5 Haziran 2026 00:14

“For All Mankind” dizisi son yılların en özgün yapımlarından. Daha önce hem bu köşede hem de Gazete Duvar’da önceki sezonlarıyla ilgili iki yazı[1] kaleme almıştım. Dizinin beşinci sezonunun bitişi ve hikayenin Sovyetler Birliği tarafına bakarak anlatılacağı “Star City”nin ilk iki bölümün yayımlanması vesilesiyle birkaç kelam etmek farz oldu!

Bilmeyenler için kısa bir özet geçersek; “For All Mankind” 1960’lı yıllardan bugüne uzanan ve merkezine uzay yarışını alan bir alternatif tarih anlatısı. Bu anlatıda, Ay’a ilk Sovyetler Birliği ayak basıyor, 1970’li yıllarda kolonileştiriliyor, sonraki on yıllarda Mars için mücadele başlıyor ve kolonizasyon tamamlanıyor. Sovyetler Birliği yıkılmadan yoluna devam ediyor. ABD’de tarih hızlanıyor. Örneğin ’90’lı yıllarda başkanlar artık cinsel yönelimlerini açıkça kamuoyu önünde paylaşabiliyor ama Sovyetlerde gulaglar hâlâ var! Bir Amerikan anlatısında ‘kafi miktar’da antikomünizm, Soğuk Savaş ezberleri, klişelerinin bulunması vakaiadiyeden sayılıp görmezden gelinebilir. Çünkü Hollywood’un genetiğine işlemiş bir form bu. Açıkçası dizinin yaratıcıları, bu ezberleri tekrarlayıp dursalar da, başka türlü bir Sovyetler Birliği temsiline de kapı aralıyorlardı. Örneğin ilk kadın kozmonotun uzaya gönderilmesinin ABD’deki kadın temsilini nasıl ileriye taşıdığını, uzay araştırmalarındaki iş birliğinin insanlığı başka bir boyuta ulaştırabileceğine dair ihtimalleri göstermesi açısından kayda değer yanları da vardı. Ancak “Star City”, hem ana dizinin hem de yakın dönemdeki Soğuk Savaş ezberlerini biraz kıran anlatıların çok gerisine düşen bir temsil sundu ilk iki bölüm itibarıyla.

Kısaca bu temsillere değinmeden önce dizinin beşinci sezonuna dair iki kelam edelim. Bu sezon 2010’lu yılarda ve kolonileştirilen Mars’ta geçiyor. Gezegende artık bir topluluktan bahsetmek mümkündür. Dünya ile karşılıklı bir bağımlılık ilişkileri vardır. Yaşamsal malzemelerin çoğu dünyadan gelse de, çok değerli madenler de Mars’tan gitmektedir. Mars’taki üretimin otomasyona geçeceği ve insanların geri gönderileceği haberinin ortaya çıkmasıyla bir isyan başlar ve gezegenin bağımsızlık mücadelesini izleriz. Bu arada Sovyetler Birliği, ABD ve hikayenin Elon Musk’ı diyebileceğimiz bir sermaye sahibinin aynı safta olduğunu da hatırlatalım. En nihayetinde dünyadaki ilişkilerin uzayda devam ettiği politik alt metni olan bir bilim kurgu iken böylesi bir hat değişikliği sıkıntılar yaratıyor. Mars’taki elemanların isyanına yeterince ikna olamıyoruz örneğin. Bu kapalı anlatıda dünyanın devreden çıkmasının yarattığı boşluklar doldurulamıyor maalesef. Bir sezon daha devam edip sona erecek dizi. Belki bu yeni yola dair sağlıklı değerlendirmeyi o vakit yapabiliriz.

