Kilo verdirici iğneler: Yeni bir altına hücum mu, yeni bir halk sağlığı sorunu mu?
Yaklaşık iki yüzyıl önce Amerika’da insanlar bir avuç altın uğruna dağları, nehirleri ve hayatlarını göze alıyordu. Bugün ise tüm dünyada milyonlar, hızlı kilo verme vaadi uğruna metabolizmalarını ve sağlıklarını riske atabiliyor. Değişen tek şey, peşinden koşulan “altının” rengi ve biçimi…
Charlie Chaplin günümüzde yeni bir “Altına Hücum” filmi çekseydi kilo verdirici iğneler başrolü oynardı. Birçok sağlık ekonomisti kilo verdirici ilaç bahsini yoğun yatırım, rekabet ve talep nedeniyle adeta bir “altına hücum” olarak tanımlıyor.
Küresel ilaç pazarında milyarlarca dolarlık bir ekonomik büyüklüğe ulaşmış; son yıllarda en yüksek ticari değere sahip ve en yoğun yatırım çeken ilaç grubu kilo verdirici iğneler.
Elbette bu iğneler tıp tarihinde bir çığır açtı. Ama madalyonun bir de görülmesi istenmeyen yüzü var. Zayıflama ilaçlarında reçetesiz erişim “görülmeyen” hayati riskler taşıyor.
Son dönemde tip 2 diyabet ve obezite tedavisinde önemli bir gelişme olarak kabul edilen semaglutid etken maddeli ilaçlar (GLP-1 reseptör agonistleri), yalnızca kilo verme vaadiyle küresel ölçekte büyük ilgi görmeye başladı. Ancak bu ilaçların kullanımının yaygınlaşması, beraberinde önemli güvenlik tartışmalarını ve yeni bilimsel değerlendirmeler ışığında tıbbi uyarıları da gündeme getirdi.
Başta Avustralya Şifalı Ürünler İdaresi (TGA), Avrupa İlaç Ajansı (EMA) ve diğer uluslararası ilaç güvenliği otoriteleri, semaglutid kullanan hastalarda arteritik olmayan anterior iskemik optik nöropati (NAION) adı verilen, nadir görülen ancak kalıcı görme kaybına yol açabilen ciddi bir göz hastalığı ile olası ilişkiyi değerlendirmiş ve üst üste uyarılar yayımlamıştır.
Bilimsel literatürde örneğin JAMA Ophthalmology’de yayımlanan gözlemsel bir çalışmada, semaglutid kullanan bireylerde NAION görülme sıklığının daha yüksek olabileceği bildirilmiştir. Mevcut çalışma gözlemsel nitelikte olup tek başına nedensel bir ilişkisini kesin olarak kanıtlamasa da uyarı önemlidir.
Tam da bu noktada, küresel tıp dünyası ile Türkiye’deki saha gerçekliği arasındaki devasa bir uçurum dikkat çekmektedir: Reçetesiz erişim ve denetimsizlik…
ABD’de FDA, Avrupa Birliğinde EMA gibi gelişmiş sağlık sistemlerinde bu ilaçlar yalnızca reçete ile satılabilmektedir. Tedavi öncesinde hastanın diyabet durumu, kardiyovasküler riskleri, pankreatit öyküsü, göz hastalıkları, böbrek fonksiyonları ve diğer klinik özellikleri hekim tarafından değerlendirilmekte; tedavi düşük dozla başlanıp kademeli olarak artırılmaktadır.
Dünyada kilo verici ilaçlara dair sıkı denetim, Türkiye’de serbest piyasa kurallarına kurban edilmiştir.
Türkiye’de kağıt üzerinde reçeteli görünen bu ürünler, Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK) ödeme kapsamı dışında “Ücreti cepten karşılanarak” eczanelerden hiçbir reçete veya doktor kontrolü aranmaksızın saha pratiğinde kolayca temin edilebilmektedir.
Bu ürünlerin uzman kontrolü olmadan “zayıflama iğnesi” adı altında kitleler tarafından kontrolsüzce ve reçetesiz kullanılması, ciddi bir halk sağlığı sorunudur.
Reçetesiz satış ile farmakovijilans yani ilaç güvenlik takip sistemi çökme riski taşıyor. Bir ilacın nadir görülen hayati yan etkileri (ani görme kaybı, akut pankreatit vb.), ancak hastaların hekimleri tarafından ulusal ve uluslararası sağlık veri tabanlarına yapılan bildirimlerle tespit edilebilir. Reçetesiz ve kayıtsız kullanım, yan etkilerin istatistiklere yansımasını engeller; riski “görünmez” kılar.
Reçetesiz kullanım ile olası ciddi yan etkilerde erken teşhis ve müdahale imkanı azalır. NAION gibi ani görme kaybı ile seyreden durumlarda veya diğer ciddi olası nadir yan etkiler geliştiğinde, hastayı izleyen bir hekim bulunmaması tanının gecikmesine neden olabilir. Bu durum hem ilacın kesilmesini geciktirebilir hem de kalıcı hasar riskini artırabilir.
Kilo verdirici iğneler rastgele başlanabilecek ilaçlar değildir. Dozun kademeli artırılması gerekir. Ayrıca bazı hastalarda pankreatit, safra kesesi hastalıkları, ciddi gastrointestinal yan etkiler, sıvı kaybına bağlı böbrek fonksiyon bozukluğu ve gastroparezi gibi klinik tablolar açısından dikkatli değerlendirme yapılması gerekir. Hekim kontrolü olmadan kullanım bu risklerin gözden kaçmasına neden olabilir.
Sonuç olarak; gelişmiş dünya ülkeleri, potansiyel kimi riskler taşıyan bu ilaçların prospektüslerini güncelleyip doktor denetimlerini sıkılaştırırken; Türkiye’de bu ürünlerin saha pratiğinde bir kozmetik ürün edasıyla reçetesiz satılabilmesi sürdürülebilir değildir. Kilo verdirici tüm ilaçların Türkiye’de de kesin ve sıkı bir reçete denetimine tabi tutulması acil bir tıbbi zorunluluktur.
Artık harekete geçme zamanıdır. Sağlık Bakanlığının reçete denetimlerini güçlendirmesi, Türk Eczacıları Birliğinin reçetesiz erişimi önlemesi, Türk Tabipleri Birliği ve uzmanlık derneklerinin birlikte bu alanda akılcı ilaç kullanımını desteklemesi, reklam kurullarının ise sosyal medyadaki yanıltıcı sağlık pazarlamasına karşı etkin denetim yürütmesi, toplum sağlığının korunması açısından gecikmemesi gereken bir sorumluluktur.
Son söz: Tıp tarihinde çığır açan kilo verdirici ilaçların neoliberalizmin yeni altına hücum alanı olmasına hayır diyebilmeliyiz. Bu ürünler ilaç olarak çok ama çok değerlidir ve uygun hastalarda elbette kullanılmalıdır. Ancak kozmetik ürün gibi satılması engellenmelidir.
Sağlıcakla kalın.
Dayanışmaya çağrı!
31 yıldır emeğin sesi olan Evrensel, gücünü sadece okurlarından alıyor. Emeğin sesinin daha gür çıkması için sen de güç ver.
Dijital Evrensel uygulamamız güncellendi
İndir, Oku, Dinle...
Evrensel'i Takip Et