Zarrab ile macera dolu Amerika (1)


08 Aralık 2017 04:15

İçinde Türk firmalarının İran’la yaptığı dış ticaret, uluslararası bankacılık sisteminin delinmesi yoluyla ABD’ye atılan kazık, bu işler için bankacılara ve bazı bakanlara verilen milyonlarca dolar rüşvet, Ebru Gündeş, onun genç yaşta trilyoner olmuş dövizci-altıncı kocası Reza Zarrab ve kim bilir daha ne türlü çeşitli yolsuzluk ve düzenbazlıkların yer aldığı çok karışık bir dava... ABD’nin New York Güney Bölgesi Eyalet Mahkemesinde görülüyor ve bu uluslararası mali yolsuzluk davası, dönemin ruhuna uygun biçimde “milli” ve “yerli” bir skandal olarak haber metinlerine yansıyor. Suç şahsidir, suçu işleyenleri bağlar. Ama olay AKP döneminin en büyük rüşvet skandallarından biri ve bu suçun ortakları geçmişte tespit edilip yakalandıkları halde, siyasi baskıyla Türkiye’de yargılanmamışlardı. Bu yüzden Amerika’da görülen bu dava bir yandan da başa çıkamadığımız belalı sokak çocuğunu bizden büyük ağabeye dövdürme davasına dönüşüyor. Peki ama, Amerikalı ağabey bu insanları Türkiye’ye ve Türkiye halkına karşı işledikleri suçlardan dolayı mı yargılıyor? Bu kadar yaygara kopardığımız yargılama sürecinin sonunda Türkiye ne kazanacak ne kaybedecek? Gazeteciler ABD’deki mahkemede olan biteni bize doğru dürüst anlatabiliyor mu? Reza Zarrab’ın skandal açıklamalarıyla damga vurduğu bu yargılama sürecinde, gazetecilik ve habercilik açısından eleştirilecek çok şey var. 

“Hello everyone… Bu gece size pijamalarımla sesleniyorum. Ay, n’apalım, Reza belki şu anda uyuyor, ama biz arkasından konuşmaya devam ediyoruz. Hayat böyle… Şimdi size bugün duruşmada ne gelişmeler olduğunu anlatıcam… Kaç kişi izliyor önce ona bir bakalım. Bir… iki… neyse, biz başlayalım, gerisi gelir. Şimdi, ben bugün duruşmada değildim canlar, ama bir arkadaşım salondaydı ve sağ olsun çok güzel not tutmuş, onun notlarından okicam. Biliyorsunuz bu duruşmada savcı öyle şeyler soruyor ki, biz hepimiz salonda ağzımız açık dinliyoruz. Nah, böyleyiz (Ekrana ağzını açıp göstererek) sevgili izleyiciler. Hepsini tek tek anlatıcam şimdi size… Ama önce şunu söylicem: Yani akıyooo… rezillik paçalardan akıyooo… rüşvet, yolsuzluk bir bir ortaya dökülüyor… eh, burası Türkiye değil, burası Amerika!” 

Yukarıdaki alıntı Reza Zarrab’ın da tanık olarak dinlendiği “ABD Atilla’ya karşı” davasını günlük olarak habere dönüştüren Zeyno Erkan adlı yurttaş gazetecisinin youtube yayınlarından bir kolaj. Türkiye’de konuştuğum hemen herkes sosyal medya üzerinden düzenli canlı yayın yapan bu kadın muhabirden bahsediyor. Onu izliyor muyum? Yaptığı gazetecilik hakkında ne düşünüyorum? Zeyno Erkan, aşırı mimikli, duygularını olduğu gibi dışarıya vuran, AKP iktidarına karşı olumsuz hissiyatını canlı yayınlarda saklamadan ifade edebilen bir genç hanım. AKPgil medyaya bakılırsa o bir FETÖ maşası. Kendisine bakılırsa bağımsız gazeteci. Her ne hal ise, Zeyno Erkan’ın youtube yayınları Türkiye’de geniş bir kitle tarafından izleniyor. İşin daha vahimi, insanlar New York Manhattan’daki mahkemede olan bitenleri bu gönüllü amatör gazetecinin anlatımlarından anlamaya çalışıyor.
 