İşte “Star City” bu dizinin bir alt başlığı olarak yaratıldı. “Star City”, Sovyetler Birliği’nin uzay araştırmalarını yürüttüğü, konunun uzmanlarından yaşadığı bir bilim kentiydi. Ana dizide bu yapının parçası olan bilim insanlarıyla ABD’li uzay bilimcilerin temas ettiği anlar oluyor ve Sovyet uzay araştırmaları da hikayenin parçasın haline geliyordu. Yukarıda da değindiğim gibi kimi klişelere yaslansa da ‘İhmal edilebilir’ ölçüler içindeydi. Ancak “Star City”, Soğuk Savaş yıllarına rahmet okutur bir yaklaşımla giriyor hikayeye. Hollywood’un Sovyetler Birliği anlatılarının çok temel ve birbirini tekrar eden belirleyenleri vardır. Bu anlatılarda ‘birey’in olmadığının altı ısrarla çizilir. Ancak bunu yaparken asıl olarak ‘toplum’da görünmez kılınır. Sovyetler Birliği (ve Doğu Bloku ülkeleri) bütün hücrelerine kadar ‘rejim’den ibarettir. Rejim toplum üzerinde tam bir denetim ve tahakküm kurmuş ve onların iradelerini yok etmiştir. Ne zaman gülecekleri, ne zaman ağlayacakları, ne zaman dans edeceklerine onlar değil rejim karar verir! Böyle olunca anlatılarda rejimin yüzleri ve mağdurları dışında karakterler göremeyiz. Örneğin Sovyet rüyasına, sosyalizme gönülden inanmış bir bilim insanı, sanatçı hatta ortalama bir insan bile görmenin olanağı yoktur! Sovyet insanlarının kendilerini en iyi hissettikleri ve ‘birey’ oldukları anlar Batılı birisiyle ya da Batı’da oldukları zamanlara denk gelir. Ama Batı (ABD) temsilinde durum değişir. Evet orada da kötü ‘iktidarlar’ vardır. Ama ‘Amerikan rüyası’ kusursuzdur. Halk rejime inanır ve güvenir. Ondan razıdır. Arada bir razı olmadıkları iktidarlar olabilir (dizi özelinde Nixon) onlar da ilk seçimde gider zaten!

Kara propagandayı boca ediyor

 

İşte “Star City” bütün bunları fazlasıyla barındırıyor. Daha ilk dakikasından itibaren, Hollywood’un Soğuk Savaş boyunca yerleşik hale getirdiği bu kara propagandayı boca ediyor üzerimize. Karakterlerin sürekli tedirgin yaşadığı, bilim insanlarının zapturapt altında tutulduğu, büyük özveriyle yetiştirilmiş kozmonotların bir anda gözden kaybolduğu irrasyonel bir ülke çıkarıyor karşımıza. Bu kadar akıl dışılık içinde bilim üretilebilirmiş gibi, seyirciyi ikna etmeye çalışıyor. Yani Hollywood ‘alternatif’ bir tarih anlatısı kurarken bile, Sovyetler Birliği’ne dair ezberini bozmuyor dizinin yaratıcıları.

Dizinin anlattıklarına tek tek öyle değildi diye yanıtlar vermeye gerek yok. Ama ABD’de bile eleştirilen bir yanına değinmek lazım. “For All Mankind”ın ilk sezonlarında, Sovyetler Birliği’nin Ay’a ilk kez bir kadın astronot (Anastasia Belikova) indirmesi dünyada bir feminist dalga yaratmış ve NASA’yı da kadın astronot programını hızlandırmaya zorlamıştı. Biz bunu ana dizide samimi ve ilerici bir başarı olarak izlemiştik. Ancak “Star City”de bu tarihi olay bir siyasi oyun olarak gösteriliyor. İzleyicilerin bir kısmı dönemin Sovyetler Birliği’nin kadınların toplumsal hayata katılımı konusunda Batı’dan çok daha iyi olduğuna dikkat çekiyorlar örneğin.  

Batı ana akım sineması ve televizyonu ne zaman yüzünü Doğu Bloku’na dönse, ideolojik şablonların dışına çıkmakta hep zorlanıyor. “For All Mankind”da uzaktan bir “öteki” olarak gördüğümüz Sovyet portresi, merkeze alınıp kendi evinde anlatılmaya çalışıldığında daha sığ yapımcıların “insani olanı” sadece artık iflas etmiş liberal değer setleriyle tanımlayabilmesi. Bir Sovyet insanının kolektif bilincini, sisteme olan inancını veya o dönemin toplumsal coşkusunun gerçek olabileceğini tahayyül edemiyorlar ve bir ‘baskı’ ile açıklama ihtiyacı duyuyorlar. Dolayısıyla ortaya çıkan şey; sinematografik olarak çok iyi olsa da içi ideolojik olarak doldurulmuş, karton karakterlerle bezeli bir dekor tasarımı oluyor.  



Şenay Aydemir

Bitmeyen savaş
0:00 0:00
1.00x
0:00 / 0:00
1.00x

Evrensel'i Takip Et