Fon ayazı Fatma’yı ‘kurban’ etmeyle geçmez
Bir kırılma mı yoksa bir sıyrılma mı? Bu sorular, Eski Aile Bakanı Fatma Betül Sayan Kaya’nın tutuklanması sonrasında gündemde.
Fon soygununun, en itibarsız simge ismi olsa da tutuklamaya tarihi bir dönüm atfeden, ‘bu bir kırılma mı?’ sorusu yerinde.
Titri sağlam bir AKP’li; bakan, vekil ve fon işi patlayana kadar da genel başkan yardımcısı. Böylesi bir kartvizit sahibine dokunulması, AKP’de siyasi kurban verme tutumunun sıfır olması nedeniyle beklenmiyordu.
Öyle ya ne skandallar oldu da bir tek isim bile ‘feda’ edilmedi!
Haklarında yolsuzluk ve rüşvet iddiaları bulunan 4 bakan (Zafer Çağlayan, Muammer Güler, Egemen Bağış ve Erdoğan Bayraktar) Yüce Divana sevk edilmedi.
Pandemide, Ticaret Bakanı Ruhsar Pekcan, eşinin şirketinden kamuya dezenfektan aldırdı, görevden alındı lakin sorgulanmadı.
15 Temmuz darbesi oldu, işin siyasi ayağı açığa çıkarılmadı.
Eski başbakanın oğlunun kokain güzergahı kurmak amacıyla Venezuela’ya gittiği iddiaları gündeme geldi. Kovid-19 ile mücadele kapsamında, ‘Maske ve test kiti götürdü’ savunması yapıldı; Türkiye’den Venezuela’ya maske ya da test kiti gönderildiğine dair resmi bir gümrük kaydı bulunamadı yine hesap sorulmadı.
Kitlesel ölümlerin yaşandığı yangın, sel, tren kazası, deprem… Ne yaşanırsa yaşansın koruma kalkanı hiç eksik olmadı.
İlk defa ciddi ‘siyasi kurban’ verildi; yanı sıra Eski Vekil, Cumhurbaşkanı Danışmanı Ertan Aydın da tutuklandı. Ve yaşanan bu ilk, bir kırılma anı olabilir çünkü başkanlık rejimi altında ‘kuralsız’ ve ‘fütursuz’ şekilde rejime hizmet eden bürokrasi için dokunulmazlık zırhının delinmesi endişeye yol açıp, ‘iştah kaçırabilir’.
Kırılma anı olma potansiyeli taşıması, kurban vermenin, ‘bir sıyrılma harekatı’ olduğu tespitini boşa düşürür mü?
Kat’a!.. ‘Ucu kime dokunursa’ söylemi sadece bir retorikten ibaret olan, asla ‘kurban’ vermeyen bir partinin tersi yönde hareket etmesinin sebeplerine bakmak yeterli.
Önce tutum aynıydı; Cumhurbaşkanı Erdoğan sessiz kaldı.
Olayın patlak vermesinin üzerinden 12 gün geçtikten sonra 29 Eylül’de “Yanlış yapanla vedalaşırız” dedi.
Milyarlık manipülasyon karşısında hesap verme değil ‘veda’…
İki hafta geçtikten sonra 16 Ekim’de “Cerrah titizliğiyle operasyon yürütüyoruz” açıklaması…
Üç hafta sonra “Hiç ummadığınız insanlar bu işlerin içerisine girmişler, mikropları temizleyeceğiz…”
7 hafta sonra ‘umulmadık’, ‘şaşırtıcı’ bir durum olamaz zira hastanın ‘filmi’ zaten eldeydi. Çünkü sermaye piyasaları tamamen merkezi, şeffaf ve T.C. kimlik numarası tabanlı denetim mekanizmaları üzerine kurulu. Alım-satım kayıt altında.
Merkezi Kayıt Kuruluşunda, Takasbank’ta sicil numaraları ile herkesin işlemi kayıtlı. Gelir İdaresi Başkanlığında kazançlar kayıtlı. Sermaye Piyasası Kurulu 1 dakikada ulaştırır listeyi. Ve o listeyi kamuoyu hâlâ bilmiyor.