“ABD Zarrab’a karşı” olarak başlayıp sonradan Zarrab’ın sanıklıktan tanıklığa terfi etmesiyle “ABD Atilla’ya karşı”ya dönüşen bu dava, Türkiye siyasi tarihi açısından büyük önem taşıyor. Çünkü mahkeme tutanaklarına geçen ifadelerde, Türkiye’de çeşitli bakanlara, valilere, onların oğullarına verilen milyonlarca dolarlık rüşvetler bir kez daha önümüze seriliyor. Bu davanın içinde Türkiye Cumhuriyeti Başbakanının emriyle delinen Amerikan ambargoları var. İşin içinde İran var. Petrol var. Doğal gaz var. Külçe altın ticareti var. Türkiye’nin dış ticaret rakamlarının şişirilmesi var. Devletin BOTAŞ’ı var, Koç Holdingin TÜPRAŞ’ı var. Devlet Bankası Halkbank var. Aktifbank var, Denizbank var. Ebru Gündeş’in gencecik yaşında kurnazlıkla trilyoner olmuş dövizci kocası Reza Zarrab var. Ama biz yine de davada kimin neyle suçlandığını, bu suçların hangi ülkede ve nasıl işlendiğini, hangi ülkede ne tür bir cezasının olabileceğini, bu mahkemenin neden Amerika’da yapıldığını, davanın muhtemel sonuçlarının Türkiye Cumhuriyetini ve ülkenin başındakileri direkt olarak nasıl etkileyeceğini basından doğru düzgün ve soğukkanlı bir şekilde öğrenemiyoruz. Çünkü Manhattan’daki bir mahkeme salonunda yaşananları bize soğukkanlı bir gazetecilik refleksiyle anlatan gazeteci sayısı parmakla sayılacak kadar az. Öte yandan, halkın geneli de bu soğukkanlı gazetecileri okumak veya izlemek yerine, Zeyno Erkan gibi duygusal reflekslerle pijama gazeteciliği yapan amatörleri izlemeyi tercih ediyor. Eh, o zaman Law&Order dizisi kıvamında bir heyecan, Komiser Kolombo edasındaki savcılar, yarısı sıkıntıdan uyusa da çok renkli, çok ırklı bir jüri topluluğu ve çapraz sorgu vesaire derken bize de mısırları patlatıp cümbüşü seyre dalmaktan başka yapacak iş kalmıyor. 

Keşke her şey bu kadar eğlenceli olsaydı. Ancak “ABD Atilla’ya karşı” davası bir televizyon dizisi olmadığı gibi, gazetecilik de öyle pijamayla, oturma odasındaki koltuktan “Ay valla savcı yıkılıyooo…” mantığıyla yapılacak kadar basit bir meslek değil. 

En baştan başlayalım. Amerika’daki duruşmanın habere dönüşme biçiminde dikkat çeken en büyük sorun, gazetecilerin kendilerini mahkeme salonunda olan bitene kilitlemiş olmaları. Her gün Amerika’da duruşmanın başladığı saatte mahkeme salonunda konuşulanlar ve sanıkların açıklamaları Türkiye basınında neredeyse naklen yayınlanıyor. Ancak duruşmada yapılan açıklamalardan yola çıkarak kotarılan yeni bir araştırma haber, itiraflarda adı geçen kaynaklara ulaşılarak alınmış yeni bir demeç filan yok. Duruşmalar sırasında adı geçen tüm ülkeler (İran-Türkiye-ABD-Birleşik Arap Emirlikleri), şirketler (BOTAŞ-TÜPRAŞ), bankalar (Halkbank-Denizbank-Aktifbank), düzenbazlıkta kullanılan finansal yöntemler, dönemin yöneticilerinin olaya dahli vesaire, her biri ayrı bir haber konusu oysa. 

Haberlerde, ABD’de bahsi geçen olay ve durumlara ilişkin ne bir İranlı yetkiliden alınan görüş, ne uluslararası para piyasalarında yapılan benzer oyunları açıklayan bir uzman, ne davanın Türkiye devleti açısından nasıl sonuçlar doğurabileceğine ilişkin bilgi verecek bir hukukçu görüyoruz. Haber içeriklerinde varsa yoksa Zarrab’ın itirafları. O konuşuyor, gazeteciler yazıyor. Davayı izleyen Amerikalı gazeteciler içeriden tweet atıyor, Türkiye’deki meslektaşlar o tweetleri Türkçeye çevirip yayımlıyor. Hatta öyle bir düzenek kurulmuş ki, bazı Amerikalı gazeteciler kendilerine New York’ta yardımcı olan bir grup Türkiyeli çevirmen vasıtasıyla tweetlerini Türkçeye bile çeviriyorlar. Kopyala-yapıştır. Pijamanı giy, bekle, haber sana oturduğun yerden gelsin. Bunun adı Türkiye’de bir süredir gazetecilik. Ama bu işte bir terslik var. Terslik olduğu için de, davanın esasına dair birçok önemli detay eksik veya yanlış aktarılıyor. İşte bu noktada, “ABD Atilla’ya karşı” davasında gazetecilik açısından sorunlu ve/veya eksik gördüğüm bazı önemli noktaları toparlamaya çalıştım. 

