İklimimiz çölleşirken demokrasimiz nasıl kurudu?
Son aylarda medyanın manşetlerini süsleyen haberler, uzun süredir kuraklıkla boğuşan Türkiye için adeta bir nefes borusu oldu. Gazetelerde ve televizyonlarda yer alan bazı iyimser haber başlıkları şu şekilde karşımıza çıkıyor: “Barajlarda bahar sevinci: Doluluk oranları son yılların zirvesinde!” “Kuruyan göller yağışlarla birlikte eski günlerine dönüyor.” “Akmaya başlayan pınarlar çiftçinin yüzünü güldürdü, doğa yeniden canlandı…”
Bu haberler ilk bakışta içimizi ferahlatıyor, yüzeysel bir rahatlama ve bahar iyimserliği yaratıyor, değil mi? Ne var ki, kazın ayağı öyle değil. Bu, madalyonun sadece görünen yüzü. Bilimsel veriler ve analizler, bu tablonun sanıldığı kadar rahatlatıcı olmadığını açıkça ortaya koyuyor.
İstanbul Teknik Üniversitesi Avrasya Yer Bilimleri Enstitüsünden Dr. Bikem Ekberzade’nin son uyarılarına bakarsak, topraklarımız içten içe sessizce kuruyor. İklim değişikliği, çevre felaketleri, tarım, deniz biyolojisi, sivil güvenlik gibi alanlarda veri sağlamak için Avrupa Birliği tarafından yönetilen ve uydu ile yerel sensör verilerini kullanarak dünyayı inceleyen gözlem programı olan Copernicus verilerinin de ortaya koyduğu gibi, son on yılda toprağın sadece yaz dönemindeki nem kaybı yüzde 23’ü aşmış durumda. Yani o yağan şiddetli yağmurlar sadece yüzeyi ıslatıp geçiyor; ekosistemimiz ne yazık ki kalıcı kuraklık girdabına çoktan kapılmış ve derin bir “kuraklık rejimi” içine hapsolmuş durumda.
Dr. Ekberzade bu noktada çok çarpıcı bir kavramdan, “kuraklık hafızası”ndan bahsediyor. Doğanın yaşadığı o susuzluk stresini, ekolojik travmayı unutmadığını ve yıllarca köklerinde taşıdığını anlatıyor.
İşte tam bu noktada durup biraz düşünelim. Bugün Türkiye’de sadece ormanlarımız ve göllerimiz mi kuruyor? Maalesef hayır. Memleketin toplumsal ve siyasal zemini de tıpkı o çatlayan topraklar gibi çok ağır bir siyasi-demokratik kuraklık yaşıyor. Son birkaç yılda ve hatta son bir hafta içinde peş peşe şahit olduğumuz siyasi gelişmeler, bu çölleşmenin en acı kanıtı olarak karşımızda duruyor.
Sandıktan çıkanı mahkemede boğmak!
Düşünün ki; son yerel seçimlerden birinci parti olarak çıkan ana muhalefet partisi CHP’nin 38. Olağan Kurultayı, Ankara Bölge Adliye Mahkemesinin verdiği tek bir kararla, “mutlak butlan” (kesin hükümsüzlük) denilerek bir kalemde yok sayıldı. Anayasa ve kanunlarda seçimlerden tek sorumlu kurumun Yüksek Seçim Kurulu (YSK) olduğu ve bu kurul kararlarına itiraz edilemeyeceği yazmasına rağmen, birçok konuda (Siyasi iktidarın işine gelmeyen konular bunlar) AYM ve AİHM kararlarının uygulanmayarak Anayasa’nın ihlal edildiği gibi burada da Anayasa’nın ilgili maddeleri görmezden gelindi. YSK, aralarında Türkiye Barolar Birliği ve ülkedeki baroların çok büyük bir kısmı tarafından “kendisini inkar eden”, yok sayan” bir karara imza atarak “mutlak butlan” kararını onayladı. Ekonomik krize çözüm üretemeyen, bu nedenle de her gün gittikçe eriyen siyasi iktidar, ömrünü uzatabilmek için ele geçirdiği baskı aygıtını ve yargı sopasını sonuna kadar kullanmakta, siyaseti bu sopa yardımı ile benzeri darbe dönemlerinde görüleceği şekilde dizayn etmeye soyunmakta.
