Göz ardı ettiğimiz maliyet güvenlik mi getirecek?
Gizlisi saklısı yok!
ABD, NATO Avrupa’daki üyelerine hedef (görev) koydu: 2029 yılına kadar ‘savunma’ harcamalarının milli gelire oranı yüzde 3.5’e, 2035’a kadar da yüzde 5’e çıkarılmalı.
Cumhurbaşkanı Erdoğan göreve en önden talip oldu: “Yüzde 5 hedefine Lahey’de belirlenen 2035 yılından 5 sene önce erişmeyi hedefliyoruz.”
Bu göreve bu kadar hararetle talip olmak, ‘savaş’ harcamalarını bir an önce milli gelirin yüzde 5’ine çıkarmayı hedeflemek, övünülecek bir şey midir?
Hele de…
Sağlık harcamaları, SGK de dahil, milli gelirin ancak yüzde 4’ünü biraz aşarken…
Eğitim harcamaları milli gelirin yüzde 3.5’ini bile bulmazken…
Sosyal yardım harcamaları milli gelirin yüzde 1’ini bile bulmazken…
Eğitimin, sağlığın, sosyal yardımların görmediği büyüklükte bir kaynağı savaş ekonomisine ayırmak, milyonların zor hayatını daha da zor kılmaktır.
Söz konusu olan devasa bir kaynaktır. Gayrisafi milli hasılanın yıl sonunda 1 trilyon 658 milyar dolar olması bekleniyor. Bunun yüzde 5’i, 83 milyar dolar eder. 4 trilyon liraya yakın bu para milyonlarca emekçiden bu yıl boyunca alınacak gelir vergisinden daha fazla.
Yoksulluk iyice derinleşirken, işçinin brüt ücretinin ortalama dörtte birinden fazlasına vergi ve kesintilerle el koymakta beis görmeyen devlet, devasa kaynağı savaşa ayırmakla övünüyor. ‘Vergi ile dilim dilim soyuluyoruz, vergide adalet’ diye haykıran emekçilere kulak tıkayan iktidar iş silaha gelince gönlünü açıyor.
‘Amaç güvenlik…’ mi!
Bu yüksek maliyet eleştirisi karşısında savunma hazır: “Dünyanın her tarafının ateş çemberine döndüğü, Ortadoğu’nun istikrarsızlığının iyice karmaşıklaştığı, bir sabah Rusya’nın Ukrayna’yı işgal edebildiği, siber saldırıların arttığı tedirgin edici ortamda ‘caydırıcılık’ gerekli.”
Gerçekten daha çok harcayınca daha mı güvenli olunuyor?
Herkesin daha çok harcadığı bir ortamda yaşanan güvenliği artırmak değil de dipsiz bir kuyunun dibine yarış gibi!
Örneğin Avrupa Birliği… 2022 yılından beri silahlanıyor. 2024-25 yılı arasında 130 milyar avro ‘savunma yatırımı’ yapan AB aynı dönem araştırma geliştirme (ARGE) çalışmaları için 17 milyar avroluk harcama yaptı.
AB’de de otomotiv ve makine sektöründen küçük işletmeler savunma sanayisine yöneliyor; yapay zeka, siber güvenlik ve savunma projeleri entegre ediliyor, sanayi daha yoğun şekilde askeri sanayi ile birleşiyor.
NATO’nun 2026 yılı tahminine göre ittifak ülkelerinin askeri harcamalarında rekor kırılacak; toplam ‘savunma’ bütçesi 1.8 trilyon doların üzerine çıkacak!
Dünyada en yoksul 2 milyar insanın gelirine eş değer bir düzey bu!
Savaş sanayisinde uçan coşan bir tek Türkiye değil yani! Ama sonuç aynı: Savaş ekonomisi büyürken sosyal harcamalar kısılıyor (Bakınız: Avrupa’da sosyal reform adı altında emeğin kazanımlarını gasbetme girişimi.)
***
Kim kazanacak, tabii ki silah tekelleri.
NATO zirvesinde yapılan 50 milyar dolarlık anlaşmadan Türkiyeli silah şirklerinin payına düşen sadece 350 milyon dolar. Yüzde 1 bile değil! Büyük dilimi Lockheed Martin ile Rheinmetall gibi ABD ve Alman tekelleri kaptı.
Tekellerin kazancı, ülkelerin halklarının kazanmaları anlamına gelmiyor. ABD’nin İran’a saldırdığı dönem küresel piyasalarda savaş rallisi yaşandı: En değerli 10 şirketin değeri 4 trilyon dolar arttı!