 

Türkiye değil, Atilla yargılanıyor

Pek çok medya kuruluşu için “Reza Zarrab davası”, kimilerine göre “Rüşvet davası”, bir diğerine göre “utanç davası.” Ama bu davanın resmi ve hukuki adı “Amerika Atilla’ya karşı” davası. Çünkü bu davada yargılanan Türkiye değil. Bu davada yargılananlar Türkiye’de Zarrab’dan milyonlarca dolar rüşvet aldıkları söylenen devlet yetkileri de değil. Gazetecilik reflekslerini, fırsat bulmuşken yolsuzluktan çürümüş iktidarı “haberlerle dövmek” insiyakına terk etmiş bazı gazetecilerin takdim ettiği gibi, bu davanın yargılananı Tayyip Erdoğan hiç değil. Bu davada sanık, Halkbank Eski Genel Müdür Yardımcısı Hakan Atilla. Gazetemiz Evrensel haberi başından beri bu dille ve doğru bir şekilde aktardığından, Evrensel’de yazıldığı şekliyle, Atilla’nın suçlandığı şeyleri sıralıyorum: Halkbank Eski Genel Müdür Yardımcısı Mehmet Hakan Atilla, “ABD’yi dolandırmak için kumpas kurmak”, “Uluslararası Acil Ekonomik Güç Yasası’nı delmek için kumpas kurmak”, “Bankacılık sisteminde sahtekarlık yapmak”, “Bankacılık sisteminde sahtekarlık yapmak için kumpas kurmak”, “Kara para aklamak” ve “Kara para aklamak için kumpas kurmak” gerekçeleriyle 50 yıla kadar hapis ve 2 milyon dolar para cezasıyla yargılanıyor. Bunlara ek olarak, mahkemede telaffuz edilen asıl suçlama, “İran’a nükleer programını sürdürebilmesi için gerekli olan parayı temin etmek.” Bu suçlama hem uluslararası ticaret, hem uluslararası siyaset, hem de uluslararası hukuk açılarından tartışma içeriyor. Konuyla ilgili detayları yandaki kutularda bulabilirsiniz. 

Bu dava sürecinde, Hakan Atilla ile birlikte kumpas kurarak bu suçları işlediği öne sürülen, ama “tanık” statüsünde karşımıza çıkan Reza Zarrab, bir takım itiraflarda bulunuyor. Bahsi geçen suçları, mevcut finansal sistem içinde işleyebilmek için, Türkiye’de devlet yetkililerine ve bankacılara verdiği rüşvetlerden bahsediyor. Bu “milli” rüşvet olayı, Amerikan mahkemesinin suçlayıp ceza verebileceği bir şey değil. Çünkü bizim ülkemizde birinin birine rüşvet vermesinde Amerikan çıkarlarını zedeleyen bir durum yok. Ama bu rüşvet meselesi duruşmalar sırasında defalarca soruluyor ve Zarrab’ın anlattığı şekliyle duruşma kayıtlarına geçiriliyor. Rüşvet ve yolsuzluk meselesi, 17-25 Aralık sürecinde zaten Türkiye’de gündeme gelmiş olan, ancak devletimizin “Ak” yöneticileri tarafından üzeri kapatılarak suçluların serbest bırakıldığı bir olaydı. Ancak Amerikan mahkemesinin asıl derdi Halkbank’ın İran’la birlikte Amerika tarafından sıkı sıkıya denetlenen dünya bankacılık sistemini nasıl deldiğini anlamak. Amerika, Hakan Atilla’yı sadece kendisini ilgilendiren uluslararası finansal suçlardan dolayı yargılıyor, rüşvet alıp vermekten değil. 

 

Olan bitenden dolayı Türkiye utanmalı mı? 

