uzanmadığımı, yerimden kalkmadığımı, su bile içmediğimi fark ettim.
Öyle çok sürükleyici bir aksiyon, gözünüzü kırpsanız olayların akışını kaçıracağınız çetrefilli bir senaryo da değildi. Sakin, dingin bir film: The Room Next Door. Almodovar’dan.
Sinefil değilim, bir film eleştirmeni gözü ile kaleme almıyorum, haddimi aşar. Sade bir izleyici olarak bana düşündürdüklerini paylaşmadan edemiyorum.
İki gazeteci arkadaşın yıllar sonra buluşması, biri kanserin son evresinde, alternatif tedaviler deniyor, diğeri çok satan bir yazar olmuş. Tedavi yanıt vermeyince bir savaş muhabiri olarak bu savaşa yenilmeyi kendine yediremeyen Martha, sonunu bile bile tedaviye devam etmek istemediğine ve ağrıları çok artmadan kendi bulduğu bir yöntemle bu dünyadan ayrılmaya karar veriyor. Dostu Ingrid’den hangi gün gerçekleşeceğinden henüz emin olmadığı bu kararı verdiğinde yan odasında olmasını rica ediyor.
Buraya kadarı filmin tanıtımlarında da yer alıyor ama buradan sonrasında belki bazı sahneleri klavyeden kaçırabilirim, ön uyarımı yapmış olayım.
Ingrid, son romanını ölüm korkusu üzerine yazmış bir yazar. İlk soru burada geliyor: Bir dostunun son arzusu için, hayattaki en büyük korkunun üzerine gider misin?
O son arzuyu gerçekleştirebilmenin vicdan rahatlığı ile kalan ömrün boyunca bir travma gibi o anı tekrar tekrar yaşama korkusunu teraziye koyduğunda hangisi ağır basıyor? Bize dayatılan bireyciliğin yüze vurduğu anlar. Biricik yaşamlarımızın ruhsal konforu, bir dostluk borcundan kıymetli mi?
İki kadın, şehirden birkaç saat uzaklıkta doğa içinde bir evde, Martha’nın gitmeye karar vereceği güne kadar birlikte vakit geçiriyorlar.
Bizi zehirleyen duygulardan biri hiç yok filmde: Acıma. Acımıyoruz ne ölmekte olana ne onunla birlikte bekleyene. Onur, öyle büyük davalarda dik durdukça ortaya çıkmak zorunda değil demek ki, yaşamın akışında sadelikle, zarafetle de salınabiliyor. Hakikatle ve samimiyetle konuşulduğu her anda gösteriyor kendini. James Joyce’dan Virgina Woolf’a Hemingway’den Faulkner’e edebiyattan, sanattan, resimden beslenen sohbette hiçbir cümle bilgiyi ve zevki karşı tarafa satmaya kalkan bir bakış açısında değil. Edward Hopper’ın bir eserine bakarken aynı hisleri taşımaları kadar doğal. İçselleştirilmiş kültürel birikimin ılık bir duşa benzer rahatlatıcılığını izlerken bunun hayatlarımızdan eksilmesinin ne kadar acı olduğunu fark ediyorum. Göstermek için gidilen yerler, anlar görünmek için gezilen sergiler, yiyebildiğini ispatlamak için kurulan sofralar, içerik üretmek için çalışılan konular... Üstten, yüzeysel ve uçucu.
Derinliğin özlemini hissediyorum.
Kutsanan anneliğin masaya yatırıldığı anlarda, bunun da hayatın birçok alanındaki gibi bazen becerilemeyen bir şey olduğunun kabulü çok yüksek bir öz eleştiri çıtası olmaktan çıkıyor Martha’nın üslubuyla. Bahaneler ve başka suçlular bulmak yerine sindirilmiş bir kabul.
Aydınların artık toplumca pek de itibarlı bulunmadığı şu dönemde, bir diğer karakter Damien, eylemden çok teori üreten, tespit ve teşhis konusunda limitsiz, tedavi konusunda etkisiz tavrı tek bir cümle ile ifşalıyor: “Dünyanın tüm şairleri iklim değişikliğiyle ilgili şiir yazsa, tek bir ağacı bile kurtaramaz.”
