14 Ağustos 2026 00:08

Kökleri sinemanın doğuşuna kadar uzansa da ‘ev/mahalle istilası’ temalı filmlerin sahneye çıkışı için İkinci Dünya Savaşı sonrası inşa edilen yeni dünyanın beklenmesi gerekecekti. Savaş sonrası kurulan yeni ‘refah devleti’ modeli, yükselen orta sınıf, kurumsallaştırılan aile ve banliyölerin kuruluşu sosyal hayatı da dönüştürdü. Bahçeli büyük evlerden oluşan, babanın çalışıp annenin evi çekip çevirdiği, tercihen iki çocuklu (bir kız bir oğlan) ailelerin bu yeni yaşamının sınırları da çerçevelenmişti böylece. Dışarıdan yalıtılmış bir mahalle, mahalleden yalıtılmış bir ev! Her ne kadar bir ‘topluluk ’tan bahsedilse de asıl olan ‘ev’di. Önemli olan çekirdek ailenin dış tehditlerden korunmasıydı ve bu görev babaya verilmişti!

Bir felaket anında babanın görevi, bütün dünyanın sonu gelse bile, aileyi bir arada tutmak ve kurtarmaktı. ABD’yi bir ‘ev’ gibi düşünürsek, “The War of the World” (1953) ve “Invasion of the Body Snatchers” (1956) gibi filmlerle uzaylıların ülkeyi istila ettiği bu çağda, kahramanın yoluculuğu da ya evden başlamak ya da evde sona ermek durumundaydı. Hapisten kaçan üç mahkûmun huzurlu bir banliyö evine sızıp orta-üst sınıf bir aileyi rehin almasını konu alan 1955 tarihli “The Desperate Hours” burjuva refahının paranoyasının, mülksüzlerin bir gün gelip ellerindekini almasından duyulan korku olduğunu ima ediyordu. Bu filmi türün başlangıcı olarak kabul edenler hayli fazla. 2001’de ikiz kulelere yönelik saldırının ardından artık hiçbir evin güvende olmayacağına dair inanış, türü başka biçimlere dönüştürdü. 2001 tarihli “Panic Room”un başrolünde bekar bir anne vardı. Tehdit şehre kadar inmişti! Gerilim artık sınıfsal bir zeminden daha çok kültürel zemine kayıyordu. Ve babasız bir evin başına gelebileceklere bekar anne ne yapsındı! “The Purge” serisini geçiş filmleri olarak düşünürsek “Get Out” (2017) istilacı/mağdur ilişkisini tersine çevirirken, sınıf meselesini tamamen görünmez kılıyordu.

Günümüzde evimize kadar destursuz giren ve hiçbir önlemin engellemeye yetemeyeceği başka bir tehdidin her geçen gün artışına şahitlik ediyoruz. İklim krizi, onunla birlikte doğanın ‘anormal’ davranışları ve bunun öngörülemez sonuçları. Bu yaz sıcaklarında sadece Almanya’da on bini aşkın insanın öldüğü haberlere yer aldı basında örneğin. Türün klişelerinden ödünç aldıklarıyla yeniden kurgulanan ev/ mahalle istilası filmlerinin merkezinde ‘doğa’ daha fazla olacak gibi.

