Zivania’dan Darağacı’na
Lefke Avrupa Üniversitesinin yüksek tavanlı, geniş amfilerinden birindeyiz. Yıl 2007. II. Uluslararası CMC (Cyprus Mining Comporation) Konferansına katılan bilim insanları sırasıyla kürsüye çıkıp sunumlarını yapıyorlar. Konferansta 1913 -1974 yılları arasında Lefke’de faaliyet gösteren Amerikan madencilik şirketi CMC’nin geride bıraktığı atıkların yarattığı çevre sorunları ve çözüm önerileri tartışılıyor.
Amfinin kat kat yükselen basamaklı sıralarında 35-40 kadar bilim insanı ve konuya dair uzmanın içerisinde, Türkiye’den gelen ekipteki tek gazeteci olarak, kürsüyü ve herkesi rahatça görebileceğim bir yere, amfinin en üst sıralarından birine oturup anlatılanları not etmeye çalışıyorum. Ancak bunda pek de başarılı olduğum söylenemez. Hemen önümdeki sırada Ege Üniversitesi Ziraat Fakültesinden Prof. Dr. Ümit Erdem ve Av. Senih Özay’ın, kürsüdeki konuşmacının ve dinleyenlerin dikkatini dağıtmamak için fısıltıyla yaptıkları tartışmaya gidiyor kulağım ister istemez. Tartışmanın konusu; “zivania mı rakı mı daha güzel!”
Ziraat ve çevre konusunda Türkiye’nin en önemli uzmanlarından olan Ümit Hoca’nın uzman olduğu bir diğer konu ise içkiler! Buna bir haftalık Kıbrıs konferansı sürecinde yakından tanıklık etme olanağı buldum. Tabii Ümit Hoca sizi sadece tanık olarak bırakmıyor, aynı zamanda tadım konusunda da ısrarcı oluyordu. Gerçi, açık yüreklilikle söylemeliyim ki, bana çok da ısrar etmek zorunda kalmıyordu. İkinci teklifte bırakıveriyordum nazlanmayı; “Sağlığınıza o halde hocam!”
Konferansın ikinci gününde, üniversite amfisinde, bir yandan Lefke’deki milyonlarca tonu bulan maden atıklarının nasıl bertaraf edilebileceği, edilip edilemeyeceği, kirliliğin bölgeye, narenciyeye, denize, toprağa etkilerini dinlerken, diğer yandan Ümit Hoca ile Senih ağabeyin, tadımını da yapıp (Küçük yassı bir şişedeki renksiz, 45 derece alkollü Rum içkisi zivaniayı sırayla yudumluyorlardı) tartışmalarındaki komik durumda onlardan çok kendime gülüyordum. Türkiye’den gelen tek gazeteci olarak halkımız ve tabii ki gazetem benden konferansla ilgili haberler beklerken benim kulağım “zivania mı rakı mı?” tartışmasına gidiyordu. Sevgili okur beni affetsin ama o sunumlardan aklımda kalan tek şey bu oldu! Neyse ki “zivania mı rakı mı” atışması, iş zıvanadan çıkmadan tatlıya bağlandı; “öğlene zivania, akşam üstü rakı, yatmadan önce bira, cila niyetine!..”
Ümit Erdem ve Senih Özay’dan oluşan bu “muhteşem ikili” ile (Aralarına Ertuğrul Barka’yı da alıyorlardı bazen) daha sonraları da birçok yerde birlikte olma, onların verdikleri bilgi-belgelerle haberler yapma olanağı buldum. İkisi de kendi alanlarında Türkiye’deki en önemli isimlerdi bence.
Ümit Erdem, ziraat, toprak, ekoloji konularında bir derya idi adeta. Değme spikerleri bile kıskandıracak ses tonuyla, espriler ve örneklerle süslediği konuşmasını dinlerken asla sıkılmıyordunuz. Güldüğünde bıyıkları ile güler, bembeyaz dişlerinin hepsi görünür, gözleri yaptığı esprinin etkisini on kat arttıracak şekilde ışıklar saçardı. Neşeli, sakin, kendinden emin ama kibirden eser olmayan bir babacanlıkla yaklaşırdı herkese ve o konuşmaya başladığında, garip bir şekilde çevredeki herkes susardı.
Biz gazetecileri ayrı bir severdi ya da bana öyle gelirdi. Bir haberle ilgili üniversitedeki odasına her gittiğimde, kırk yıllık ahbabını görmüş gibi karşılar, kapının ardındaki zula dolabını açar ve içindeki envai çeşit içkiden birisini tattırmadan bırakmazdı. “Hocam halkımız haber bekliyor, mesai saatindeyim” gibi bahanelerin onda işe yaramadığını ilk gidişte anlamış, daha da nazlanmayarak, ikramını geri çevirmeden sorularımı sormaya alışmıştım.
