13 Temmuz 2026 00:19

‘Doktor, yaram derinde!’

YAZIYI SESLİ DİNLE
0:00 0:00

Türk Toraks Derneği, Aydın Tabip Odası ve Çine Yaşam Platformu tarafından Aydın’da, 5 Haziran 2026 tarihinde, Nevzat Biçer Konferans salonunda gerçekleştirilen sempozyumda Çine ve çevresinin kanayan yarası silikozis hastalığı tartışılmıştı. Alanlarında uzman birçok bilim insanı. hukukçu. maden işçileri ve yaşam hakkı savunucularının katıldığı sempozyumda “Çine’nin çilesi: Silikozis” başlıklı bir sunum yapan Düzce Üniversitesi Göğüs Hastalıkları Bölümü öğretim üyesi Prof. Dr. Peri Arbak, Çine'deki kuvars ve feldspat madenciliği tehlikesinin, bölgeyi geri dönülmez bir yıkıma sürüklediğinin altını çizmişti. Sempozyum sonrasında Prof. Dr. Peri Arbak'la sunduğu çarpıcı verilerden yola çıkarak bir söyleşi gerçekleştirdik. Arbak’ın sorularımıza verdiği yanıtlar, madenciliğin sadece fabrika içindeki işçileri değil, havaya karışan tozlarla tüm bölge halkını nasıl zehirlediğini açıkça gösteriyor. İşçi sağlığını hiçe sayan acımasız çalışma koşullarından, resmi istatistiklerde gizlenen silikozis vakalarına ve tarlalarını kaybedip madene mahkûm olan köylülerin dramına kadar uzanan sorularımız ve Arbak’ın bunlara getirdiği açıklamalar, sistemin nasıl işlediğini gözler önüne seriyor.

Sunumunuzda Çine’deki kuvars ve feldspat madenciliğinin kırma, eleme, flotasyon ve kompozit levha üretimi gibi tüm aşamalarına yer verdiniz. Çine Çevre ve Yaşam Platformu da bu işletmelerin kimyasallarını Çine Çayı ve Menderes Nehri’ne akıttığını, bölgede kanser, guatr ve hayvan hastalıklarının arttığını ileri sürüyor. Bir göğüs hastalıkları uzmanı olarak, madenciliğin sadece fabrikadaki işçiyi değil, bacalardan ve atıklardan çevreye yayılan tozla tüm Çine halkını tehdit ettiğini söyleyebilir miyiz? Çine halkı nasıl bir risk sarmalında?

Göğüs hastalıkları uzmanlarını tüm çevresel kirlilikler içinde en yakından ilgilendiren grup hava kirliliğidir. Söyleşimizin yapıldığı 30 Haziran 2026 tarihli AccuWeather portalının Çine, Aydın uydu verilerinde PM2.5 düzeyinin 106 µg/m³ (sağlık açısından sakıncalı düzey), PM10 düzeyinin ise 57 µg/m³ (kötü düzey) gibi yüksek düzeylerde seyrettiği gözlenmektedir. Komşu il Denizli’de aynı gün veriler PM2.5 için 71 µg/m³ (kötü düzey), PM10 için ise 45 µg/m³ (orta düzey) idi (https://www.accuweather.com/tr/tr/denizli/317679/air-quality-index/317679). PM2.5, küçük solunabilir kirletici partiküllerdir. Akciğerlere ve kan dolaşımına girerek ciddi sağlık sorunlarına yol açabilirler. En ağır etkileri akciğer ve kalpte görülür. Astım, Kronik Tıkayıcı Akciğer Hastalığı (KOAH), akciğer kanseri sayılabilecek başlıca hastalıklardır. Erken kalp hastalıkları (kalp krizi) ölümleri de unutulmaması gereken önemli halk sağlığı sorunudur. TÜİK’in 2025 yılı verilerine bakıldığında iki komşu ilin ölüm sayıları Aydın’da 9293, Denizli’de 7425 idi. Aydın’da dolaşım sistemi hastalıkları nedeniyle ölen sayısı toplam ölümlerin %33’ü iken Denizli’de %21’i, iyi ve kötü huylu tümörlerden ölümlerin oranı Aydın’da %11 iken Denizli’de %15, solunum hastalıklarından ölenlerin oranı Aydın’da %9 iken Denizli’de %10 idi. Nedeni bilinmeyen ölüm oranı Aydın’da toplam ölümlerin %28’i iken, Denizli’de %9’u idi. Aydın Çine’de kuvars ve feldspat madenciliğinin ağırlıkla katkıda bulunduğu hava kirliliği, komşu il Denizli’den daha fazla sayıda kalp hastalıkları nedenli ve nedeni bilinmeyen ölümlere yol açmıştır. Kuvars madenciliği Çine-Aydın halkını kalp nedenli başta olmak üzere daha yüksek bir ölüm hızına mahkum etmiştir.

