3 Temmuz 2026 00:16

 “İkinci Dünya Savaşı sonrasında kurulan müesses nizam çöküyor”. Son dönemde sıkça duymaya başladığımız bir yorum bu. Özellikle 2008 ekonomik krizi sonrası hızlanan bu çöküşün en önemli dayanağı ise ‘kurallı’ olduğu varsayılan dünya düzeninin artık ‘kural tanımaz’ bir hal aldığı önermesi. Gücü olanın, punduna getirenin işini gördüğü ve hesap vermediği yeni bir müesses nizam belki de! Ama bu ‘yeni düzen’ bir anda ortaya çıkmadı. Kurcalasak elli yıllık bir mazisi vardır belki, yine de 1990’lardan sonra ufak ufak buraya geldiğimizi söylersek hata yapmış olmayız. Sovyetler Birliği ve sosyalist blokun çözülmesi sonrası ‘sonsuza dek’ sürecek zaferini ilan eden neoliberalizmin hiçbir vaadini yerine getiremeden silinip gitmesiyle ortaya çıkan boşluğu arsız yeni sermayeyi temsil eden popülist sağcılar dolduruyor her yerde. Peki, bu çağın insanına ne oluyor?

Kuşkusuz, binbir belirleyenin iç içe geçtiği bu dünyada ‘Çağın insanı şudur’ diye bir tanım yapmak abesle iştigal olacaktır. Klasik dönemin romanlarını büyük yapan şeylerden birinin de bu olduğunu düşünmüşümdür hep. Daha az karmaşık, sınıfların, kültürlerin ve yaşam biçimlerinin daha net birbirinden ayrıldığı bir dünyada yazılan romanlara bakıp ‘işte çağının insanı’ diye tanımlamak kolay olsa gerekti! O çağın sadeliğine göre, romanlardaki insanları daha karmaşık gelmiştir bana oysa. Halbuki bu çağın karmaşası içinde ‘modern’ romanların kahramanları daha basit, tek düze gibi. Bunu ‘edebi’ bir eksiklik olarak da söylemiyorum.

Böyle karakterlerin yer aldığı yakın dönemde yayımlanan iki romandan bahsedeceği kısa kısa bu hafta. İlki İthaki Yayınları’ndan H. Can Erkin çevirisiyle yayımlanan Sayaka Murata’nın tartışma yaratan kitabı “Kasiyer”. Yazarın 2016’da yayımlanan romanının kahramanı Keiko, başka bir yol için fırsatı ve zekası olmasına rağmen on sekiz yıl boyunca markette çalışmayı seçen bir kadın. 1990’ların yükselen Japonya’sında büyümüş. Yeni çağın yeni kariyerlerini yakalama fırsatı önüne gelmiş, para kazanma, aile kurma gibi ‘normal’ şeyleri elinin tersiyle itip huzur bulduğu işi yani market kasiyerliğini yapmayı tercih etmiş bir kadın Keiko. “Kasiyer” ilk bakışta, toplum baskısına karşı pasif bir direniş öyküsü gibi geliyor, ki öyle bir yanı var. Üniversite okumak, kariyer yapılabilecek bir işe girmek, düzgün bir koca bulmak ve ‘herkes gibi’ yaşamayı reddeden bir kadına dair nihayetinde. Ama romanın asıl gücü, dayatılmış ‘normal’i reddedip karakterinin kendi inşa ettiği ‘normalde’ huzur bulmasını bize göstermesi. Keiko, başka şeyler yapamayacağından değil, kendisini o markette o kasanın başında çok daha işe yarar ve mutlu hissettiği için orada! ‘90’ların sonu 2000’lerin başında yükselen yeni sermayeye gönüllüce eklenip hayatlarını bahşeden kuşağa sorulmuş bir soru aynı zamanda Keiko. Asosyalliği, ilişkileri becerememe biçimi, şeflerin ve hayatına giren erkeklerin onu sömürmesine karşı kayıtsızlığı ile hem çağının ataletini temsili ediyor hem de tuhaf biçimde kendi sesini korumaya dair inadı saygı uyandırıyor.