“Türkiye utanç içinde!” Birçok basın-yayın kuruluşu bu söylemi kullanıyor. Reza Zarrab’ın ABD’de yaptığı açıklamalar millet olarak Türkleri utandırıyormuş. Dünya aleme rezil olmuşuz. Bir bankacıyla bir tefecinin düzenbazlığından, birkaç bakanın ve başbakanın yediği milyonlarca dolar rüşvetten biz neden utanalım? Suçu işleyen, rüşveti verenle alan utansın. Elbette Türkiye’nin ve Türk hükümetinin adının bir kez daha ve uluslararası arenada yolsuzluk ve rüşvetle anılması, hele de bu yolsuzluk skandalında bakanların, başbakanların adının geçmesi nahoş bir durum. Ama bu suçlarda genel olarak Türkiye halkını utandıracak ne var? Gazeteciler bunu doğru düzgün açıklayamıyor. Bu çirkin suçları işleyenleri defalarca yeniden ülkeyi yönetmeleri için işbaşına getirmiş olmak, derseniz, onu anlarım. Ancak bireysel olarak verilen ve alınan rüşvetin milli bir utanç meselesi olarak çerçevelenmesini anlamakta güçlük çekiyorum. Çünkü rüşvet sadece Türkiye’nin sorunu değil, Amerika da dahil olmak üzere, dünyanın her yerinde yaygın olan bir suç ve yolsuzlukla iş görme biçimi. Rüşvet dünyada Zarrab’dan önce de vardı, Zarrab’dan sonra da var olacaktır. Bu noktada, suç ve suçluyu habere dönüştüren gazetecinin de milliyeti olmaz. Gazeteci olay ve durumlara milliyetçilik ekseninden bakamaz. Gazeteci için olay, durum, açıklama, iddia vardır. Gazeteci bunları araştırıp, doğrulatıp, belgeleyip, habere dönüştürür. Yurt içinde de, yurt dışında da Türklerin ve Türkiye’nin adının geçtiği davalar için de bu kural geçerlidir. 

İran’la ticaret yapmak suç mu? 

Türkiye’nin İran’la petrol ve doğal gaz ticareti de ABD’deki duruşma bağlamında doğru düzgün anlatılamayan meselelerden bir diğeri. İran’ın herhangi bir ülkeyle ve tabii Türkiye ile de ticaret yapmasını engelleyen bir kanun yok. Ancak Başta ABD olmak üzere, Batılı devletler, İran’ın dış ticaretine ambargo koyuyor. Liberal dünyanın ve kapitalist sistemin kalesi olduğunu iddia eden ABD, bağımsız bir devlet olan İran’ın dış ticaretinin boyutunu ve bu ticaretten elde edeceği gelirin dünya para piyasalarındaki dolaşımını kendi verdikleri kararlarla denetliyorlar. İran’ın yurt dışına günde kaç varil petrol satabileceğini ve karşılığında alacağı paranın ne kadarının İran’a ne kadarının başka bir ülke bankasına girebileceğini ABD ve BM kararları karar belirliyor. Bu ambargonun nedeni, petrol ve doğal zengini olan İran’ın bu doğal zenginliklerini satarak elde ettiği geliri nükleer silah üretimi için kullanabilme “ihtimali.” Amerika ve Avrupa, İran’ın nükleer programında hangi aşamada olduğuna dair kesin verilere sahip olmamakla birlikte, İran’ın nükleer çalışmalarının Ortadoğu’da bir güvenlik açığı yarattığı görüşünde. Batılı ülkelerin benzer nükleer çalışmaları yok mu? Elbette var. Hatta ellerinde nükleer başlıklı füzeler bile var. Lakin “süper güçler”,nükleer  silaha sahip bir İran’ın, dünya üzerinde yaşayan insanlar için, nükleer silaha sahip bir Amerika’dan daha tehlikeli olduğu görüşünde. Tartışmalı bir konu. Ama bizim meselemizle yakından ilintili. Çünkü bu ambargo olmasaydı ortada ne Zarrab olacaktı, ne de Türkiye’de bakanlara verilen milyonlarca dolarlık rüşvet paraları. 

ABD Atilla’ya karşı davası, esasen İran’a karşı uygulanan bu ambargonun delinmesi davası. “Kara para aklama” dedikleri şey, aslında İran’ın Türkiye’ye sattığı kendi malının karşılığını uluslararası para piyasasına sokabilme mücadelesi. Bu mücadelede İranlı uyanık bir kuyumcu, ona ambargolu sistemi delerek para transferinde yardımcı olan Türk bankaları, bunların bazı Körfez ülkeleriyle birlikte kurdukları katakulli düzeneği ve o arada yerel yöneticilere yedirdikleri rüşvetler var. Ki, Amerika’daki davada Türkiye vatandaşlarını yakından ilgilendiren tek ve en önemli husus da bu rüşvet meselesi zaten. 