Çine'de kurulu kompozit levha fabrikalarında çalışan makine operatörü Ş.G. ve paketleme işçisi S.Ü. gibi hastaların öyküleri, maruziyetin boyutunu gösteriyor. Bu işçilerin yaşamını altüst eden silika maruziyeti ile Çine'deki tarımsal yaşam ve çevre sağlığı arasında nasıl bir bağ kurulabilir?

Kuvars madenciliğinin tarımsal yaşama bilinen etkileri, madencilik etkinlikleri nedeniyle oluşan ince tozun rüzgarla çevre tarım arazilerine taşınarak ürün verimliliğini düşürmesi, yer altı su kaynaklarının yönünü değiştirerek tarımsal sulamayı engellemesi, su kaynaklarını kirletmesi ve toprak erozyonuna yol açmasıdır. Tarımla madencilik arasındaki rekabet aslında sadece madenciliğin tarım alanlarına ve çevreye verdiği zararla sınırlı değildir. Zonguldak’ta kömür madenciliğinin gelişmesi 1. Mükellefiyet dönemi (Dilaver Paşa Nizamnamesi-1867) ile ve köylülerin zorla madenlerde, boğaz tokluğuna çalıştırılmasıyla başlamıştır. Köylüler 12 gün maden işçisi, 12 gün köylerinde ikili yaşam sürmekteydiler. Zonguldak’lı maden işçileri, parça başına ödeme sistemiyle akılları çelinerek (Fransız maden işletmecileri tarafından getirilen sistem) daha fazla kömür çıkarmak ve 3 kuruş fazla kazanmak için yaşamlarını tehlikeye attılar, iş kazalarında, madenci hastalıklarından, veremden yaşamlarını yitirdiler. Zonguldak’lı işçiler tarımdan koparılmış, madenlere mahkum edilmişlerdi. Günümüzde Zonguldak’ta artık işçiler maden işçiliği dışında başka bir iş yapmayı düşünemiyorlar. Zaten tarıma çok da elverişli olmayan Ereğli havzasında artık tek geçim kaynağı kömür ve bağlı sektörler…

Çine için tarımsal etkinlikler kuvars madenciliği ilişkisine baktığımızda farklı bir tablo görüyoruz. Çine’de madencilikten önce var olan verimli tarım alanları (zeytin, fıstık çamı vd), köylülerin arazilerini maden şirketlerine satması veya kamulaştırma ile azalmış/yok olmuştur. Uzun vadede sürekli gelir getiren zeytin ve fıstık çamı varlığı yok olunca, köy gençleri için maden ocaklarında işçilik tek seçenek haline gelmiştir. Bu durum, köylüyü kendi toprağının sahibi olmaktan çıkarıp şirketlere bağımlı birer ücretli işçiye dönüştürmüştür. Tarım arazileri tamamen maden sahasıyla çevrelenen köylerde yaşam alanları daralmış, dinamit patlatmalarının yarattığı sarsıntılar evlerde çatlaklara yol açmıştır. Gürültü ve toz kirliliği sebebiyle yaşam kalitesi düşen yaşlı nüfus köyde kalırken, genç aileler Çine ilçe merkezine veya Aydın’a göç etmek zorunda kalmıştır. Kuvars ocaklarında ve kırma-eleme tesislerinde çalışan işçilerde silikoz hastalığı madenciliğin sonucunda ödenen bedellerden biri iken, açık ocaklara yakın olan köylerde yaşayan yerel halkın kuvarstan etkilenmesi de diğer bedel olmuştur.

