21 Ağustos 2026 10:00

Beşiktaş gerçekten on bir kişiyle mi oynuyor?

Beşiktaş’ın Kauno Zalgiris karşısındaki net galibiyetini değerlendirmenin en kolay yolu, rakibin seviyesinden başlayıp orada bitirmek. Litvanya temsilcisinin Beşiktaş’ın ayarında olmadığı açık. Özellikle savunmadaki hataları, yan toplardaki zaafları ve maç ilerledikçe bozulan disiplini, iki takım arasındaki farkı daha da görünür hâle getirdi. Fakat sezonun bu döneminde güçlü takımların kendilerinden birkaç gömlek aşağıdaki rakiplere karşı yaşadığı sorunları hatırlayınca, Beşiktaş’ın yaptığı işi rakibin zayıflığıyla açıklamak da eksik kalıyor.

Çünkü Beşiktaş şu anda zayıf rakibi yenmekten biraz daha fazlasını yapıyor: Onu zayıf hissettiriyor.

Aradaki fark önemli. Avrupa kupalarının yaz turlarında güçlü takımın favori olması, sahada gerçekten güçlü takım gibi davranacağı anlamına gelmiyor. Temmuz ve ağustos aylarının tarihine biraz bakınca bunu defalarca gördük. Henüz kondisyonunu bulamamış, kadrosunu tamamlamamış, yeni antrenörünün oyununu öğrenmeye çalışan takımlar; ismini doğru dürüst bilmediğimiz rakiplerinin peşinde top koşturabiliyor. Kâğıt üzerindeki kalite farkı doksan dakikanın içine girdiğinde ortadan kaybolabiliyor.

Beşiktaş ise Zalgiris’e karşı maçın başından itibaren başka bir şey söyledi: “Bu oyunun nasıl oynanacağına ben karar vereceğim.” Bu, skor tabelasında yazan sonuçtan daha önemli.

Altı resmî maçın altısını kazanmış ve bu süreçte gol yememiş bir takımdan söz ediyoruz. Üstelik mesele artık kalecinin kurtarışlarıyla ayakta kalmak da değil; rakibin kaleye ulaşabileceği yolları daha baştan kapatmak. Beşiktaş’ın savunma başarısı giderek “gol yememekten” “pozisyon vermemeye” doğru ilerliyor. Bir takımın sezon başında yaratabileceği en güçlü güven duygularından biri tam olarak budur.

Rakibin zamanını elinden almak

Vincenzo Italiano’nun Beşiktaş’ında ilk bakışta en çarpıcı taraf hücumdaki isimler olabilir. Orkun Kökçü, Leandro Trossard, Dušan Vlahović… Bunlar doğal olarak manşetlere çıkan oyuncular. Fakat şu an Beşiktaş’ı asıl ilginç yapan şey yıldızlarının top ayağındayken yaptıkları kadar, top rakibe geçtiği anda bütün takımın verdiği tepki.

Beşiktaş topu kaybettiğinde geri çekilip yeni savunma pozisyonunu beklemiyor. Kaybedilen topun bulunduğu bölge birkaç saniye içinde yeniden takımın hücum alanına dönüşüyor. Bir oyuncu baskıya çıkıyor, arkasındaki boşluğu bir başkası kapatıyor; rakip ilk baskıyı aşmayı başarsa bile karşısına ikinci, ardından üçüncü oyuncu çıkıyor. Stoperlerin rakiplerini orta sahaya, zaman zaman daha ileriye kadar takip etmesi de tek başına bir cesaret gösterisi değil. Bütün takım birbirine yaklaşarak rakibin düşünebileceği zamanı azaltmaya çalışıyor.

Zalgiris maçında bunun sonucu çok belirgindi. Beşiktaş topun rakibinde olduğu anlarda bile kontrolü asla bırakmadı. Top Litvanya temsilcisindeydi ama oyunun şartlarını yine Beşiktaş belirliyordu.