Oysa Vincenzo Latronico’nun “Kusursuzluk” romanının kahramanları Anna ile Tom gerçek birer milenyum insanı. Yapı Kredi Yayınları’ndan Meryem Mine Çilingiroğlu çevirisiyle yayımlanan roman, İtalya’dan gelip Berlin’e yerleşen genç çiftimiz üzerinden milenyum toplumuna sert bir eleştiri.  Kitap, Georges Perec’in 60’lı yıllarda tüketim toplumunu ve nesnelerle kurulan sahte mutluluk ilişkisini anlattığı “Şeyler” (Metis tarafından Sevgi Tamgüç çevirisiyle yayımlandı) romanının günümüze uyarlanmış bir versiyonu gibi, ki yazar da kitabın girişinde “Şeyler”e gönderme yapmayı ihmal etmiyor.  

Dijital tasarımcı çiftimizin Berlin’de kurduğu bu “Kusursuz” hayat, her türden bitki, İskandinav mobilyaları, özenle planlanmış seyahatleri, sosyal medya akışları, ev partileri, mecburi sosyalleşmeleriyle birlikte kusursuz görünüyor. Bu “iyi yaşama” illüzyonunun, karakterleri bir sürü mecburiyetin içine hapsettiğini, bu estetik kusursuzluğun arkasındaki müthiş ruhsuzluğu ve içsel yoksullaşmayı göstermekte çok mahir Latronico. Roman, dışarıdan imrenilecek o hayatın sınırları genişledikçe insanın nasıl arzulamayı unuttuğunu ve kendi yarattığı o pürüzsüz imajın içinde nasıl kapana kısıldığını harika özetliyor. Milenyum kuşağının o derin tatminsizliğini ve melankolisini mesafeli, hatta oldukça soğuk bir dille anlatıyor yazar, ki bu ‘merhametsiz’ anlatı romanı daha da sarsıcı kılıyor.  

“Kasiyer” ve “Kusursuzluk”un Doğu’dan ve Batı’dan yaşları birbirine yakın insanlar üzerinden tarif etmeye çalıştığı dünyayı belirleyenlerin neler olduğunu merak edenler için ise Aybars Yanık’ın “Zalimin Zulmü Varsa- Popüler Kültür ve Siyaset” kitabını önerelim. İletişim Yayınları tarafından okurla buluşturulan kitap, neoliberalizmin hayal kırıklığı üzerinden popülizmin yükselişi ile (özellikle de sağ popülistlerin) popüler kültür arasındaki ilişkiye bakıyor. Batman’ın, Süpermen’in karton evrenlerinden çıkıp bir anda siyasetin öznesi haline nasıl geldiklerini anlamamıza yardımcı oluyor. Popülizmin tarihsel ve entelektüel köklerinin yolculuğu bir şarkıyla, bir diziyle nasıl kesişiyor? Bu adaletsizlik çağında neden ‘kötü’ karakterlere olan ilgimiz artıyor? Onların adalet motivasyonunu niye doğru buluyoruz? “Şahsiyet” dizisinin kahramanı Agah Bey ile Joker’i aynı potada eriten, daha da tuhafı bu ikisini Sedat Peker’e bağlayan çizgi nereden başlıyor? Aybars Yanık, insanların tüm dünyada yaşadıkları hayal kırıklıklarının ‘güçlü lider’ beklentilerini tetikleyişiyle, popüler kültür kahramanlarına benzer anlamlar yüklemeleri arasındaki bağı kuruyor.

Bir kitap bize çağı anlatmaya yetmeyecektir kuşkusuz. Ancak kendimizi anlamak için bir kapı aralayabilir.

Şenay Aydemir

Yüzyılın insanı!
0:00 0:00
1.00x
0:00 / 0:00
1.00x

Evrensel'i Takip Et