Metabolik yurttaşlık: Bedenin iç siyaseti ve kayyım refleksi
İnsan bedeni 'metabolik bir yurttaşlık' hukukuyla çalışır. Her organ, her doku sisteme katkı sunduğu ölçüde yaşar ve hakkını alır. Akciğerin tüm oksijeni kendine saklamadığı, kalbin kanı tek başına tüketmediği bir dayanışma ağından bahsediyoruz.
Ne zaman ki bu moleküler yurttaşlık bağı kopar, sistem ya otokrasiye yani kanser/kronik strese evrilebilir ya da isyan misali kronik enflamasyon ve otoimmüniteye sürüklenir.
Bedenimizin fizyolojisi, toplumsal barışın ve adaletin biyolojik olarak halihazırda içimizde yazılı olan reçetesi olabilir.
Beden, milyarlarca hücrenin bir arada yaşama formüllerini bulduğu, mikro düzeyde işleyen muazzam bir “politik sistemdir”. Hücrelerin birbiriyle iletişimi, kaynak paylaşımı, kriz anlarındaki tepkileri ve merkezi yönetim biçimleri, insanlığın kurduğu toplumsal sistemlerin biyolojik prototiplerini de içerir.
İnsan bedeni, içinde milyonlarca yurttaş misali hücrenin yaşadığı bir devletten ziyade; devlet fikrinin kendisini sürekli yeniden ürettiği biyolojik bir ‘çatışma’ alanıdır adeta. Bu, modern biyolojinin de oldukça desteklediği bir perspektif olup; organizma bir birlik değil, yönetilen bir çoğulluktur.
Hücreler arasında kurulan düzen, ne tam bir uyumdur ne de tam bir kaos: Her şey, kaynakların adil dağıtımı üzerine kurulmuş kırılgan bir müzakere gibi işler. Nefes ve besin, kimsenin mülkü değildir; fakat her organ kendi payını talep eder. Bedenin “hukuku” dediğimiz şey, tam da bu görünmez yaşamsal akdin sürekliliğidir.
Bağışıklık sistemi bu düzenin bazen hem yargıcı hem de kolluk gücüdür. Sınır ihlali, yalnızca dışarıdan gelmez; içeriden de üretilebilir. Bazen “düşman”, sistemin kendi çoğalma arzusudur. O zaman beden, kendine karşı bir devlet şiddeti üretir: Yani, varoluşsal otoimmünite ve kanser…
Beyin ise bu düzenin merkezi değil, sadece gecikmiş bir koordinasyonudur. Karar, tek bir akıldan çıkmaz; dağıtılmış bir onayın sonucudur. Fakat kriz anında bu çoğulluk çöker ve eski refleksler yönetimi devralır. O zaman beden, düşünmeden hayatta kalmaya karar verir.
Her düzen, kendi patolojisini de üretir. Bazen bu patoloji, düzenin en içten biçimi olur. Bedenin kendi kendine saldırması, yalnızca bir hastalık değil, aynı zamanda bir yanlış adalet biçimidir.
Belki de insan, kendi içinde kurduğu bu ‘biyolojik cumhuriyeti’ hiçbir zaman tamamlayamaz. Çünkü yaşam, adaletten ziyade, sürekli ertelenen bir denge arayışının adıdır. Tıpta bunun karşılığı homeostazistir.
Beyni ise bir diktatör ilan edemeyiz, çünkü beyin alt organlardan (örneğin bağırsak mikrobiyotasından, hormonlardan, karaciğerden) gelen sinyaller, veriler ve “onaylar” olmadan tek bir adım bile atamaz. Beyin, alt katmanların yaşattığı ve bilgi akıttığı sürece kararlar alabilen koordinatör bir meclis başkanı gibidir.
Beden için kararın tek bir merkezde üretilemediği biyolojik birçok-merkezlilik rejimidir de diyebiliriz. İşte bu beden, bazen kendi organlarına kayyım atamak ister. Oysa yaşam, merkezileştikçe değil; farklılıkların birbirini yaşatabildiği ölçüde sürer.
Doğrunun da yanlışın birbirine dönüştüğü bir zamanda; mutlak butlanı ve kayyım fikrini, insan bedeninin metabolik yurttaşlığında saklı iç siyaset üzerinden okumaya çalıştım.
Daha güzel günler için bedenlerimiz ve ruhumuzun sağlıklı kalmasının sosyal ve siyasal iyilik haline gereksinimi var.
Sağlıcakla kalın.
Evrensel'i Takip Et