İyi presin rakibe verdiği en büyük zarar yalnızca top kaybettirmek değildir. Ondan önce başka bir şey yapar: Rakibin zaman algısını bozar. Normal şartlarda iki saniye düşünebileceği yerde yarım saniyede karar vermek zorunda kalır. Rahatça kontrol edebileceği topu tek pas oynamaya çalışır. Başını kaldırmadan pas verir. Kalecisine döner. Uzun vurur. Bir süre sonra rakip, baskı henüz gelmeden baskı gelecekmiş gibi davranmaya başlar.

Futbol tarihinde bu hissi en iyi anlatan hikâyelerden biri Ralf Rangnick’e ait.

Raphael Honigstein’ın Türkçeye “Dördüncü Yıldız” adıyla çevrilen kitabında anlattığı üzere; SSV Ulm, 1982’de ikinci kümeye yükselmesinin ardından, o dönemki oyuncusu Rangnick’i serbest bırakır. Rangnick, ertesi sezon oyuncu-antrenör olarak altıncı kümede mücadele eden FC Viktoria Backnang’a geçiş yapar. 1983’ün Şubat ayında Dinamo Kiev, bu küçük kasaba takımına bir hazırlık maçı yapmayı önerir. Efsanevi antrenör Valeriy Lobanovski’nin takımı, devre arası kampı için civardaki Sportschule Ruit’te konaklıyordur. Backnang’ın amatörleri, büyük yıldızları Oleg Blokhin ve genç Oleksiy Mihayliçenko ile Sovyetler Birliği’nin en iyi kulüp takımı sayılan Dinamo Kiev için münasip antrenman arkadaşlarıdır.

Karla kaplı sahada oynanan maçı Ukraynalılar, beklendiği gibi kolaylıkla kazanırlar. O dönem yirmi dört yaşında bir defansif orta saha oyuncusu olan Rangnick ise tüm bu deneyimi olağanüstü derecede sinir bozucu bulur.

Rangnick o maçta yaşadıklarını şöyle anlatıyor:

“Maç başlayalı birkaç dakika olmuştu. Top taç çizgisinden dışarı çıktığında durup rakip oyuncuları sayma gereği hissettim. Bir yanlışlık var, diye düşündüm – sahaya on üç ya da on dört kişi mi çıkmışlardı? Sistematik olarak topa baskı yapan bir takıma karşı oynamanın nasıl bir şey olduğunu ilk kez o gün hissetmiştim. Daha önce de büyük profesyonel takımlara karşı oynamıştım –ve elbette o maçları da kaybetmiştik– ama onlar en azından size nefeslenmeniz için bir parça alan bırakıyorlardı, size ‘arada sırada bir top tepme’ şansı tanıyorlardı, ya da o günlerde söylemeye alıştığımız şekliyle, topu çevirip işleri yatıştırmak için bir mola veriyorlardı. Neredeyse doksanların sonunda bile insanların hala orta saha oyuncularından bunu talep ettiklerini hatırlıyorum. Bunu şimdi Borussia Dortmund’a karşı yapmayı bir deneyin bakalım. Eminim çok eğlenceli olur! Göz açıp kapayıncaya kadar, üç ya da dört tanesini karşınızda bulursunuz. Kiev’e karşı oynadığımız o maçta kendimi tam doksan dakika boyunca daimi bir baskı altında hissettim. Takım arkadaşlarım da öyle. Kendimi bildim bileli bu oyunun rakibinizi sahanın her köşesinde, gerekirse tuvalete kadar, takip etmekten ibaret olamayacağını sezinlerdim. Bir defansif orta saha olarak, rakip oyun kurucuyu etkisiz hale getirdiğim takdirde genellikle iyi notlar alırdım. Maç boyunca topa belki beş kez dokunmuş olsam bile... Bu oyunu böyle oynamak bana hiçbir zaman doğru gözükmemişti. Ama Kiev’e karşı ilk kez duyumsadığım bir şey vardı: Bu, futbolun bambaşka bir hâliydi.”

