NATO Zirvesi ve kamu yönetimindeki baskıcı dönüşüm
Ankara Valiliği, NATO Zirvesi kapsamında bu gece yarısından, 10 Temmuz gece yarısına kadar geniş çaplı yasaklamalar getirmişti. Kararla 13 gün boyunca açık ve kapalı alanlarda toplantı, gösteri yürüyüşü, basın açıklaması, oturma eylemi, miting, stant açma, bildiri dağıtma, afiş ve pankart asma yasaklandı. Şafak baskınları sonrasında, çok sayıda yurttaş tutuklandı. Gözaltı ve tutuklamaların gerekçesi: NATO Zirvesi karşıtı eylemler yapabilirler, dolayısıyla Türkiye'yi terörle anılan bir ülke durumuna düşürebilirler…
Kapsamlı yasaklama kararını 2911 Sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu’nun 17. maddesine dayandıran Ankara Valiliği, bir yandan kendine belirli bir etkinliği yasaklama yetkisi veren düzenlemeyi çok kapsamlı bir kapatma kararının gerekçesi yaparken, diğer yandan bu yasanın kapsamında olmayan bildiri dağıtma, afiş/pankart asma gibi konuları da listeye ekledi. İfade özgürlüğü ve protesto hakkını ortadan kaldıran bu durum, Ankara’daki kamu çalışanlarını ‘NATO Zirvesi boyunca evde tutma’ emriyle oluşan atmosferi daha da ağırlaştırmış durumda.
Ankara Valiliğinin kararı, Erdoğan rejiminde il ve ilçe düzeyindeki kamu yöneticilerince uygulanan yönetme biçimiyle uyum ve süreklilik içeriyor. Dikkatlerin yargının yürütmeye tabi kılınmasına odaklandığı içinden geçtiğimiz günlerde, tarafsız bürokratlar olarak gösterilmelerine büyük özen gösterilen vali ve kaymakamların, iktidar güdümündeki tutumları ve bu durumun siyasal anlam ve arka planı üzerinde düşünmekte fayda var.
Baskı sürecinde kamu yönetiminin rolü
Baskıcı rejimler üzerine yapılan tartışmalarda genellikle iktidarların rakiplerini nasıl havuç ya da sopa ile ikna ettiği, siyasal rekabeti nasıl kontrol altında tuttuğu ve bunların yetmediği durumlarda rejim muhaliflerini nasıl susturduğuyla ilgilenilir. Kuvvetler ayrılığının çöküşüne ilişkin tartışmalarda, kuralları iktidarın ömrünü uzatmak için değiştiren uygulamalar ve yürütmeye tabi yargı sistemleri ilgi odağının merkezinde yer alır.
Oysa bahsi geçen süreçte, kamu yöneticileri de baskının yerellere yayılmasında önemli rol oynar. Baskı ortamlarında, kamu yönetimi bir bütün olarak burjuva demokrasilerinde sık rastlanmayan yasaklayıcı işlevler yüklenir. Bu nedenden dolayı baskı düzenlerinde kamu yöneticilerinin rolünün iyi anlaşılabilmesi için farklı mercekler kullanılması gereklidir. Kamu yönetiminin anayasal düzen içindeki olması gereken yeriyle, yaşanan somut gerçeklik arasındaki geniş açıya bakılmalıdır.
Otokratlar, rakipleriyle başa çıkmak ve devlet-toplum ilişkisini şekillendirmek için kamu yönetimini ihtiyaçları doğrultusunda seferber edip, kontrol altında tutarlar. Pozisyonlarını korumak için büyük ölçüde yukarıdan aşağıya işlettikleri seferberliğe ve baskı yöntemlerine güvenirler. Aralarında Türkiye’nin de yer aldığı baskıcı siyasal ortamlarda “güçlü lider”liğin şekillenme sürecinde, yerel yönetsel aygıt hızla kontrol altına alınır; kontrol edilemeyen kurumlar tasfiye edilir. Kamu yönetiminin standart eylem ve işlemleri demokratik olmayan amaçlar doğrultusunda yürütülür. Bürokratik işleyişin odağına merkezin politikasının dayatılması ve yurttaş itaatinin sağlanması oturtulur.
Bu anlayış doğrultusunda kamu yöneticileri halka hizmet yerine sosyal kontrolü sağlamanın aracı olur. Yerel bürokratlar, temsil ettikleri rejimlerin kamuoyunu yönlendirmesinde ve kolektif itirazı dizginlemesinde kritik bir rol alır. Devlet-toplum etkileşiminin temel araçlarından olan siyasal faaliyetler, rekabetçi seçimler ve yurttaşın gönüllü katılımı gibi gelenekler, yukarıdan aşağıya gönderilen emirlerin ve baskıdan güç alan uygulamaların gölgesinde bırakılmak istenir.
Katılımı değil, kontrolü derinleştirmeyi amaçlayan kamu yönetimi anlayışı
Otoriter rejimler yurttaş katılımını güçlendirmeyi değil, kontrolü derinleştirmeyi hedefler. Siyasal katılımın kamu yöneticilerince denetlenen yapısı, katılımın nasıl kısıtlandığını ve yukarıdan aşağıya kontrolün nasıl sürdürüldüğünü gösteren bir harita gibidir. Tarafsız olduğu iddia edilen kamu yöneticilerince yürütülen hiyerarşik kontrol, yönetsel süreçte gücün hangi sınıf ve kesimler lehine kullanılacağını belirten kapsamlı kurallar içerir. Bu kurallar baskı rejimlerine düzeni devam ettirmek için gereken araçları da sağlar.
Ancak, muhalefete tahammülsüzlük ve sorgusuz sualsiz sadakate dayanan bu sistem, kararları değiştirilemez bir komuta sistemi değil, mücadele üzerinden şekillenen dinamik bir gerçekliktir. Kamu yöneticilerinin kendinden emin açıklama ve yasaklamaları, son tahlilde muhalif kampanya ve direnişlerle yeniden ve yeniden şekillenir.
Baskıcı aklın muhalefeti susturma, kendi görüşleriyle çelişen yaklaşımları sansürleme ve rejimin meşruiyetine ilişkin negatif duyguları etkisiz hale getirme faaliyetinde, kamu yönetiminin bir kez daha aktif rol oynadığı bir dönemden geçiyoruz. Kontrollü temsil ve sınırlı katılım esasına dayanan bu pratik yönelim, kamu kurumlarının faaliyet alanları dışındaki siyasal işlevlerini gösterdiği kadar, statükonun nasıl sıkıştığını da anlamamızı sağlıyor. Bu zorlu süreçte katılım sınırlarına itiraz ve mücadele tek yol olarak önümüzde duruyor.
Evrensel'i Takip Et