Sunumunuzda atıf yaptığınız 2012 tarihli yerel bir çalışmada, kuvars ve feldspat değirmenlerinde silikozis sıklığı %23 gibi çok yüksek bir oranda bulunmuş. Buna karşın, Türkiye genelinde 2024 yılı SGK verilerine bakıldığında 57 binden fazla sigortalı işçinin çalıştığı kum, çakıl ve kil iş kollarında sadece 7 meslek hastalığı vakası kaydedildiği görülüyor. %23'lük bilimsel gerçeklik ile resmi kayıtlardaki bu "7 vaka" çelişkisini nasıl yorumluyorsunuz? Vakalar nerede gizleniyor veya gözden kaçıyor?

Silikoz olgularının az gelişmiş ülkelerde resmi kayıtlarda “yok denecek kadar az” çıkması, silikozun dünya ölçeğinde yaygınlığını, yıllık görülme hızını tartışan yayınlarda açıkça ortaya konulmuştur. Gelişmiş Batı ülkelerinde kayıt sistemi, silikoz için tarama programları düzenli olarak sürdürüldüğü için silikozis olgularının sayıları daha yüksek olarak raporlanmaktadır. Bizimki gibi az gelişmiş ülkelerde ise silikozis olguları farklı nedenlerle neredeyse görünmezlik perdesinin ardındadır. Silikozisin en çok görüldüğü sektörlerin başında kot kumlama (geçmişte), kuvars ocakları, diş teknisyenliği, tünel/inşaat yapımı, dökümcülük ve mermer/yapay tezgah kesimi gelmektedir. Bu sektörlerde, özellikle de küçük atölyelerde kayıt dışı (sigortasız) veya göçmen işçi çalıştırma oranı oldukça yüksektir. Bir işçinin resmi olarak "meslek hastası" sayılabilmesi için öncelikle SGK sistemine kayıtlı olması gerekmektedir. Kayıt dışı çalışan binlerce işçi hastalandığında resmi meslek hastalığı istatistiklerine girememektedirler. Diğer bir güçlük meslek hastalığının tanı sürecinin bürokratik engellerle uzamasıdır. Hastalığın saptanması durumunda dahi, o işyeri ile ilişkisinin kurulması da güçtür. İşçi geçmişte çok sık iş değiştirdiyse veya eski işyerleri kapandıysa bu bağı kanıtlamak neredeyse imkansız hale gelmektedir. Birçok işçi bu bürokratik yükü kaldıramayıp süreci yarıda bırakmaktadır. Silikozun sıklıkla uzun süren ve yavaş ilerleyen seyri nedeniyle işçiler hekime daha geç başvurmakta, meslek hastalıkları alanında genellikle farkındalıkları yetersiz olan hekimlerin tanı koymaktaki yetersizlikleri de süreci uzatmaktadır. Daha sık gözlenen durum ise işsiz kalma korkusuyla işçilerin işyerindeki periyodik kontrollerden kaçmasıdır. İşverenler ile devletin yükümlülüklerini yeterince yerine getirmemesi silikozun kontrolunu engelleyen önemli etmenlerdir. İşverenlerin işçi sağlığı ve güvenliği önlemlerini uygulamaması (toz kontrolu, kişisel koruyucu ekipman temini, işçinin eğitimi), devletin de işyerlerini denetim görevini yerine getirememesi önemli sorunlardır. Kısaca Türkiye'deki düşük silikozis rakamları hastalığın azlığından değil; tespit, kayıt ve bildirim sistemindeki sistemsel tıkanıklıklardan kaynaklanmaktadır.