Tüm bu ağırdan almalar hiç niyet yokken ‘kurban’ verildiğinin göstergesi! Verilmek zorunda kalındı çünkü iki kanaldan gelen öfke dalgası tabanda tsunami oluşturdu. Birinci dalga içlerinde esnaf, küçük sanayici gibi AKP’nin tabanını oluşturanların da bulunduğu, birikimlerini kaybeden yüz binlerin öfkesi… İkinci dalga hayat pahalılığı karşısında yoksullaşan, gelecek ümidi kalmayan milyonların, birilerinin telaffuz dahi edemediği servetleri götürmesine karşı duyduğu öfke.
Bu tsunaminin retorik, beylik laflarla dindirilmesi imkansızdı. Ve bu yüzden ‘Kurban veriyoruz sahnesi’ kuruldu. Protokolden gizli değil açıktan sokuldu mahkeme salonuna, devletin ajansı üzerinden görüntü verildi. Erdoğan uçaktan ‘temizlik’ mesajı verdi. AKP’li Meclis Başkanı Kurtulmuş aynı saatlerde, “Haram paranın peşinde koşan kim varsa, kime ulaşıyorsa, nereye kadar gidiyorsa hepsinden hesap sorulması, milletimizin beklentisidir” dedi.
İktidara yakın gazeteciler, ‘tutuklanacak’ diye adeta çığlık attılar. Bir dönem İyi Partinin kampanya yürütücüsü, şimdinin AKP Genel Başkan Yardımcısı Faruk Acar, sosyal medyada “#duruşumuzbelli” startı verdi. AKP siyasetçiler, gazeteciler peşinden coştu.
Söz konusu gelişmeler şu yorumu beraberinde getirdi: “Olaylardan hiç haberi olmayan(!) Erdoğan müdahale etti, kurban bile verdi; öte yandan fonzedelere iyi kötü ödemeler de yapılırsa tsunami diner.”
Acaba?..
Alnın çatında, sanayisizleşmenin ortasında
Rejim krizi en az hasarla atlatmaya çalışsa da kriz çok derin! Fon vurgununun etkilerinin giderek finans piyasalarından ‘reel ekonomi’ye sirayet etmesiyle de sınırlı değil. AKP’yi kendi kuyruğunu yiyen bir yılına dönüştüren ekonomik-sosyolojik gelişmeleri öyle bir ‘kurban’ vermeyle tersine çevirmek imkansız. Fon tezgahı süreci hızlandırmış, derinleştirmiş durumda.
Şimdi fon işinin hem toplumsal rıza üretmeyi zorlaştıran hem de AKP’nin altını oyan derinleştirici etkilerine bakalım.
Birincisi… Milyonlarca insan borsaya bir eğlence ya da kumar masasına dahil olma hevesiyle katılmadı. Görünüşte ‘özgür bir tercih’ yapıyor gözükseler de öyle değil! Ücretlerin açlık sınırında dolaştığı, kiraların barınma krizi yaratacak raddeye geldiği, enflasyonun alım gücünü her geçen gün erittiği durumda toplumsal yeniden üretim (Hayatı döndürebilmek) için borsa ‘yatırım’ görüntüsü altında yeni bir ek gelir arayışı girişimiydi. 100 bin TL’nin altında ‘yatırımı’ olan 4 milyon 300 bin kişi bu durumdaydı.
Fon battı, borsa çöktü. Para batışının yanında ek gelir arayışı da çöktü. Fatma’ya kelepçenin, üç beş kuruş ödemenin telafi edemeyeceği bir çökme.
İkincisi…
Aynı zamanda geniş kesimler için ‘Hangi varlık güvenli’ sorusundan çok, ‘Hangi varlık enflasyondan korur’ sorusuyla da ilgili olan borsa girişimciliği şirketler için de ‘sığınak’tı. 2023 ortasında faizler yükselip kredi pahalılaşınca, ucuz krediyle çarkları dönen şirketler açısından sorun başladı. Tam bu nokta sermaye piyasası, para politikasının şirketler açısından yarattığı sorunlara karşı tampon işlevi gördü.
