Arsızlığın devletleşmesi
Uluslararası hukukun üstünlüğü endeksinde 144 ülke içinde 117 inci sırada olmanın yanında, J.P. Morgan’ın ülkemizdeki faaliyetlerini terke hazırlanırken dış borcun döndürülme endişesi, cari açığın kapatılması ve içeride faiz haddi ve fiyatların denetlenmesi konuları siyasilerin uykusunu kaçırırken, meğer bu meseleler bir tarafa bırakılmış tüm kadro fon olayından zengin olmaya yönelmiş. Fon olayının baskılanması sürecinde kavgalı gürültülü şovlar sergilenmiş. Beyler, lütfen biraz itinalı davranalım; devlet katında yumruklu kavga olmaz, devlet adamı makamındaki isimler aile büyüğü havasında azarlanamaz, eğer suç varsa, ilgililer görevden alınır ve yargıya sevk edilir. Beyler, gece yarısı fon yasasına son anda ilave de yapılamaz, hele de sizin yaptığınız gibi usulsüz ve kanuna açıkça aykırı hükümlerle! Böylesi işlemler ve davranışlar pek hayra alamet değildir! Durumu halkın açık olarak görmesi olası olmayabilir, hele de iktidar medyasının durumu yansıtmadığı ya da yanlı yansıttığı durumda, ama muhalefet partilerinin, özellikle de sol eğilimli partilerin bu soygun konusunu dikkatlice ele alması kaçınılmazdır.
Yaşanan finansal çöküş görece öngörülemez olabilirdi, eğer finans piyasası özgür ve derin olmuş olsaydı! Peki, Türkiye’deki durum bu mudur? Tabii ki, kocaman bir hayır! Türkiye’deki süreç, evlere şenlik olacak şekildedir; Türkiye’de hemen hemen tüm kamu kurumlarına sorumsuzca atama yapabilen bir başkanlık sistemi başattır. Üstelik bu süreçte bağımsız olması gereken denetim kurumları da, hatta adalet sürecinde görev alan yargıçların dahi durumu garanti olmadıkça ülkede adaletten söz etmek de mümkün değildir. Ortamın böylesi şekillendirildiği bir ülkede ileriyi görmek, ciddi yatırım yapmak, hatta ileriye ait öngörülebilir bir yaşam planlamak olası mıdır! Anlaşılan, finansal hırsa kapılmış finans parazitleri tam bir madde bağımlılığı benzeri davranış sergileyerek emekçilerin el emeği üzerinde saygısızca tepinmişler. Kuralsız ve halkına karşı saygısız yönetim altında işletilen finansal süreç, yatırıma yönlendirilen fonlar ve yaratılan değerle değerlenen kağıtlar üzerinde oynamalar dışında, özünde, emeğin yarattığı katma değerden ayrılan artık değerler havuzunda, tahmin ve bazı bilgilere dayalı olarak, finansal yatırımcılar arasında birbirini yeme sürecinden başka bir anlamı olmayan sistemde kimileri Müslüman edalarıyla dünyalıklarını yapmaya yeltenmişler!
Ülkemizde yaşadığımız durum, öyle anlaşılıyor ki, anonim yatırımcılar tarafından değil, belirli merkezlerde kümelenmiş gruplar tarafından gerçekleştirilmiştir. Bu durumda, olumsuz gelişmeyi ve olası sonucu kestirmek o kadar zor olmamalıydı. Ne var ki, meselenin finansal hırsı aşıp, içten bilgilenip, batan gemide son nemalanma aşamasında azami çıkar sağlamak hedef olunca, ne “kul hakkı” tanınır, ne de makul bir ölçü! Aç aceminin fon piyasasındaki marifetleri içeride ve dış dünyada ülkenin itibarını çürütmeye yetmiştir.
