17 Haziran 2026 00:10

Son günlerde bir “fıkra”dır aldı başını gidiyor. “Fıkra”nın kendisi bir yana, anlatıldığı ortam, anlatan kişi, dinleyen kişiler özellikle de anlatılan dönem düşünüldüğünde insanın gülesi, ağlayası, şaşırası hepsi birden geliyor. Bu olayın kendisi kötü bir fıkra gibi. Başka söze ne hâcet… 

Ben bugün bir fıkra değil de bir masal anlatmayı tercih edeceğim, takip edenler bilir daha önce de Evrensel’de masal anlatmışlığım vardır 

Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, develer tellâl iken, pireler berber iken, ben anamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken, doğrunun eğriye, eğrinin doğruya karıştığı zamanlarda, kimsenin adını ve yerini tam olarak bilemediği ama herkesin hakkında çok şey duyduğu bir ülke varmış.

Bu ülkede aynalar yüzleri, yüzler aynaları tanımazmış… Dün söylenen sözler ertesi gün sahibini inkâr eder, bugün alkışlamak için kalkan eller yarın yuhalamak için kalkarmış... Dünün kahramanları bugünün sanıkları, bugünün sanıkları yarının kahramanları olurmuş... Değişen şey insanlar mı yoksa hakikat mi kimse bilmez, sorgulamazmış… Bu ülkenin insanları sabah başka bir dünyaya uyanmaya, akşam başka bir dünya bulmaya alışkınmış. Dün kesin doğru olan bugün şüpheli, bugün şüpheli olan yarın tartışılmaz oluverirmiş...

Günlerden bir gün, bu tuhaf ülkenin insanlarını bile hayrete düşüren büyük bir hadise yaşanmış.

Rivayet olunur ki, yıllar boyunca bu ülkeye hükmeden, omuzlarında parlak yıldızlar taşıyan kudretli kimseler birer birer yüksek surların ardına gönderilivermiş. Dün saygıyla anılanlardan, ertesi gün mahkeme meydanlarında hesap sorulmaya başlanmış. Memleketin tellalları bunun yeni bir devrin başlangıcı olduğunu ilan etmiş. Kahvelerde, çarşılarda, hanlarda ve kervansaraylarda herkes bu olayı konuşur olmuş.

Sonra yıllar geçmiş… Gerçek değişivermiş... Yahut insanlar gerçeğin değiştiğine inanmış... Mahkeme salonlarında okunan kararlar başka kararlarla yer değiştirmiş... Suçlular masum olmuş… Masumlar mağdur… Bir zamanlar taşlara kazınmış gibi görünen hükümler buhar olup uçmuş; dün kesin olan bugün tartışılır, bugün tartışılır olan yarın inkâr edilir olmuş.

Zaman böylece akarken, bir sabah memleket yeni bir hikâyeye uyanmış... Herkes memleketin damarlarına kadar işlemiş görünen bir örgütten söz etmeye başlamış… O kadar görünmezmiş ki yıllarca kimse görememiş... O kadar güçlüymüş ki en yüksek yerlere kadar ulaşmış. Sonra bir gece gökyüzü alçalmış… Köprüler kapanmış… Silah sesleri evlere kadar ulaşmış. Sabah olduğunda ülke artık başka bir ülkeymiş… Binlerce kapı çalınmış... Kimileri gerçekten suçluymuş... Kimileri belki değilmiş... ama kalabalıklar koşarken kimin kimin peşinden koştuğunu nasıl bileceksin ki?

Bir zamanlar adaletin kılıcı sayılan eller de suçlamaların hedefi hâline gelivermiş. O koca koca büyük adamları yargılayanların kendileri değil miymiş asıl suçlu? Onlar da bu örgütten değil miymiş? Böylece ülke bir sabah uyandığında, dün kurtarıcı diye alkışladıklarının bugün nasıl hain olduğunu öğrenivermiş... Nasıl da kandırıldık demişler… nasıl da kandırıldık…

Ama masal burada bitmemiş. Çünkü bu ülkede hiçbir şey bir kez olmazmış. Her şey mutlaka ikinci kez yaşanırmış. Bazen üçüncü, bazen dördüncü kez.

Tam herkes fırtınanın dindiğini zannederken, rüzgâr bu kez başka bir yöne esmeye başlamış. Saraylardan, mahkemelerden, kışlalardan geçen hikâye üniversitelerin avlularına uğrayıvermiş. Birdenbire koridorlar sessizleşmiş. Işıklar azalmış… her taraf biraz daha karanlık hale gelmiş… Birçok akademisyen, üniversite hocası işlerinden uzaklaştırılmış… Odaların kapılarındaki isimlikler sökülmüş... İnsanlar bir anda kendilerini yıllardır yaptıkları işlerden uzaklaştırılmış halde bulmuşlar... ama ülke bu ya yıllarca verdikleri mücadeleden sonra hakları iade edilmiş, pardon demişler: ifade özgürlüğü engellenmiş… bazıları geri dönebilmiş sonuçta… bazıları “henüz” dönememiş. Ama geçen yıllar hakkında hiçbir mahkeme karar verememiş... Çünkü kaybedilen zamanın temyizi olmazmış.

Ülkenin siyaset meydanları da değişmiş zamanla… Seçim meydanlarında başlayan mücadele sarayın kapılarında, mahkeme koridorlarında ve eski defterlerin arasında sürmeye başlamış. Böylece masal ülkesinde insanlar, geçmişin de gerektiğinde yeniden yazılabileceğini öğrenmiş. Nedendir bilinmez, herkes diplomasını, tapusunu, ehliyetini filan sık sık yoklar hale gelmiş...    

Sonra ilginç bir şekilde herkesin gözü önünde olan şeyler aslında hiç olmamış ilan edilmiş. İnsanlar orada olduklarını söylüyor, alınan kararlar yıllardır uygulanıyor, seçilenler görev yapıyor olmasına rağmen bazıları bütün bunların aslında hiç yaşanmamış sayılabileceğini ileri sürmüş.

Böylece masal ülkesinde insanlar bir şeyin hem olmuş hem olmamış olabileceğini keşfetmişler.

Zamanla aynı masada oturanlar birbirlerine düşman olmuş… Dün düşman olanlar aynı masada buluşmuş... Birbirlerine söylenmiş sözler unutulmuş... Unutulamayan sözler yeniden yorumlanmış... Yeminler edilmiş... Yeminler bozulmuş... Kırmızı çizgiler çekilmiş... Sonra o çizgilerin üzerinden sessizce yürünmüş...

Ama masal bitmemiş…

Çünkü her son yeni bir başlangıcın giriş cümlesiymiş.

Bir gün çok güçlü biri bir fıkra anlatmış, kimi gülmüş, kimi üzülmüş, kimi kızmış… Gökten üç kişiye üç elma düşmüş biri elmayı alıp yemek istemiş hiçbir elma bir diğerinden farklı değildir diye, biri yedirmem demiş elmayı, bu elma o elmalardan değil, biri de stratejik bir sessizlik içinde karşılamış elmayı… derdi başından büyük… 

Koray R. Yılmaz

Fıkradan sonra…
0:00 0:00
1.00x
0:00 / 0:00
1.00x

Evrensel'i Takip Et