Herkesin birbirini yapıcı olması umuduyla eleştirebildiği, yaşamın ve ölümün anlamını birlikte sorguladığı, övgüyü bir lütuf kılıfına sokmadan teslim edebildiği diyalogların birinde Damien, Ingrid’e şu cümleyi kuruyor: “Başkalarına vicdan azabı çektirmeden acı çekmeyi bilen nadir insanlardan birisin.”
Aklıma ister istemez, sosyal medya üzerinden hepimizin dönem dönem maruz kaldığı “Peki şu konu hakkında neden bir şey demedin?” şeklinde dayatılan söyleme mecburiyetleri ve senelerdir maruz bırakıldığımız acı yarışı geliyor.
Bazı hassasiyetleri gözetirken kendimizi gerçeklikten kopardığımız durumlarla da yüzleştim. Bir spor eğitmeninin, çok zor bir anda “Sana sarılmak isterdim ama kesinlikle yasak olduğu için elimden bir şey gelmiyor.” tavrındaki gibi. Bu konuyu ülkenin şu halinde tartışmaya açmak, durduk yere zorunlu olmayan otuz bin soruluk bir sınava girmek gibi. Kimsenin mecali kaldığına inanmıyorum.
Hayatlarını; sahada, savaşta, metropolde gece gündüz gazetecilik yaparak ve yine de kendilerini yaşamaktan mahrum bırakmayarak geçirmiş iki kadının, ayrı ayrı tek başlarına kurdukları düzenlerine bakınca yere ne kadar sağlam bastıklarını görüyorum. Bir erkeğin “Senin için endişeleniyorum” cümlesine samimi bir şaşkınlık ve minnet duyulması bundan diyorum.
Milyonlarca kadının ortak hissidir, rağmenlerle ayakta kaldığınızda, her taşı tek başınıza sırtlandığınızda dünyanın en büyük cümlesi “Sana nasıl yardımcı olabilirim?” olur. Ve yanıtınız olmaz bu soruya, öğrenilmemiştir yanıtı. Ancak bir gülümseme yayılır yüze. Ingrid’inki gibi...
Film hakkında sinema eleştirmenlerinin yazdıklarına ya da sinefil yorumlarına baktım. Almodovar için yetersiz bulan da var renklerin kullanımını doğru bulmayan, simetrisinden rahatsız olan... Öyle herkesin beğendiği bir başyapıt iddiasında değil. Lakin yaş ilerledikçe insanın hayata dair sorguları artıyor. Kendime sordum: Peki sen, bir insanın, en yakın dostu olmasan bile, işin sonunda yargılanma tehdidi varsa bile, kalan ömründe sende bırakacağı izleri atlatamayacağını bilsen bile, onun kararını, düşüncelerini onaylamasan bile en zor anda onun yanında olur musun? Etrafındakiler için, bu koşullarda yardımı istenecek bir insan olarak akla gelen biri misin?
Ve ülkenin hem siyasi gündemine hem sosyal ilişkilerine dair düşündüm ki: Kendimize hep bizimle aynı odada, aynı koşulda, aynı düşüncede birilerini arıyoruz yoldaşlık için. Bazen fikirlerimizin tamamen arkasında olmasa dahi saygı duyarak yan odada beklemesi, gerekli cesareti toplamamız için yeterlidir belki.
Neticede, maruz kaldığımız seri, kısa, bağlamsız içerikler selinden sonra bir esere bir saat kırk altı dakika odaklanabilmek bile zihnimi açtı, uzun düşünebildim.
Yalnız bu yüzden bile aralıksız izleyebileceğiniz bir filme ya da elden bırakmadan bitirebileceğiniz sürükleyici bir kitaba bu hafta sonu vakit ayırabilmeniz dileğiyle.
Evrensel 31 yaşında!
31 yıldır emeğin sesi olan Evrensel, gücünü sadece okurlarından alıyor. Emeğin sesinin daha gür çıkması için sen de güç ver.
Dijital Evrensel uygulamamız güncellendi
İndir, Oku, Dinle...
Evrensel'i Takip Et