Zarrab ile macera dolu Amerika (2)


09 Aralık 2017 04:01

ABD’nin New York kentinde devam etmekte olan “ABD Atilla’ya karşı” davasının habere dönüşme biçimine ilişkin yorumlarımızı dün yazmaya başlamıştık. Bugün de davaya ilişkin haberlerde göze çarpan belirli açıklar ve gazetecilerin üzerinde durmadığı önemli konuları sıralamaya devam ediyoruz. 

Dün Reza Zarrab’ın sanıktan tanık statüsüne geçtiği davanın kimi basın organlarınca “milli dava” veya “milli utanç” olarak çerçevelenmesin yanlışlığına dikkat çekmiş ve suç ve suçlu kadar, gazetecilerin de milliyeti olamayacağından bahsetmiştik. New York’taki “ABD Atilla’ya karşı” davasının haber çerçevelemelerinde yer alan sorunlar bununla bitmiyor. Gazetecilerin Amerikan mahkeme salonundan gelen itiraflara kenetlenmiş habercilik anlayışı, kamunun kafasında beliren pek çok sorunun yanıtsız kalmasına neden oluyor. Biz de bu soruların pek çoğunun yanıtını bilmiyoruz, ama doğru yapılan, detaylı bilgi içeren, sorgulayıcı bir gazetecilik faaliyeti olsa, çok daha iyi olmaz mıydı diye düşünmeden edemiyoruz. Dün kaldığımız yerden bugün devam ediyoruz. 

Zarrab Türkiye halkını mı dolandırdı? 

Haber içeriklerinde ve sosyal medya tartışmalarında bu konuda belirsizlikler var. Gazeteciler de konuya tam açıklık getiremiyor. Evet, başımızdakiler çürümüş, yolsuzluk batağına batmış ve çok kirli ilişkiler içinde, bunu anladık. Ve bu yolsuzlukların hâlâ başımızda olan bir iktidar tarafından gerçekleştirilmiş olmasının siyasi ve moral faturasını hep birlikte ödüyoruz. Ama bu yolsuzlukların Türkiye halkına maddi maliyeti ne? BOTAŞ’ın, TÜPRAŞ’ın Zarrab’a, bankalara ve bakanlara rüşvet olarak, komisyon olarak ödediği paranın tam miktarı nedir? Bunun ne kadarı bizim cebimizden çıktı? Haber içeriklerinde olmayan şey aslında şu: Reza Zarrab, İran’ın petrol ve doğal gaz satarak elde ettiği geliri dünya piyasalarında dolaşabilir hale getirmek için düzenbazlık yaparken, Türkiye halkına bir kazık attı mı? Attıysa, bunun büyüklüğü ne? Bu sorunun yanıtı hâlâ verilmiş değil. Kimilerine göre, eğer Türkiye İran’dan aldığı malların karşılığında para yerine mal verseydi, Türkiye ve Türkiye halkı kazanacaktı. Peki ama, İran Türkiye’den yüz milyarlarca dolar karşılığı ne tür bir mal alabilirdi? Türkiye İran’a neyi, ne miktarda satabilirdi? Uluslararası piyasalarda ödemelerini gerçekleştirmek için paraya ihtiyaç duyan İran, neden hiç ihtiyacı olmayan miktarda malı bizden almak zorunda olsun? Burada da haklı soru işaretleri var. Asıl meselemiz tabii rüşvet paraları ile Reza Zarrab’ın düzenbazlık komisyonunun kimlerin cebinden çıktığı. Sonuçta, alan kadar, rüşveti veren de suç işlemedi mi? Ben çok naifçe herhalde İran devletiyle Türkiye’de petrol ve doğal gaz ticareti yapan kurumlardan, diye düşünmek istiyorum. Ama eminim farklı açıklamalar getirecek uzmanlar vardır. Konuyu habere dönüştüren gazeteciler irdelese, belki daha fazlasını da öğreniriz. Bu arada, Reza Zarrab’ın ekonomi politiğini en iyi anlatan yazı, kanımca, Sendika.org sitesinde İlker Aslantepe tarafından yazılan “ReZaç İrtişa eğrisi ve ReZaç’ın transformasyon problemi (I)” başlıklı yazıydı. İlgilisine buradan okumasını öneririm.
(http://sendika62.org/2017/12/rezac-irtisa-egrisi-ve-rezacin-transformasyon-problemi-i-ilker-aslantepe/)