Aynı çalışmada, solunabilir toz ölçümlerinin yasal eşik sınır değer olan 5 mg/m3'ün altında çıktığı, ancak kırıcı ve paketleme gibi bölümlerde bu sınırın aşıldığı belirtiliyor. Mevcut yasal eşik sınır değerler işçiyi korumakta gerçekten yeterli mi, yoksa standartların acilen gözden geçirilmesi mi gerekiyor?

. Solunabilir silika için yasal eşik değer ABD’de 50 µgr/m3 (8 saatlik vardiya için) iken, ülkemizde Çalışma Bakanlığı’nın toz kontrolu yönetmeliğine göre 10 mg/m3/%SiO2+2 (8 saatlik vardiya için) formülüyle hesaplanmaktadır. Ancak Avrupa Birliği’nin eşik değerleri 100 µgr/m3 olup, Çalışma Bakanlığı tarafından bu değer güncel pratiklerde ve AB direktiflerine paralel olarak kabul edilmektedir. Bu değer, OSHA'nın belirlediği yasal sınırın tam iki katıdır. İş hijyeni dünyasında genel kabul gören eğilim, silikanın grup 1 kanserojen olması nedeniyle sınır değerlerin 25 µgr/m3 a düşürülmesidir.

Silikoz tanılı işçi Sayım Ünal; “Tozdan göz gözü görmeyen çalışma koşullarında günde yaklaşık 70 çuval bağladıkları bir elek sistemine çuvallarla sırtımda taş taşıdım” derken toz ölçümünün var olan Toz Kontrol Yönetmeliğine göre bile yapılmadığını açıkça ortaya koyuyordu. Yaşanılan gerçeklik yetersiz olan eski toz kontrol yönetmeliğinin bile uygulanmadığı vahşi kapitalizm koşullarıdır.

Değirmenlerde çalışanların %80’inden fazlasının 5 yıl ve daha az süreyle çalıştığı saptanmış. Sunumda bu durumun, silikozis olan işçilerin işten çıkarılmış olabileceği şüphesini doğurduğu ifade ediliyor. İşverenlerin silikozis belirtisi gösteren deneyimli işçileri işten çıkarıp yerine sürekli yeni ve örselenmemiş işçiler alması, sektörel bir kaçış yöntemi haline mi geldi?

Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’nın 2025 Maden Teftiş Raporu’nun işgücünün kıdeme göre sınıflandırılmasını özetleyen grafiğinde “İşyerlerinde işçilerin kıdemlerine göre dağılımı incelendiğinde, 1,5 yıl ve daha az kıdemi olan işçi sayısının işyerlerinde çalışan işçilerin yaklaşık %47’lik oranını oluşturduğu, 5 yıl ve üzeri kıdeme sahip olan işçi sayısının ise %14’lük oranını oluşturduğu görülmektedir. Söz konusu verilere göre işyerlerindeki işgücü devir oranının yüksek olduğu anlaşılmaktadır.” görülmektedir.

Daha düşük ücretle çalıştırılan, daha eğitimsiz, deneyimsiz, kıdemsiz işçilerin iş kazaları ve meslek hastalıklarına daha açık olduğu bilinmektedir. Bakanlık müfettişleri işgücü devir oranının yüksekliğine ilişkin nedenleri incelememiş olsalar da bizler tahmin yürütebiliriz. İşçilerin olası sendikal etkinlikleri dolayısıyla işten atılması, silikoz ve/veya diğer pnömokonyoz tanıları nedeniyle işçilerin mesleki rehabilitasyon programlarına sokulması (tozsuz işlerde istihdam) yerine işsiz bırakılması ve diğer nedenler akla ilk gelenlerdir.