Peki İran’ın başka ülkelere doğal gaz ve petrol satarak batının ambargosunu deldiği ve bunu da petrol karşılığı mal veya altın alarak yaptığı bilinmiyor mu? Biliniyor. Ambargo rejimi, İran’ın sattığı ürünler karşılığında uluslararası bankacılık sistemini kullanmasını (Yasal yolla yüklü miktarda para transferini) yasakladığı için, mala karşı mal (barter) sistemi oluşturulmuş. Buna bazen “oilforgoods-Petrol karşılığı mal”, bazen de “oilforgold-petrol karşılığı altın” deniliyor. İran’la barter yöntemiyle ticaret yapan diğer ülkeler arasında Rusya, Hindistan, Çin, Güney Kore, Singapur var. Tüm bu ülkelerde de kayıtlı yolla yapılamayan para transferleri için türlü çeşitli, alengirli yöntemler bulunuyor. Avrupa’daki ve Körfez ülkelerindeki bazı başka bankaların da İran’ın dış ticaretindeki finansal sorunlarını çözmek için yardımcı oldukları, “farklı çözümler” yarattıkları dünyanın malumu. Ancak uzmanlar bu bankaların isimlerini açıklamıyor. Türkiye, Çin, Azerbaycan, Ukrayna gibi ülkeler de İran’a karşı ambargo kurallarını delerek İran’ın sattığı malın parasını kayıt dışı yollarla ülkesine aktaracak çeşitli yöntemler geliştiren ülkeler arasında sayılıyor. 

 

Zarrab, transnasyonal, sofistike bir dolandırıcı mı? 

Reza Zarrab, sıradan bireylerin cebindeki parayı türlü çeşitli sahtekarlıklarla çalan uluslararası bir dolandırıcı değil. O aslında kurnaz bir kuyumcu, bir döviz tüccarı, uluslararası finansal krizi fırsata dönüştürmüş olan bir komisyoncu. Dünya finans piyasalarına takla attırmayı ve bunu ulusal hükümetlerle bankacıları rüşvete boğarak yapmayı öğrenmiş bir düzenbaz. Yolsuzlukla, kayıt dışı servet yapan Zarrab, ahlaki, ekonomik, sosyal anlamda suç olan işler yapıyor. Ancak bunu yaparken kurduğu sistem, dünyada başka örneklerini gördüğümüz organize, transnasyonal, sofistike soygunlardan farklı, çok daha basit, çok daha “aile içi” bir düzenek. Bu davayı mesela yine başka bir ülkede görülmüş ve Türkiye’yi ilgilendiren bir başka kara para skandalıyla karşılaştıralım: 2007 yılında Almanya’da görülmüş olan Deniz Feneri davasını düşünün. Deniz Feneri yolsuzluğunda suçlu bulunan Türkler, dünyanın pek çok yerinde yaşayan vatandaşlarından bağış adı altında 41 milyon avro para toplamış ve sonra da bu paraları AKPgillerin bireysel ve siyasi çıkarları için kullanmışlardı. Dernek yöneticilerinin, toplanan yardım paralarını vadettikleri gibi yoksullara vermek yerine, büyük kısmını Kanal 7’ye ve Beyaz Holdinge aktardıkları, kendilerine lüks evler ve arabalar aldıkları, milyonlarca avronun da akıbetinin bilinmez halde olduğu ortaya çıkmıştı. Zarrab böyle bir dolandırıcı değil. Sıradan insanların cebinden parasını çalmıyor. Zarrab, iki devlet arasında yapılan, ancak para transferinin sorunlu olduğu bir ticarette para transferi sorununu çözüyor. Bu sorunu çözerken, Amerikan ambargosunu delmek için bankacılara ve siyasi aktörlerle rüşvet vererek iş bitiriyor. Kendisi yaptığı aracılıktan yüklü miktarda ve herhalde her iki taraftan da (Türkiye ve İran) komisyon alıyor, kendi işini kolaylaştıranlara da yüklü miktarda rüşvet veriyor. Bu işleri yaparken arkasında dünya çapında örgütlenmiş, sofistike bir suç ağı şebekesi yok. 


Yazının ikinci bölümüne ulaşmak için tıklayınız

www.evrensel.net
ETİKETLER Esra Arsan