Film izleyesi olana, sonunu yazası gelene…
Zafer Bayramı kutlanırken, zafere muhtaç kalmış halkın tek muzafferi; bağımsız sendikalarına hürmetle, saygıyla…
Adalet ihtiyacı insanı polisiye ve hukuk dizilerine yöneltiyor. 40 dakikada vaka çözülsün, gerçek suçlu yakalansın, adalet ekranda bari azıcık görülsün. Yerlisi az, yabancı daha ziyade.
İşçi sınıfı ise yerli yapımlardan zaten çoktan çıktı gitti neredeyse. Halkımız lüks mekan ve giysi görmek istiyormuş güya, öyle çıkıyormuş anketlerde.
Ne sinemada ne ücretli platformlarda şöyle sınıfın dişine denk bir işe son dönemde biraz hasretiz.
1932 yapımı Kuhle Wampe - Wem Gehört Die Welt? diye bir film var.
Aç karın: Bu dünya kimin? diyelim adına. YouTube’ta İngilizce altyazı ile var.
Büyük buhran döneminde bir işçi ailesini anlatan film, kapitalizm eleştirisi açısından dünya tarihine bir kült diye geçiyor.
Keşke ile dünya dönmüyor ama TRT yönetimi bende olsa senede dört kere yayımlardım mesela.
Senaryosunu Ernst Ottwald ile Berthold Brecht yazıyor, Brecht hatta bazı sahneleri yönetiyor ve Nazilerin iktidara gelişiyle birlikte Yönetmen Slatan Dudow ile birlikte ülkelerini terk etmek zorunda kalıyorlar.
Yürek gerekiyor izlemek için. Bir işçinin ölmeden önce saatini çıkarıp kenara koymasıyla hesaplaştırarak başlıyor. Çünkü saat, işçi canından kıymetlidir.
Bu sahneden 90 sene sonra Can Atalay: “Bu ülkede en düşük maliyet işçi canıdır. diyordu hâlâ.
Film, sorduğu soruya cevabını 75 dakika içinde veriyor yine “Bu dünya onu değiştirecek olanlarındır!”
Daha da eskiye gidelim: Sergei M. Eisenstein’ın 1925 yapımı Stachka (Grev) filmi, henüz sinemada öyle ses, konuşma bile yok.
Ama sinemanın bir gücü var ki sözün yumruğu kadar güçlü yansıtabiliyor anları.
Silahsız işçilerin üzerine ateş açıldığı anda araya mezbahada boğazlanan öküzlerin görüntüleri giriyor. Bir yandan metaforların hası bir yandan sık anılan sarı öküz hikayesinin en başı.
Arjantin yapımı bir belgesel film olan Corazón de Fábrica” (Fabrikanın Kalbi), işçilerin Zanon Fabrikasına el koymasını anlatır ve görüntülere anlatıcının replikleri ayrı bir güç katar.
İşçiler fabrikayı işgal ederken şu sözler duyulur: “Kapitalizm bize sürekli korkmayı öğretir; işini kaybetme korkusu, aç kalma korkusu... Ama fabrikayı devraldığımız gün korkunun sadece bizi köleleştiren bir illüzyon olduğunu anladık.”
İşçilerin halkla buluşarak kitleselleştiği ve güçlendiği anlarda ise şu sözleri duyarsınız: “Bir kişiydik sesimiz duyulmadı, on kişiydik bizi ezdiler, yüz kişi olduk duvarları salladık, binlerce kişi olduğumuzda ise o duvarları yıkıp kendi dünyamızı kurduk.”
1950’li yıllarda Amerika’da McCarthycilik denilen bir siyasi cadı avı boyunca Amerikan Karşıtı Faaliyetler Komitesi kurulup akademisyen, sanatçı, edebiyatçı, sinemacı sorgulanmış, meslekten men edilmiş, sosyal tecride maruz bırakılmıştı.
Yönetmen Herbert J. Biberman ve Yapımcı Paul Jarrico bu ava karşı çıkan Hollywood onlusu diye anılan ekiptendiler.