Şirketler borsaya açıldı. Halka arzdan topladıkları kaynakla borç ödediler, işletmeye sermaye girişi sağladılar. Kredi taksitlerini borsa gelirleriyle hallettiler. Maaşları, kiraları buradan ödediler. Şirketler buralara yönlendirildiler. Halka arzların 2026’da rekor seviyeye ulaşmasının arkasında uygulanan ekonomi politikalarının şirketler açısından yarattığı sıkıntıları küçük tasarruf sahiplerinin taşıdığı risk üzerinden dindirme uzlaşısı yatıyordu.
O uzlaşı çöktü! Hem de seçmeni değil bizzat tabanı olan sermaye kesiminin üzerine. Şimşek-Eroğan kemer sıkma programından, yüksek faizden mustarip KOBİ’ler, esnaflar şimdi hem fon hem de borsa mağduru. Mesele öfke değil ekonomi!
Üçüncüsü… Değer yaratamama ve mülksüzleştirmeyi hızlandırma etkisi!
• Bu yılın ilk üç çeyreğine ilişkin (9 aylık) şirket bilançoları her şeyi anlatıyor.
• Kartonsan’ın 9 aylık kârı: 18 bin 193 TL (Aylık 2 bin TL).
• Çimentaş’ın 9 aylık kârı: 9 bin 427 TL (Aylık bin TL).
• DYO’nun 9 aylık kârı: 20 bin 300 TL (Aylık 2 bin 200 TL).
Değil bir fabrika köpek kulübesini kiraya verseniz çok daha fazla kazınırdınız!
İşin bir de zarar boyutu var! Polisan Holdingin bu yılın 9 aylık döneminde zararı 1.9 milyon TL oldu. Prysmian 9 ayda 555 bin TL zarar etti. Şok’un 9 aylık zararı 437 bin TL. Albayrak Grubuna ait Trabzon Limanının bu yılın ilk 9 ayındaki zararı 87 bin 515 lira. Vestel’in 9 aylık zararı devasa: 16.8 milyon TL.
Veriler, Türkiye ekonomisinin sanayisizleşme ile birlikte artık-değer üretme kapasitesinin de daraldığının bilançosu. Üstelik te üretilen ve kâr-faiz-rant arasında bölüşülen artı-değer artık finansal kazançlara ve rantlara kaçıyor. Bu da kârın aldığı payı azaltıyor. Kâr azaldıkça üretken sermayenin yeniden üretimi için gerekli kaynak da azalıyor. Kaynak azaldıkça da fasit bir daire gibi artık-değer üretimi de giderek faiz ve rant gelirlerini daha az besleyecek şekilde daralmaya devam ediyor. Boşuna değil İstanbul Sanayi Odası Yeni Başkanı Adnan Dalgakıran’ın şu çağrısı: ‘Yeniden sanayi politikası inşa etmeliyiz’.
Artı değer kaynağı azaldıkça da ‘yeni ve taze kan’ yastık altındaki döviz ve altınlar, tasarruflar daha önce birikmiş ne varsa orada aranıyor. Mülksüz bırakma süreci dolu dizgin ilerliyor. Bu ilerleyişin son halkası fon krizi büyük bir servet hortumlaması olarak tarihe geçti. Lakin çöküşüyle birlikte rejimin ekonomik ve siyasi kolonlarını da tahrip etti.
Kaynak sıkıntısı…
Artık-değer üretme ve istihdam yaratma kapasitesindeki gerileme…
Ve şimdi de finansal alanda ‘kan depolarının’ (Uyuşturucu, kara para, çökme, nepotizm üzerinden kamu kaynakları talanı ve şimdi de borsa) boşalması.
Depolar boşadıkça gelecek de tüketiliyor. Ne mümkün ‘tövbe hesabıyla’ ve bir iki ‘kurbanla’ gidermek tahribatı. Ne mümkün fon ayazının yanığını geçirmek!
Dayanışmaya çağrı!
31 yıldır emeğin sesi olan Evrensel, gücünü sadece okurlarından alıyor. Emeğin sesinin daha gür çıkması için sen de güç ver.
Dijital Evrensel uygulamamız güncellendi
İndir, Oku, Dinle...
Evrensel'i Takip Et