Burası Amerika, tamam da… 

Muhalif basında gözlediğimiz “Amerika’daki bu dava Türkiye’yi mevcut yozlaşmış iktidardan kurtaracak” beklentisi, bir noktada “Büyük, güçlü, adil Amerika” anlatısına evriliyor ki, bunun gelebileceği son nokta Amatör Gazeteci Zeyno Erkan’ın “burası Amerika! burada böyle!” söylemidir. Kendi ülkemizde işlenen ama mevcut hükümetin de suçun bir parçası olması nedeniyle bir türlü yargılayamadığımız rüşvet ve yolsuzluk batağını “büyük ve güçlü ağabey” Amerika’nın yardımıyla çözebileceğimize inanmak ve milleti buna inandırmak ne kadar sağlıklı? Gazeteciler yaptıkları her bir haberde bu soruyu bir kez daha gözden geçirmeli. Bilhassa konu bankacılık ve finans sektöründeki yolsuzluklar ve farklı enstrümanlarla halkı kazıklamaya geldiğinde, ABD’nin sicilinin Türkiye’den daha temiz olduğuna kimi ikna edebiliriz? 2008 yılında halka sattıkları aşırı şişirilmiş fonların çökmesiyle krize giren ABD bankacılık ve finans sektörünü, bunun tüm dünyada yarattığı ekonomik krizi ve bu krizde her şeyini kaybeden, batan, işsiz kalan, gelecekleri yok olan insanları düşündüğümüzde, “burası Amerika” söyleminin ne derece sorunlu olduğunu daha net görebiliriz. Bu krizde ilk kurtarılacak şey olarak büyük bankalar ve finans devlerini yönetenler olarak gören Amerika, kendi halkının bir gün içinde fakirleşmesine seyirci kalmadı mı? Ayrıca, dünya bankacılık ve finans sistemi dünyanın her yerinde sıradan insanı kazıklamak, büyük şirketleri ve zengin devletleri ise daha zengin etmek üzerine kurulu değil mi? O halde, Halkbank eski yöneticisinin Amerikan ambargosunu delmek suçundan ABD’de yargılandığı bu davayı, “burası Amerika!” mantığıyla habere dönüştürmeden önce, biraz daha dikkatli olmak gerekmiyor mu? Hakan Atilla dünyada benzer suçlanan yargılanan ne ilk insan, ne de son olacak. Sonuçta bankacılık ve finans sektöründeki ince işleri ve dalavereleri bizim Türkiyeli bankacılar da Batılı bankacılardan öğreniyorlar. 

50 milyon avro gerçekten Çağlayan’a mı gitti? 

Bu büyük bir muamma. Ama sanırım Zarrab haberlerini hazırlayan gazeteciler dahil, hiç kimse bunun böyle olduğuna inanmıyor. Mahkemedeki ifşaatlara bakılırsa, dönemin Ekonomi Bakanı Çağlayan, Reza Zarrab’ın İran’la yapılan ticaretten elde edeceği komisyonun yüzde 50’sini istemiş. 

Ve Zarrab, bakana bir noktada toplam 50 milyon avro rüşvet vermiş. Peki, bu paranın akıbeti ne? Nerede bu para? 50 milyon avro gerçekten Çağlayan’ın cebine mi gitti? Man Adası’nda mı? Başka kayıt kuyut tutmayan bir vergi cennetinin bankasında mı? 

Muammer Güler’in oğlunun evinde çıkan para kasalarını gördük, ama Çağlayan’a gittiği söylenen 50 milyon avronun nerede olduğunu bilmiyoruz. Kimse de araştırmıyor? 

Bir diğer şüphe: Yoksa Çağlayan sadece pahalı bir saatle yetinip, Zarrab’dan gelen yüzde rüşvet parasını “daha yukarıdaki” birilerine mi aktardı? Bu da anlamlı bir soru. Sağlıklı bir şüphecilikle bakarsak, Türkiye gibi bir ülkede, bir bakana bu derece büyük meblağda rüşvet verilemeyeceği, ülkemizdeki malum rüşvet mekanizmasında işlerin farklı yürüyeceği çok açık. Ama Zarrab ısrarla bu detaylara girmiyor. 

Peki, Zarrab’ın açıklamaları ne kadar güvenilir? Sonuçta, Amerikan mahkemesinde itiraflarda bulunduğunu söyleyen kişi bir düzenbaz. Yalanla, hileyle ve rüşvetle iş yapmayı meslek edinmiş bir kişi. Mahkemede söylediklerinde eksik ve fazla olanları bilemiyoruz. Neyi ne kadar doğru söylüyor, kimi koruyor, kimi suçlu durumda çerçeveliyor bilemiyoruz. 

Zarrab’ın mahkemede söylediği her şeyin gazeteciler tarafından “kesin doğru” gibi çerçevelenmesi de bir diğer sorunlu konu. Bu itirafçı tanık ABD’deki mahkemede bizim duymaktan hoşlanacağımız şeyleri söylüyor olabilir. Ama gazetecilik açısından, yalancılığı, düzenbazlığı hayatının odağına koymuş bir kişinin söylediği her söze şüpheyle bakılmalı. 

Acaba söylediklerinde bir eksik var mı? Acaba söylediklerinde abartı var mı? Ya da bu insan birilerini korurken, başka birilerini haksız yere suçluyor olabilir mi? 

Eski Bakanlar Zafer Çağlayan ve Muammer Güler’in fotoğrafları ABD’de görülen davanın dosyasına girdi. ABD’de, Çağlayan hakkında yakalama kararı çıkarılmıştı.