Madem yargılanıyoruz, madem rejimi devirmeyi planlamakla suçlanıyoruz o zaman suça uygun eylemimiz olsun diyerek filmi çekiyorlar: Toprağın Tuzu.
Amatör oyuncular ve gerçek işçilerin oynadığı film uzun yıllar yasaklı kalıyor ama tarihe de adını yazdırıyor: “Kendimi üstün hissetmek için kimin boynuna basmalıyım ve bundan ne çıkarım olacak? Ben altımda kimsenin olmasını istemiyorum. Zaten yeterince alttayım. Ben yükselmek ve yükselirken her şeyi de kendimle birlikte yukarı taşımak istiyorum.”
Ken Loach filmleri ise sınıfın tam içinden geliyor, toplumcu gerçekçi ama kapkara değil.
“I, Daniel Blake” filminden Blake’in şu repliğini kendi ismine uyarlamayı reddedebilen çıkabilir mi?
“Ben bir müşteri, alıcı ya da tüketici değilim. Ben bir sicil numarası, ekrandaki bir yanıp sönen ışık değilim. Vergilerimi ödedim, bir kuruşuna kadar ve bununla gurur duyuyorum. Ben Daniel Blake. Ben bir insanım, bir köpek değil. Bu yüzden haklarımı talep ediyorum. Bana saygı duymanızı talep ediyorum.” Ya da The Wind That Shakes the Barley’den “Neye karşı olduğumuzu bilmek kolay Damien, ama neyden yana olduğumuzu bilmek çok daha zor.” Repliğinde kendini bulmayan olur mu?
Bizim de 1978 yapımı Yavuz Özkan’ın yönettiği Maden gibi kıymetli filmlerimiz var elbet. Hatta Vedat Türkali’nin yazıp Ertem Göreç’in yönettiği Karanlıkta Uyananlar var: “Kanun bir hak vermiş size, köpek gibi korkup titreşeceğinize, hele bir sımsıkı tutunun birbirinize, bakın o zaman kimse sizin ekmeğinizle, insanlığınızla oynayabilir mi?”
Gelmişiz 2026’ya. Yılların en büyük hikayesini sokakta işçiler yazıyor.
Sinemamız hâlâ varoluş sancıları, taşra yalnızlığında.
Gönül istiyor ki ilk sahne bir odun ateşi ile açılsın, zifiri karanlıkta alevler yavaş ve kızıl aydınlatsın kareyi.
Sonra ayazı iliklerimizde hissedelim nefes buğuları görüp.
Kamera jandarmanın üşümüş yüzlerinde gezerken bir ses duyalım: “Öyle mi alay komutanı?”
Sonrasını biliyorsunuz, maden işçisinin önünü alamadıkları inadı.
Ülkede her şeyin ekseni kaymışken yolundan milim sapmayan işçilerin yürüyüşü.
Haberlerde izledikleriniz bir film karesi gibi gözünüzde canlandıysa tutuklanan Bağımsız Maden İş Sendikası Genel Başkanı Gökay Çakır’ın ve Örgütlenme Uzmanı Başaran Aksu’nın senaristlerin kaleminin varamadığı sözlerini, mahkemedeki ifadelerini ve tutuklu yazdıkları mektupları kült bir replikten ala okuyun dilerim.
Şimdi bir araftayız.
Sinemacılar henüz çekmedi bu filmi, hâlâ yazılıyor hikayesi.
Sonunu madencilerin ardına düşerek hep birlikte yazmak mümkün, kutup yıldızıdırlar zira.
“Ya da” kısmına elim varmadı...
Evrensel seninle güçlü!
31 yıldır emeğin sesi olan Evrensel, gücünü sadece okurlarından alıyor. Emeğin sesinin daha gür çıkması için sen de güç ver.
Dijital Evrensel uygulamamız güncellendi
İndir, Oku, Dinle...
Evrensel'i Takip Et