Rangnick’in yıllar sonra bile hatırladığı şey Dinamo Kiev’in kaç gol attığı değildi. Rakibin ona yaşattığı çaresizlikti. Topu ayağına aldığında çevresinde beklediğinden fazla rakip varmış gibi hissetmesi, oyunu sakinleştirecek birkaç paslık zamanı dahi bulamamasıydı.

Italiano’nun Beşiktaş’ını Lobanovski’nin Dinamo Kiev’iyle aynı yere koymak kuşkusuz mümkün değil. Ama Zalgiris maçında Beşiktaş’ın yaratmaya çalıştığı duyguyu anlatmak için Rangnick’in sorusu hayli kullanışlı: “Sahaya on üç ya da on dört kişi mi çıkmışlardı?”

Çünkü iyi pres biraz da rakibe böyle görünmektir.

Beşiktaş’ın orta sahasında üç oyuncu vardır ama rakip bir anda beş kişi görür. Sağ bek merkeze yaklaşır, stoper birkaç metre öne çıkar, kanat oyuncusu pas kanalını kapatır. Kâğıt üzerinde eşit olan oyuncu sayısı, sahadaki mesafeler sayesinde bir anda eşitsizleşir. Takımın fiziksel olarak çoğalması mümkün değildir ama doğru yerleşim rakibe öyle hissettirebilir.

Zalgiris’in birçok hücumunun henüz başlamadan bitmesinin temelinde bu vardı. Topu alan oyuncunun pas seçenekleri kapanıyor, geriye ya da yana dönmek zorunda kalıyor, ardından Beşiktaş birkaç saniye içinde yeniden topa sahip oluyordu.

Burada pres ile hücum arasındaki ayrım da ortadan kalkıyor. Topu rakip yarı sahada geri kazanmak savunma hareketi gibi başlıyor ama çoğu zaman takımın en tehlikeli hücumlarından birine dönüşüyor. Rakip savunma yerleşmeden, oyuncular hücum düşüncesinden savunma düşüncesine geçemeden kaleye ulaşabiliyorsunuz.

Bu nedenle Beşiktaş’ın top kazandığı anlarda Dolmabahçe’den yükselen ses de önemliydi. Siyah-beyazlı tribünler artık iyi bir presi yalnızca savunma başarısı olarak görmüyor. Güzel bir çalımda, sert bir şutta ya da ceza sahasına yapılan bir koşuda yükselen uğultunun benzeri, rakipten top sökülüp alındığında da duyuluyor.

Bir oyun fikrinin gerçekten yerleşmeye başladığının en açık belirtilerinden biri bu olabilir. Taraftarlar taktik tahtasını görmez ama takımın niyetini tanımaya başlar.

Bir yıldızlar toplamından fazlası

Beşiktaş’ın yakın tarihinde iyi oyuncuların kötü takımlar içinde kaybolduğu çok dönem oldu. Bir futbolcu parlar, birkaç hafta takımı sürükler, ardından onun performansı düşünce bütün yapı sallanmaya başlar. Böyle zamanlarda takımın oyunundan çok oyuncuların formundan söz edilir.

Bugünkü sezon başlangıcın farklı görünmesinin nedeni bireysel kalitenin takım fikrini henüz gölgelememesi.

Orkun’un özel pasları var. Trossard oyuna alışıyor. Vlahović gibi büyük bir santrfor takıma eklendi. Ancak Beşiktaş’ın hücumlarını tek bir oyuncunun ya da birkaç yıldızın yaratıcılığına indirgemek kolay değil. Uzaktan şut var, geçiş var, ön alan baskısından sonra gelen hücum var, duran top var, kenar ortası var, bek koşusu var…

Zalgiris karşısında Amir Murillo’nun attığı gol bunun güzel örneklerinden biriydi. Sol bek Rıdvan soldan ortaladı, sağ bek Murillo ceza sahasının içine koşup bitirdi. Tam bir Italiano golüydü. Çünkü burada mesele iki bek oyuncusunun tesadüfen gol pozisyonunda buluşmasından fazlası. Oyuncuların sahadaki konumlarını sabit görevler olarak görmeyen bir anlayışın ürünü.