Peki buradan halkların payına ne düştü? Kocaman bir hiç!
Türkiye’de savaş sanayisine yönelik kurulan organize sanayi bölgelerinin sayısı sürekli artıyor. Ama sanayinin milli gelirden aldığı pay artmıyor; aksine yüzde 20’den yüzde 17’ye geriledi. İşsizlik de gerçekte yüzde 30’a dayandı.
Bağımlılık derinleşecek
Soru şu: “Türkiye’nin artan gücü” denilirken kastedilen ne?
Anlatılan şu: Dünyada dengeler değişti; değişen dengelere göre yeni model NATO piyasaya sürüldü; yeni sürüm NATO’da Türkiye’nin önemi arttı.
Türkiye’nin öne çıkmasında belirleyici olan üç temel faktör de şöyle sıralanıyor: Güçlü ve savaşma kabiliyeti gelişmiş ordusu; gelişen askeri sanayisi ve ‘jeostratejik’ denilen avantajlı coğrafi konumu.
Görüldüğü üzere Türkiye’nin ‘önemi’ öncelikle, NATO ülkeleri için savaşacak ve silah üretecek bir ülke olmasından geliyor.
Altını çizelim: Türkiye’nin üretimde tercih edilmesinin sebebi askeri teknolojisinin gelişkinliği değil! Düşük maliyetli ve hızlı silah üretimine duyulan ihtiyaç.
İnsansız araçları, çeşitli füze sistemlerini, top mermilerini ucuza üretmesi bekleniyor. Türkiye buna talip! Zira büyüyen savaş sanayisine üretim yapan Ankara Ostim’den Çorum Sungurlu’ya KOBİ’lerde işçilerin ekmekleri küçülüyor.
Türkiye’ye biçilen, bağımlılık ilişkisi içinde, silah endüstrisine düşük maliyetli tedarikçi görevi!
***
İşin bir de askeri sanayi dahil, bilgisayar, cep telefonu, elektrikli otomobiller, yenilenebilir enerji sistemleri vb. dijital ekonominin ihtiyaç duyduğu metaller, madenler, elementler boyutu var.
Özerk bir Danimarka toprağı olan Grönland’ı ele geçirmek için gerekirse askeri güç kullanabileceğini sık sık dile getiren Trump, NATO zirvesinde de Grönland’ı almak istediğini bir kez daha yineledi.
Hedefi, Grönland’ın dijital teknolojide ve batarya üretiminde kullanılan lityum, titanyum vb. kaynaklarına el koymak; kömürüne, uranyumuna ve elmasına çökmek. Ukrayna’nın nadir toprak elementlerine yapmak istediği gibi!
Türkiye’nin de madenleri, nadir toprak elementi hedefte. Günün sonunda doğası ve yer altı kaynakları yağmalanmış bir ülke gerçeği ile karşılaşacağız!
Kendi ülkesinin başkenti Paris’in herhangi bir yerini kapatsa kıyamet kopacak olan Fransa Cumhurbaşkanı Macron sabah koşusunu yapabilsin diye ülkemizin başkentindeki Seğmenler Parkı’nı vatandaşına kapatan iktidar, ülkenin kaynaklarını da talan için kapatmış durumda.
Bela çoğalıyor
Sadece ucuz emek ve doğa talanı değil aynı zamanda da savaş belası da başımızda. Çünkü NATO’nun üçüncü sürümü Batı emperyalizminin vurucu gücü olarak Çin emperyalizminin karşısına adeta dünya sathında konumlandırılacak.
Masada barış yok, savaş var!
Dünyanın kuzeyinde Norveç’e, Avrupa’nın doğusunda Polonya’ya, Ortadoğu’da Türkiye’ye önemli roller verilmiş. İşte ‘etkimiz artacak’ diye sunulan o rol, ülkemizi bulunduğu coğrafyada askeri hedef haline getirecek. ‘Jeostratejik’ avantaj denilen Rusya’yı kuşatmak için kullanıldığında tehdide dönüşecek.
Tüm bunlar ‘güç’, ‘güvenlik’ vb. NATO zirvesinde öne çıkan kavramlara eleştirel yaklaşılması gerektiğinin göstergesi. Türkiye gücüne güç kattı’ benzeri böbürlenmelere kapılmamalı, zirve sonrası çıkan gürültüde boğulmamalı!
Ve de… S-400 davulu çalarken eleştireni ‘Batı uşağı’ olmakla suçlayanların şimdi de Rusyacı ve Çin aparatı olmakla itham etme ikiyüzlülüğüne aldırılmamalı...
Evrensel'i Takip Et