YSK; Ankara Bölge Asliye Hukuk Mahkemesinin verdiği ‘mutlak butlan’ kararını tanımakla da yetinmeyerek, CHP Genel Başkanı Özgür Özel ve yönetimini görevden uzaklaştırıp partinin direksiyonunu tekrar Eski Genel Başkan Kemal Kılıçdaroğlu’na verdi. Daha önce CHP Genel Başkanlığı koltuğunda (14 yıl) oturduğu süreçte, aldığı pasif tutum, iktidarın ömrünü uzatan tercihler (Ekmelettin tercihi, mühürsüz oylara itiraz edilmemesi, dokunulmazlıkların kaldırılmasına verilen destek vb.) gibi çokça eleştirilen, ancak bizzat Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından “CHP’nin başında bu beyefendi olduğu sürece ben de halimize hamdediyorum. İşimiz kolay” diye memnuniyetle yad edilen “Bay Kemal” yeniden CHP Genel Başkanı koltuğuna oturtulmak isteniyor.
CHP’nin delegeler tarafından seçilen Genel Başkanı Özgür Özel’in deyimiyle “AKP yargı kolları” tarafından koltuğa oturtulan Kılıçdaroğlu’na ne partisinden ne toplumdan elle tutulur bir destek yok ve kendisine edilen sözler bu dünyada onurlu bir insanın yiyip yutacağı türden değil ama her zaman “soğukkanlı” olmakla tanınan Kılıçdaroğlu bu sefer de kendisine yönelen tepkiler karşısında sessiz, hissiz! Yüzüne yapışan her ıslaklık karşısında ‘yarabbi şükür’ diyor adeta!
Siyasi iktidarın, ele geçirdiği yargı ve CHP’nin içindeki iş birlikçileri ile uygulamak istediği bu adım, 24 yıldır ülkeyi demir yumrukla yöneten otokratik, tek adam rejiminin, kendi bekasını korumak adına zaten kuruyup çatlamış olan o cılız demokratik kanalları tamamen tıkaması anlamına geliyor. Yargı eliyle gerçekleştirilen bu müdahale, düpedüz Saray rejiminin faşizm inşasına doğru attığı devasa ve planlı bir adımdır. Faşizmin inşası, kitleleri korkuyla teslim almak, sendikaları işlevsizleştirmek ve yargıyı bir sopa gibi kullanarak muhalefeti tasfiye etmek üzerinden ilerliyor.
İnsan Hakları İzleme Örgütünün (HRW) de belirttiği gibi, mahkemenin bu kararı Erdoğan hükümetinin ana siyasi muhalefeti saf dışı bırakmak için attığı siyasi adımların bir parçasıdır. Kurulan bu yeni devlet düzeninde, siyasi partilerin devleti dönüştürme iddiası taşıması istenmemekte; aksine, muhalefetin iktidara itaat eden “yerli ve milli” bir aparata dönüştürülmesi amaçlanmaktadır.
Karbondioksit paradoksu
İklim değişikliğini inceleyen Ekberzade’nin yukarıda bahsettiğimiz araştırmalarında geçen “Karbondioksit paradoksu” diye bir gerçek var. Artan karbondioksit, bitkileri bir süreliğine daha yeşil ve gür gösteriyor ama o sahte yeşillik aslında su stresi yüzünden içten içe kuruyarak devasa bir yangın yakıtına dönüşüyor. Yakın geçmişte Bursa, Bilecik ve Eskişehir çevresinde yaşanan can kayıplı büyük orman yangınları, bu tehlikenin en somut ve yıkıcı örneği olarak verilebilir.
Siyaset sahnemizde, iktidarın kaybettiği, ana muhalefet başta olmak üzere muhalefetin kazandığı yerel seçimler sonrası estirilen “normalleşme” rüzgarları ya da sandıktan çıkan geçici zafer sevinçleri de tam olarak bu paradoksa benziyor. Seçim başarıları bize yüzeysel bir bahar havası yaşatsa da, devlet aygıtının yargıyı bir sopa gibi kullanarak ana muhalefete el koyması, derinlerdeki çürümeyi ve otoriterleşmeyi artık saklayamıyor. O sahte bahar havasının ardında, muhalefeti içeriden bölerek ülkeyi kasıp kavuracak, doğayı ranta kurban edip siyaseti tek bir adamın vesayetine bağlayacak büyük bir tehlike birikiyor.
Uzun lafın kısası; doğamızın kurumasıyla ülkedeki cılız demokrasinin çöküşü adeta el ele yürüyor. Nasıl ki ormanlarımızı kurtarmak için yangın çıktıktan sonra helikopter beklemek yetmiyorsa, memleketin anayasal haklarını savunmak için de sadece seçimden seçime sandığa gitmek artık işe yaramıyor.
Emekçisiyle, doğa savunucusuyla, genciyle, yaşlısıyla bu faşizm inşasına dur demek ve memleketi esir alan bu kronik siyasi-demokratik kuraklık döngüsünü kırmak zorundayız. Yoksa çok yakında hem o canım ormanlarımız hem de en temel anayasal haklarımız, içine hapsolduğumuz bu acımasız kuraklık rejimi içinde bir daha geri dönmemecesine çölleşip gidecek.
Evrensel'i Takip Et