Burjuva devletinin mantığını ve finans piyasası işlemlerinin niteliğini açıklayabilmek için tekrar ABD’ye dönersek, diyelim ki, insanlar ev sahibi olma endişesiyle hesapsız kitapsız kredi taleplerinde bulunmuş, temelsiz kredi kuruluşları da hesapsız kitapsız kredi vermiş ve tüm toksik krediler batık olmuş idi. Hikaye aşağı yukarı böyledir. Peki, bu durum karşısında devlet ne yaptı? Milyarlarca para emisyonunda bulunup, piyasaya sürülen paraları zor durumdaki borçlulara değil, fakat kredi kuruluşlarına destek olarak verdi. Kaldı ki, kredi kuruluşları batık kredileri belirli koşullarda maliyet olarak göstererek vergiden düşme olasılığına sahip idi. Devlet, kredi kuruluşlarına bu desteği sağlarken, batık kredi sahiplerinin borçlarına saydırıp borçların silinmesini de sağlamadı. Kredi kuruluşları CEO’ları bu paraları bir güzel tatillerde yedi. Devlet neden böyle yaptı? Çünkü piyasa kuralının bozulmaması ve kutsal kapitalist ideolojiye halel gelememesi uğruna böyle yaptı devlet. Burjuva kapitalist sistemin ve bu sistem devletinin ahlakı olmadığı gibi vicdanı da yoktur!
Gelelim ülkemize; ilkemizde yukarıda da ifade ettiğim gibi, hemen her kuruma bir merkezden yapılan atama ile yürütülen bir sistem caridir. Böyle bir sistemde atananın sorumluluğu ahlaki ve yasal olarak bizzat atamayı yapandadır. Atama makamının, oluşan fahiş hatalar karşısında atanan çürük elmaların görevden alınması ve hesabının sorulması konularında gerekli özeni göstermediği durumda bizatihi sorumluluğu yüklenmiş olur. Hem böyle bir makamda oturmak, hem de tüm sorumluluklardan azade olmak olası değildir! Çünkü atama yetkisi, mekanik bir yetki olmayıp, sorumluluk taşıyan bir idari yetkidir. Malum ve meşhur listeler bu bağlamda düğümü çözecek tek çaredir. Umalım, listeler açıklanır, farklı derecelerde farklı sorumlular ortaya çıkar, hatta ilk çözülmede, daha farklı arka görüntüler dahi aydınlığa kavuşuyor olabilir. Umalım! Umalım, bu süreçte bazıları “günah keçisi” olarak ileri sürülüp,” kodamanlar gizli tutulmaz!
Meseleye biraz da geniş açıdan bakacak olursak, tek adam rejiminin ihdasında hukuksal ve yönetsel yapıyı kuran zevata da söyleyebileceğimiz birkaç söz vardır. Böylesi, her yere atama yapabilen, etkili bir denetimden uzak tek kişi yönetimi kimin aklının icadı ise, bilinmelidir ki; böyle projelendirilmiş bir yönetimi diktatoryal yönetim olarak nitelemek hiçbir şekilde bilimsel bir hata payı taşımaz. Durum böyle olunca, diktatoryal yönetimler taşıdıkları örtülü korkuları nedeniyle belirli güvence çemberi içinde bulunmak, yani korunmak durumunda kalmak isterler. Söz konusu güvence çemberinin, yani tatmin çemberini merkezi yönetimde tutma gücü diktatoryal erkin güvencesi ve gücünün belirleyicisidir. Ancak, özellikle kamu ihalelerinin sıkıştığı ve kaynakların kurumaya başladığı dönemlerde kaynak sorunu gündeme gelir. Kaynağın odağını ise görünürde halk, derinde ise nasır elli emekçiler oluşturur. O nedenledir ki, finansal çılgınlıklar yaşanırken sendikaların ve sol partilerin, sanki kendileri ile hiçbir ilgisi yokmuş gibi, sakin kalmaları fazla anlaşılır değildir. Son yaşanan çirkin olay da, vitrinde tasarruf sahiplerini, altyapıda ise emekçileri ilgilendirmektedir. Kamu ihaleleri de dahil her alanda oluşan fonlar nasırlı ellerin eseri olarak, finans piyasaları emeğin ve emeğin yarattığı değerin mezbahasıdır!
Meseleyi salt bir fon krizi gibi görmek tüm resmi algılamamaktır. Bu kriz, kaynağı itibarıyla emeğe büyük saldırı olarak; sonucu itibarıyla, önemli miktarda kaynağın anlamsız ellere yönlendirilmiş olarak; ve en önemlisi de, devletin, ucube sistemimizde hükümetin de olayın oluşumu ve sürüncemede tutulmasında birinci derece sorumlu olduğudur.
Dayanışmaya çağrı!
31 yıldır emeğin sesi olan Evrensel, gücünü sadece okurlarından alıyor. Emeğin sesinin daha gür çıkması için sen de güç ver.
Dijital Evrensel uygulamamız güncellendi
İndir, Oku, Dinle...
Evrensel'i Takip Et