Süreçte yasal çerçeveye doğru
Sürecin bundan sonraki yol haritasını belirleyecek çerçeve yasa, yakında kamuoyuna açıklanacak. Abdullah Öcalan ve güvenlik bürokrasisi arasında yürütülen hazırlık sürecinin açıklanan takvimin gerisinde kalışı, müzakerelerin pürüzsüz geçmediğini gösteriyor.
TBMM Başkanı Numan Kurtulmuş gelinen noktayı; “Yasayla birlikte yeni dönemin kapısı açılacak. Bu yasayla asla Türkiye’de bir genel af anlayışı ortaya konulmayacak. Yasa, feshin tespitiyle yürürlüğe girecek” sözleriyle özetledi.
Basına sızdırılan bilgiye göre kısa tutulacak olan yasa bir yıllık süre için geçerli olacak. Silah bırakma aşamasının teyidi, soruşturma ve kovuşturmaların yürütülme biçimi ve denetim mekanizmalarına ilişkin hükümler içerecek. Düzenleme, üyelik ve propaganda maddelerinden cezaevinde olanları ve arananları kapsıyor. Bu tanıma giren kişilere üç yıl denetimli serbestlik uygulanması, cezaevindekilerin tahliye edilmesi ve devam eden dosyaların bu süre boyunca işleme konulmaması düşünülüyor. Kurumsal yürütme düzeyinde ise cumhurbaşkanı yardımcısının başkanlık edeceği bir koordinasyon kurulu ve milletvekillerinden oluşacak bir izleme grubu oluşturulması niyetinden söz ediliyor.
Yasa kapsamına girenlere üç yılın sonunda siyasal faaliyet yolunun açılması öngörülüyor. PKK’nin terör örgütleri listesinden çıkarılmayacağı, İmralı’daki görüşme koşulları dışında Abdullah Öcalan için bir düzenleme yapılmayacağı belirtiliyor.
Hazırlığın satır araları
Barış süreçlerinde, müzakerelerin ilerleyişine ilişkin detayların genel hatlarıyla kamuoyuna duyurulmasının, gidişata yön verecek yasal metinler hazırlanırken farklı kesimlerden görüş alınmasının önemi büyük. Bu konudaki deneyim, şeffaflık içermeyen tutumların bedelinin sonradan ödendiğini gösteriyor.
Bu bilgiye rağmen, TBMM’ye getirilmek üzere olan yasal çerçevenin detayları ve ilerleme sürecinin dönüm noktaları ısrarlı bir biçimde gizlendi. Bu tercihin MHP’nin süreçte takındığı tutum üzerinden mevzi kazanma gayreti içinde olan milliyetçi partilere karşı bir önlem olarak alındığını düşünmek mümkün olsa da sürecin kitle önündeki meşruiyetini zayıflattığı gözleniyor.
Öte yandan, devletin tüm yurttaşlarını kapsayan bir barış ortamı yaratma sorumluluğu, barışı eşitlik, adalet ve hukukun üstünlüğü üzerinden inşa etme yükümlülüğü, bu beklentiyi doğuran ilkeler ve insan hakları hukukunun gerekleri yokmuş gibi davranılıyor. 1984’ten bu yana sıcak çatışma halinde devam eden, uzun döneme yayılmış, milyonlarca Kürt’ün temel hak ve özgürlüklerini ve bir bütün olarak ülke demokrasisinin kalitesini ilgilendiren bu meselenin güvenlik söylemi içine hapsedilmesi endişe yaratıyor. Gelişmeler birkaç aktörün eseriymiş gibi sunuluyor. Hukuksal ve normatif çerçeveler üzerinden sürecin meşruiyetini sağlamlaştırmak yerine, konunun müzakere masasının dar kapsamına sıkıştırılması kafaları karıştırıyor.
Daha da önemlisi, geçmişte yaşanan yaygın hak ihlalleri için hesap verebilirlikten söz edilmiyor. İnsan haklarının korunmasının güvenlik kaygılarıyla çelişen bir hedef olmadığı, aksine onun ayrılmaz bir parçası olduğu gerçeği gözden kaçırılıyor. Türkiye’nin ‘Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne (Türkiye 1954 yılında onayladı), ‘Uluslararası Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Sözleşmesi’ne (Türkiye 2000 yılında onayladı), ‘Her Türlü Irk Ayrımcılığının Ortadan Kaldırılmasına Dair Sözleşme’ye (Türkiye 2002 yılında onayladı) ve ‘Uluslararası Medeni ve Siyasal Haklar Sözleşmesi’ne (Türkiye 2003 yılında onayladı) bağlı değilmiş de sürecin motoru siyasal iktidarmış gibi bir görüntü sergileniyor. Ayrımcılık yasağı, eşitlik ve güvenlik hakkı, ifade özgürlüğü, toplanma ve örgütlenme özgürlüğü gibi temel ilkelerin yaşamsallığı gölgede bırakılıyor.
Belirsizlik ve geçiştirmelerin tehlikeli sonuçları
Barış süreçlerinden süzülen deneyim, sürecin içinde şekillendiği anlaşma ve uygulamaya yön veren yasal çerçevenin aceleye getirilmesi ve yetersiz kalması halinde sonucun başarısız olduğunu gösteriyor. Özellikle tarafların kendi kitle tabanlarının tepkisini azaltmak ve durumu onlar için daha kabul edilebilir kılmak amacıyla kesinlik ve açıklıktan kaçındığı durumlarda sonucun hüsran olduğu gözleniyor.
Barış deneyimleri tarihi, barış süreci önündeki engelleri aşmak için kamuoyunun bilgilendirilmesinde bir sınır olması gerektiğini gösteriyor olsa da bu durum haber akışının kesilmesi anlamını taşımıyor. Israrla sürdürülen bilgi yoksulluğu ortamında, gerçekleşmesi gereken anayasal, yasal ve kurumsal değişikliklere ilişkin kitlelerin güvenini kazanmak mümkün olmuyor.
Barışın yalnızca çatışmanın durması demek olmadığı, birikmiş sorunların karşılıklı anlayış, saygı ve iş birliği ruhu içinde çözüldüğü katılımcı bir işleyişten doğacağı unutulmamalı. Herkesi kapsayan bir huzurun yaşam hakkı, işkence ve kötü muamele yasağı, ifade özgürlüğü, örgütlenme özgürlüğü, mülkiyet hakları ve adil yargılanma güvencelerini gerektirdiği gerçeği sürece açıkça yansıtılmalı.
Bu doğrultuda, karar alma süreçlerine daha geniş katılımın sağlanması, danışma platformlarının oluşturulması, kadınların ve gençlerin önünün açılması, toplumun farklı kesimleriyle düzenli temas kurulması ve ilk aşamada katılım sağlaması mümkün olmayan aktörlerin sonradan sürece eklenmesi gerekiyor.
Evrensel 31 yaşında!
31 yıldır emeğin sesi olan Evrensel, gücünü sadece okurlarından alıyor. Emeğin sesinin daha gür çıkması için sen de güç ver.
Dijital Evrensel uygulamamız güncellendi
İndir, Oku, Dinle...
Evrensel'i Takip Et