Yakın zamanda Netflix’e eklenen “The Last House” ve bu hafta itibarıyla sinemalarda yer alan “Oak Caddesi’nin Sonu” (The End of Oak Street) iki örnek olarak dikkat çekiyor. Filmlerin niteliklerinden bağımsız olarak iklim krizine dair endişelerin çekirdek aileye musallat olduğu yapımlar diyebiliriz. İlkinde, bir yağmur sonrası banliyö evlerinde kilitli kalan bir aileye tanıklık ediyoruz. Anne- baba ve bir kız bir oğlan iki çocuktan mürekkep bu ailenin yaşadığı banliyö hayatı o kadar da parlak değildir. Baba işsizdir, ev çökmektedir ve hâlâ borcu devam ediyordur. Bir güç evin bütün çıkışlarını kapatmış ve çıkmalarına izin vermemektedir. Benzer durumun etraftaki evler için de olduğunu anlarız. Karşı komşular teker teker ölürken, bizimkiler hiç donanımları olmadığı halde evde tarım yapmayı öğrenip yıllarca yaşarlar. Dışarıdaki tehdit ise istilacı bir tür gibi görünmektedir. Ancak mekanın asıl sahibinin kim olduğu biraz karışır. Bunun bilinçli bir tercihten çok, becerilememiş bir senaryo olduğunun altını çizelim. Çünkü bir süre sonra, biz bu hikayeyi niye izliyoruz ve neden bu kadar uzun diye sormadan edemiyorsunuz. Bağlandığı yere de ikna olmak zor. Ama nihayetinde bütün dünya yok olurken çekirdek ailemizin hayatta kalışı, filmin başında işsiz olduğu için ezik olan babanın kudretini yeniden inşa edişiyle teselli bulmak isterseniz, tercih sizin!

“Oak Caddesi’nin Sonu” ise son yıllarda dizi ve sinemada sıkça gördüğümüz ‘portallı’ yapımlardan. Yani bir portalın açılıp ya karakterlerin başka alemlere gittiği ya da başka alemlerin karakterlerin dünyasına geldiği (Dark, Stranger Things, Marvel ve Jumanji filmleri vb.) yapımlardan. Tabii ki iki çocuklu (bir kız bir oğlan!) babanın işsiz olduğu bir banliyö ailesi var elimizde. Gördüğünüz gibi, günümüzde banliyö hayatı artık orta sınıf bir statüyü işaret etmiyor. Hatta daha çok alt sınıfların barınabildiği mekanlar olarak anlam kazanıyor Hollywood’da. Gerçi film 1980’lerin başında geçiyor. Bu bakımdan da “Stranger Things” gibi yapımların yarattığı etkiyi kullanıyor denilebilir. Ki, estetik olarak da hayli benzer yanları var.

İşte bu caddenin insanları, kahramanlarımız Platt ailesiyle birlikte 200 milyon yıl öncesine ışınlanıyorlar. Bir sabah uyanıyorlar ki, etraf dinozorlar ve türlü türlü yırtıcılarla dolu. Kaybettiği yılları arzulayan anne ve ezik babanın çocuklarını hayatta tutma macerası kendilerini de yeniden inşa ettikleri bir serüvene dönüşüyor. Filmi izlerken Anne Hathaway ve Ewan McGregor “Acaba kaç para aldılar da bu filmde oynamayı kabul ettiler” diye sormadan edemiyorsunuz. Yine de şu sıralar salonlarda fırtına gibi esen “The Odyssey” ve “Örümcek Adam”ı izlediyseniz ve Yılmaz Erdoğan’ın dediği gibi “Sinemayı geri getirmeliyiz” diye düşünüyorsanız bir seçenek olabilir. Bu filmi sinemada izleme tercihinizin bütçenizde yaratacağı maddi hasar, diğerini evde ücretsiz izlerken ruhunuzda açılacak manevi yaralardan daha az etkileyecektir bünyenizi.

Evrensel'e Abone Ol

31 yıldır emeğin sesi olan Evrensel, gücünü sadece okurlarından alıyor. Emeğin sesinin daha gür çıkması için sen de güç ver.

📰
E-Gazete Her gün basılı gazeteyi dijital olarak oku...
🔊
Sesli Yazılar Köşe yazılarımızı sesli olarak dinle...
🚫
Reklamsız Deneyim Reklamlara takılmadan sadece habere odaklan.
ABONE OL Zaten abone misin? Giriş Yap

Dijital Evrensel uygulamamız güncellendi

İndir, Oku, Dinle...

📰
E-Gazete Her gün basılı gazeteyi dijital olarak oku...
🔊
Sesli Yazılar Köşe yazılarımızı sesli olarak dinle...
🔑
Şifresiz Giriş İmkanı E-posta adresinle şifresiz giriş yapabilirsin.

Şenay Aydemir

Ev en güvenli yer mi?
0:00 0:00
1.00x
0:00 / 0:00
1.00x

Evrensel'i Takip Et