Dünyadaki silikozis analizlerine baktığımızda, gelişmişlik düzeyine göre hastalığın kaynağının değiştiğini görüyoruz; orta gelirli ülkelerde ham madencilik öne çıkarken, yüksek-orta gelirli ülkelerde kuvars işleme ve yapay taş teması (tezgah üretimi vb.) dikkat çekiyor. Türkiye ve özellikle Çine, ham maden çıkarımından uç ürün imalatına kadar tüm bu süreçleri aynı anda barındırıyor. Bu durum ülkemizdeki tehlikenin boyutunu küresel ölçekte nereye koyuyor?

Ülkemizden Dr Özlem Kar Kurt ve ark ları tarafından yayınlanan 15 olguluk yapay taş işçilerinde gözlenen silikoz hastalığı serisi bizlere değerli veriler sunmaktadır. Hastaların uygun havalandırmanın olmadığı ve kişisel koruyucu ekipmanın kullanılmadığı, merdiven altı işletmelerde çalıştığı anlaşılmaktadır (3-5 işçi barındıran). Aynı atölyede oğlu ile birlikte çalışan bir hasta, takip sırasında hayatını kaybetmişti. Çalışma, küçük ölçekli taş işleme ortamlarında maruziyetin ailevi kümelenmesini vurgulamaktaydı. Hastaların yarısında radyolojik bulgular ileri düzeydeydi. Hastaların 1/5’inde silikoz yerine farklı bir tanı (sarkoidoz) konulması ve teşhisin de gecikmesiyle, uygun olmayan tedavi kullanımı vardı. Ancak ülkemizde silikozis üreten madencilik, taş kırma, eleme, seramik vd. leri ile ilgili kayıtlar yok hükmünde sayılacağı için halen az gelişmiş ülkelerdeki seyirin ön planda olduğunu düşünüyorum. Dr Özlem Kar Kurt’un 12 merkezden 1393 hastayı içeren farklı bir çalışmasında seramik sektöründen gelen hastalar en büyük oranı oluşturuyordu (%36.8). Maden işletmeciliğinden gelen hasta oranı %8.3 idi. Burada seramik sektöründe tanı ve sevk sürecinin daha uygun olmasının mı, yoksa maden işletmeciliği ve ek sektörlerden daha az bildirim yapılmasının mı sorumlu olduğu tartışılmalıdır.

Hindistan örneği üzerinden paylaştığınız "silikozisi azaltmaktaki engeller" aslında Türkiye'nin de aynası gibi. İşçinin işsiz kalma ve gelirini kaybetme korkusuyla doktora gitmemesi, maske kullanamaması ya da sigortasız çalıştırılması kronik bir sorun. İşçiyi bu çaresizlikten kurtaracak ve "sağlıklı iş değişikliği" yapmasını sağlayacak koruyucu bir istihdam modeli ülkemizde neden hayata geçirilemiyor?

Doktor hastaya sormuş, “Yaran nerede?”, hasta söylemiş “Doktor yaram derinde”. Denetim eksik, sendikalar yok hükmünde, vahşi madencilik insanı, çevreyi yok ediyor. Neşteri sistemin kalbine vurmak lazım.

Dayanışmaya çağrı!

31 yıldır emeğin sesi olan Evrensel, gücünü sadece okurlarından alıyor. Emeğin sesinin daha gür çıkması için sen de güç ver.

📰
E-Gazete Her gün basılı gazeteyi dijital olarak oku...
🔊
Sesli Yazılar Köşe yazılarımızı sesli olarak dinle...
🚫
Reklamsız Deneyim Reklamlara takılmadan sadece habere odaklan.
ABONE OL Zaten abone misin? Giriş Yap

Dijital Evrensel uygulamamız güncellendi

İndir, Oku, Dinle...

📰
E-Gazete Her gün basılı gazeteyi dijital olarak oku...
🔊
Sesli Yazılar Köşe yazılarımızı sesli olarak dinle...
🔑
Şifresiz Giriş İmkanı E-posta adresinle şifresiz giriş yapabilirsin.

Evrensel'i Takip Et