Haber aktörleri eksik

Türkiye basınındaki Reza Zarrab haberlerinde her şey bağlamından kopuk veriliyor ve olayların içinde yer alan haber aktörleri sanki etkisiz eleman gibi. Bu nedenle, bazı önemli meseleler hemen hemen hiç anlaşılmadan geçiştiriliyor. Amerika’daki mahkemeye konu olan mesele, Türkiye’nin İran’la yaptığı petrol ve doğal gaz ticareti ekseninde şekilleniyor demiştik. Ve bu dava, sadece 2010-2015 yılları arasında yapılan dış ticareti kapsıyor. Bizdeki haberlerde, o dönemde İran’ın Türkiye ile dış ticaretini yöneten kilit isimlerden bahis yok. O yıllarda sanki bu ülkede bir enerji bakanı, bir dışişleri bakanı yoktu. İran’dan petrol alan devlet kuruluşu BOTAŞ’ın yetkilileri, İran’dan doğal gaz alan Koç Holding şirketi TÜPRAŞ’ın yetkilileri, milyonlarca dolar rüşvet aldıkları iddia edilen Eski Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan, yine rüşvet aldığı söylenen Eski AB Bakanı Egemen Bağış… Bunların hiçbirisi ortalarda yok, ya da gazeteciler kapılarını çalmıyor. Bu kişiler gazetecilere konuşmuyor, demeç vermiyor olabilir. En azından, aradık, kendilerine ulaşamadık desinler. 

Bu dava örtük biçimde Gülen Tayyip’e karşı davası mı?

AKPgil basına bakılırsa öyle, muhalif basına göre ise hükümeti zor durumda bırakacak her olaya “FETÖ kumpası” denmesinden artık gına geldi. Kanımca iki gazetecilik anlayışı da sorunlu. Hükümetin, özellikle 15 Temmuz sonrası OHAL uygulamalarını meşrulaştırmak için ülkedeki en ufak muhalefet kırıntısını bile “FETÖ komplosu” olarak bir torba içine attığı bir gerçek. Lakin Gülen Cemaatinin AKP Hükümetine vurulabilecek bir son darbe için yurt dışında durmak bilmeden çalıştığı da bir başka gerçek. 

Nitekim ABD’de görülmekte olan skandal davanın arka planı, Türkiye’de 2013 yılında Gülen Cemaatine bağlı savcılar tarafından başlatılan rüşvet, kaçakçılık ve görevi kötüye kullanma operasyonuna dayanıyor. Duruşma sırasında dinlenen ses kayıtları, 17-25 Aralık döneminde Cemaatçi polis ve savcılar tarafından basına dağıtılan kayıtlar. Hatırlanacağı gibi, o dönemde, şu anda yurt dışında kaçak olan Cemaatçi Savcı Zekeriya Öz’ün koordine ettiği bir operasyonla, İçişleri Bakanı Muammer Güler’in oğlu Barış Güler, Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan’ın oğlu Salih Kaan Çağlayan, Çevre ve Şehircilik Bakanı Erdoğan Bayraktar’ın oğlu Abdullah Oğuz Bayraktar, Halkbank Genel Müdürü Süleyman Aslan, İş Adamları Ali Ağaoğlu, Reza Zarrab ve Fatih Belediye Başkanı Mustafa Demir’in de aralarında yer aldığı 89 kişi gözaltına alınmıştı. Hepsi Dönemin Başbakanı Tayyip Erdoğan’ın emriyle serbest bırakılmış, bakanlar için Meclise sunulan rüşvet soruşturması AKP’lilerin oylarıyla engellenmiş, soruşturma kapatılmış ve basına konuyla ilgili haber yasağı getirilmişti. 

Bu büyük skandal, Türkiye’deki siyasi atmosferi geri dönülmez şekilde değiştirirken, hükümetin “paralel devlet” ve “darbe” söylemleriyle bir dizi hukuksuz yargılama ve kitlesel kıyım yapmasına da zemin hazırlamıştı. Türkiye siyaseti, 17-25 Aralık 2013’ten sonra, AKP ve Gülenciler arasındaki hegemonya mücadelesinin üzerinde şekillendi. Bu anlamda, New York’ta görülmekte olan bu yolsuzluk davasında, 2013’ten kalma rüşvet ve yolsuzluk skandallarının tekrar gündeme gelmesi, elbette bir anlamda AKP ve Gülenciler arasındaki hegemonya mücadelesinin uluslararası arenaya yansımasıdır. Sonuçta, Cemaatçi polislerin ve savcıların ortaya çıkardığı belgeler, ses kayıtları, yakaladıkları altın dolu uçaklar olmasaydı, ABD’deki bu dava açılamazdı. 

Bu noktada asla AKPgillerin söylemiyle “Bu bir FETÖ komplosudur” demiyorum. Ancak New York’taki Amerikan usulü yargılamayı habere dönüştürürken, kamuya anlatırken, Gülen Cemaatinin bu davanın açılabilmesinde oynadığı rolü görmezden gelmenin ya da küçümsemenin de hatalı bir gazetecilik pratiği olduğunu düşünüyorum. Çünkü olayların nereden nereye geldiğini bağlamından kopartarak anlatırsak, hakikatten uzaklaşmış oluruz.

-BİTTİ-

Yazının ilk bölümüne ulaşmak için tıklayınız

www.evrensel.net
ETİKETLER Esra Arsan