Beşiktaş’ın hücum çeşitliliğinin değerli tarafı da burada. Bir rakip Orkun’u durdurabilir. Başka biri Trossard’a alan bırakmayabilir. Vlahović’i iki stoperle kontrol etmek isteyebilir. Fakat takımın gol üretme yolları çoğaldıkça rakibin çözmesi gereken problem de büyür.

Bu durum yıldız futbolcuların önemini azaltmaz. Tam tersine, onların işini kolaylaştırır. Vlahović’in her hücumu tek başına çözmek zorunda olmadığı, Orkun’un her kilidi açmasının beklenmediği bir Beşiktaş, bu oyuncuların kalitesinden daha sağlıklı yararlanabilir.

İyi takım ile iyi oyunculardan kurulmuş takım arasındaki fark biraz da burada ortaya çıkar.

Zalgiris ne kadar ölçü?

Elbette önümüzde ciddi bir ihtiyat payı bırakmak gerekiyor. Kauno Zalgiris’in seviyesi Beşiktaş’ın önümüzdeki aylarda karşılaşacağı rakiplerin önemli bölümünün çok altında. Bu maç, daha kaliteli bir takım ilk baskıyı kırdığında Beşiktaş’ın nasıl davranacağını göstermedi. Arkada bırakılan geniş alanların ne kadar problem yaratabileceğini de henüz bilmiyoruz. Süper Lig’de savunmayı kendi ceza sahasının çevresine kuran, oyunu yavaşlatan ve geçiş hücumlarında daha kaliteli oyunculara sahip rakipler başka sorular soracak.

Fakat zayıf rakibe karşı oynanan maçların da kendi sınavı vardır. Favori olduğunuz bir karşılaşmayı doksan dakika boyunca favori gibi oynamak sanıldığı kadar kolay değildir. Özellikle sezon başlarında. İlk golü bulduktan sonra gevşeyebilirsiniz. Rakibin seviyesine inebilirsiniz. Maçı kontrol etmekle oyunu bırakmayı birbirine karıştırabilirsiniz.

Beşiktaş’ın Zalgiris karşısında olumlu tarafı, kalite farkını oyunun temposunu düşürmek için gerekçe olarak kullanmamasıydı. Üç gol beş de olabilirdi. Bunun çok önemli olduğunu düşünmüyorum. Daha önemli olan, 3-0’ın tesadüfî bir skor gibi görünmemesi. Maç boyunca iki takım arasındaki fark yalnızca bitiricilikte değil, oyunun hemen her katmanında hissedildi.

Bu, büyük hedeflerin garantisi değildir. Ama iyi bir başlangıcın işaretidir.

Ağustos sarhoşluğuna kapılmadan

Sezon başlangıçlarının kendine özgü bir yanılsaması vardır. Birkaç galibiyet geldiğinde gelecek bir anda çok kolay görünmeye başlar. Eksikler unutulur, kötü ihtimâller ortadan kalkar. Beşiktaş’ın bugünkü durumuna da bu nedenle biraz mesafeyle bakmak gerekiyor.

Henüz ağustostayız. Kötü sonuçlar gelecek. Presin çalışmadığı maçlar olacak. Rakipler Beşiktaş’ın oyununa karşı çözümler geliştirecek. Futbolcular yorulacak. Sakatlıklar yaşanacak. Italiano’nun bazı tercihleri tartışılacak.