Yazıya, “Bergama köylülerinin avukatı” olarak tanıdığım, çok önemli bir haber kaynağından öte, 26 yıldır dostluğunu, ağabeyliğini hep hissettiğim Senih Özay’ın 52 yıllık meslek yaşamından derlediği serginin açılışını anlatmak için başlamıştım, Ümit hocadan öteye gidemedim. Öylesi bir çekici yanı vardı Hoca’nın işte!
Ümit Hoca’yı, belki biraz da bu her türden içkiye meftunluğunun etkisi ile mide kanserinden 2024 yılında kaybettik. Senih Ağabey ise, Prof. Dr. Doğan Kantarcı hocayla birlikte, “az rakı”nın insan sağlığı ve zihinsel dinçlik bakımından ne kadar önemli ve hatta gerekli olduğunun yaşayan örneği bugün.
Gökdelenler, rezidanslar, AVM’ler tarafından kıyısından köşesinden kemirilerek bir avuç kalan, eski Şaraphanenin çevresinde, rivayete göre Osmanlı döneminde idamların yapıldığı, bir zamanlar Rum nüfusun yoğun olarak yaşadığı, işçi sınıfının mahallelerinden Darağacı’da (bugün Umurbey Mahallesi deniyor) bir mekanı kiralamış, 52 yıllık arşivinde sergilenmeye uygun bulduğu ne varsa, ona yardımcı olan stajyerlerinin, genç ahbaplarının yardımı ile duvarlara asmıştı.
Garip bir sergiydi bu. Plastik bir poşete doldurulmuş kredi kartlarından, Bergama köylülerinin kazandığı bir dava sonrası çektikleri halayın fotoğraflarına, Kenan Evren’e karşı açılan davanın tutanaklarından, 12 Eylül darbesinden sonra işkence gören devrimcilerin savunmalarına kadar bir dünya bilgi, belge, araç, gereç vardı.
Senih ağabeyin dostları, sevenleri, hayranları, stajyerleri, müvekkilleri, benim gibi gazeteci tanışları koşup gelmişler, elleri de boş gelmeyip kimi içkisini, kimi mezesini kapmış getirmiş, gecekondular arasındaki salaş sokağın ortasına geniş bir varille ateş yakmışlar Senih Özay’ı tanımış olmanın tadını çıkarıyorlardı.
Öğleden sonra gidebildim sergi açılışına. Çok kısa sohbet ettik Senih ağabey ile, başı o kadar kalabalıktı ki neredeyse kuyruğa giriyordu insanlar onunla iki çift laf etmek için. Bizim uzun uzun sohbet etmeye ihtiyacımız vardı oysa. Bergama’yı, Karadeniz Yaylalarını, Bulgaristan Sofya sokaklarını, Lefke’deki atık barajları etrafında biten Kıbrıs akasyalarını, Eşme Kışladağ çevresindeki köyleri ve daha birçok anıyı uzun uzun konuşmak için başka bir zamana kavilleştik.
Darağacı’nın dar sokaklarından Lefke’nin maden atıklı topraklarına uzanan bu anıları yazarken aslında dostluğun ve mücadelenin zamana karşı direnişi kadar, kendi öğrenme sürecimde edindiğim bir dersi de aktarmak istedim sizlere. 2007 yılında Kıbrıs’ta, yüksek tavanlı amfilerin ciddi atmosferinde başlayan not tutma çabam, Ümit Erdem Hoca ile Senih Özay’ın fısıltılarına mağlup olduğunda anlamıştım; hayat bazen en önemli raporlardan değil, en içten tartışmalardan ibarettir.
Ümit Erdem, ziraatın ve toprağın deryası olmasının ötesinde, neşesi bıyıklarına sığmayan, sesiyle odayı dolduran bir “hayat ustası”ydı. 79 yaşında iken vedalaştığımız hocamızın odasındaki o meşhur zula dolabı, sadece içki değil aslında bir dostluk ve samimiyet deposuydu. Onun eksikliğini hissederken, Senih ağabeyin elli iki yıllık meslek yaşamını sığdırdığı Darağaç’taki o garip ama büyüleyici sergi, geçmişin tüm tozunu ve ruhunu bugüne taşıyor.
İzmir’de olan dostlara zaman ayırıp Avukat Senih Özay’ın sergisine gitmelerini öneririm. Umurbey Mahallesi 1332 Sokak No: 12 Darağaç, Alsancak.
Dayanışmaya çağrı!
31 yıldır emeğin sesi olan Evrensel, gücünü sadece okurlarından alıyor. Emeğin sesinin daha gür çıkması için sen de güç ver.
Dijital Evrensel uygulamamız güncellendi
İndir, Oku, Dinle...
Evrensel'i Takip Et