Stratejik ihtiyaçlar siyasi tereddütler…
Ankara’daki NATO Zirvesi Türkiye açısından uluslararası kapitalizmin konjonktürel dinamikleri kadar, Türkiye ve NATO arasında tarihsel olarak inşa edilmiş ilişkinin belirleyiciliğinde gerçekleşecek. Bu ilişkinin bir dinamiği sol karşısındaki tahammülsüzlük iken diğer dinamiği ise karşılıklı güven açısından mütereddit niteliğidir. Tahammülsüzlüğün yansımaları ortadayken, kısaca bu “müteredditlik” üzerinde duralım.
Türkiye'nin NATO'ya katılması yalnızca askeri bir güvence arayışı değildi. Aynı zamanda II. Dünya Savaşı sonrasında Batı dünyasının bir parçası olma amacının da ifadesiydi. Ancak üyelik hiç de kolay gerçekleşmedi. Avrupa'daki birçok ülke Türkiye'nin hem coğrafi konumu hem de siyasal yapısı nedeniyle NATO'ya alınmasına sıcak bakmıyordu. ABD de başlangıçta Avrupa dışında yeni güvenlik yükümlülükleri üstlenmek istemiyordu. Sonunda belirleyici olan Türkiye'nin stratejik konumu ve Kore Savaşı'ndaki rolü oldu.
Ne var ki üyelikle birlikte güven de inşa edilmedi. 1962 Küba Füze Krizi sonrasında ABD'nin Türkiye'deki Jüpiter füzelerini geri çekmesi, ardından 1964 Johnson Mektubu ve 1974 Kıbrıs Harekâtı sonrasında uygulanan silah ambargosu, içeride, NATO’nun, Türkiye'den Batı'nın güvenliği için fedakârlık beklediği ama Türkiye'nin kendi güvenlik kaygıları söz konusu olduğunda NATO’nun aynı desteği göstermediği algısını besliyordu. Böylece iki taraf arasındaki ilişki hiçbir zaman tam bir güven ilişkisine dönüşemedi.
Soğuk Savaş bittikten sonra Türkiye'nin NATO'daki rolünün de azalacağı konuşuluyordu. Fakat Körfez Savaşı, Balkanlar, Kafkasya ve Orta Doğu'da yaşanan krizler Türkiye'nin önemini yeniden arttırdı. Bu kez de Avrupa Birliği ile yaşanan sorunlar, Kıbrıs meselesi ve 2003 Irak Savaşı sırasında yaşanan görüş ayrılıkları iki taraf arasındaki güvensizliği yeniden büyüttü.
Yakın döneme kadar sorunların daha da derinleştiği görülüyordu. ABD'nin Suriye'de izlediği politika, 15 Temmuz darbe girişimi sonrasında Batılı ülkelerin tavrı ve Türkiye'nin Rusya'dan S-400 hava savunma sistemi satın alması, ilişkileri daha da zorlaştırmıştı. Türkiye, müttefiklerinin kendi güvenlik kaygılarını yeterince önemsemediğini savunuyor, Batılı ülkeler ise Türkiye'nin demokrasi anlayışı, hukuk devleti uygulamaları ve dış politika tercihleri konusunda giderek daha fazla soru işareti taşıdıklarını dile getiriyordu.
Rusya-Ukrayna savaşı, Karadeniz'deki gerilim, Orta Doğu'daki istikrarsızlık, Trump yönetimi ve ABD'nin Avrupa'daki rolüne ilişkin belirsizlikler ve NATO’nun bizatihi kendisinin akıbetinin tartışıldığı günümüz koşulları, Türkiye'nin stratejik önemine yapılan vurgunun yeniden arttığı bir dönemi beraberinde getirdi. Ancak bu stratejik önem, siyasi tereddütleri ortadan kaldırmıyor. Demokrasi, hukuk devleti ve dış politika tercihleri konusundaki soru işaretleri özellikle Batı kamuoyunda varlığını sürdürüyor. Buna rağmen bugünkü uluslararası ortamda stratejik ihtiyaçların bu tereddütlerin önüne geçtiği görülüyor.
Belki de Ankara Zirvesi'nin bir anlamı da burada yatıyor. Stratejik ihtiyaçlar arttığında siyasi tereddütler geri plana itiliyor; ihtiyaç azaldığında ise aynı tereddütler yeniden gün yüzüne çıkıyor.
Evrensel'i Takip Et