O yüzden bugünden “Bu takım şampiyon olur” demenin fazla anlamı yok. Ama bundan daha sağlam bir tespit yapılabilir: Beşiktaş artık sahada ne yapmak istediğini biliyor. Uzun zamandır Beşiktaş açısından bu kadar basit bir cümleyi kurmak bile kolay değildi.

Takımın sahaya çıktığında nasıl hücum edeceğini, topu kaybettiğinde ne yapacağını, rakibini nerede karşılayacağını, tribünün hangi hareketine karşılık vereceğini kestirebiliyorsunuz. Oyuncular değişse bile fikrin bütünüyle değişmediğini görüyorsunuz. Bir antrenörün takımı üzerindeki etkisini anlamak için bundan daha iyi başlangıç ölçütü bulmak zor.

Dolmabahçe’nin tanıdığı futbol

Italiano’nun bu kadar kısa sürede tribünler tarafından sahiplenilmesini yalnızca galibiyetlerle açıklamak da eksik kalır. Beşiktaş taraftarının tarihsel olarak sevdiği oyunla bu takımın yapmak istediği arasında doğal bir bağ var.

Dolmabahçe müdavimleri, topu kaybettiğinde kendi ceza sahasına doğru yürüyen bir takım ile kaybettiği topun peşinden saldıran takım arasındaki farkı hemen hisseder. Bir futbolcunun rakibini otuz metre takip etmesini, bekin ceza sahasına koşmasını, stoperin orta sahaya çıkmasını sever. Çünkü bütün bunların teknik anlamından önce duygusal bir anlamı vardır: Takım geri durmuyordur.

Italiano’ya gösterilen teveccühün henüz ağustos ayında başlamasının nedeni de biraz burada aranmalı. İnsanlar aslında Italiano’yu alkışlamıyor. Kendi futbol duygusuna yakın bulduğu bir takımı alkışlıyor. Ve futbolun en güçlü anlarından biri tam burada ortaya çıkıyor: Antrenörün fikri oyunculara, oyuncuların hareketi tribünlere, tribünlerin enerjisi yeniden oyunculara geçiyor.

Zalgiris maçından birkaç yıl sonra hangi görüntünün hatırlanacağını bilmek mümkün değil. Belki skor bile unutulur. Ama Beşiktaş’ın topu kaybettiği bir anda üç-dört oyuncuyla rakibin üzerine çökmesi, topu birkaç saniye içinde geri alması ve Dolmabahçe’nin bunu neredeyse bir gol kadar yüksek sesle karşılaması bu başlangıcın ruhunu iyi anlatıyor.

Rangnick’in kırk yılı aşkın süre önce Dinamo Kiev karşısında yaşadığı o tuhaf his gibi; insan bir an rakip oyuncuları yeniden saymak istiyor. Beşiktaş’ın sezon başındaki en büyük başarısı da bu olabilir: Rakiplerine, sahada on bir kişiden fazlaymış gibi görünmeye başlaması.

Evrensel seninle güçlü!

31 yıldır emeğin sesi olan Evrensel, gücünü sadece okurlarından alıyor. Emeğin sesinin daha gür çıkması için sen de güç ver.

📰
E-Gazete Her gün basılı gazeteyi dijital olarak oku...
🔊
Sesli Yazılar Köşe yazılarımızı sesli olarak dinle...
🚫
Reklamsız Deneyim Reklamlara takılmadan sadece habere odaklan.
ABONE OL Zaten abone misin? Giriş Yap

Dijital Evrensel uygulamamız güncellendi

İndir, Oku, Dinle...

📰
E-Gazete Her gün basılı gazeteyi dijital olarak oku...
🔊
Sesli Yazılar Köşe yazılarımızı sesli olarak dinle...
🔑
Şifresiz Giriş İmkanı E-posta adresinle şifresiz giriş yapabilirsin.

Onur Özgen

Beşiktaş gerçekten on bir kişiyle mi oynuyor?
0:00 0:00
1.00x
0:00 / 0:00
1.00x

Evrensel'i Takip Et