Toplumsal çözülme
Kurumlar önemlidir. Hatırlarız, kökeni Türkiye’de olan ünlü iktisatçı Daron Acemoğlu’nun tezidir: şöyle ki, kurumları yeterli ve sağlam olan uluslar kalkınır, aksi ise abat olamaz, çökmeye mahkum olur. Bu tez hem geçerlidir hem de geçersiz, çünkü kalkınma ve kurumsallaşma, biri diğerini zaman zaman geçer olmakla beraber, eşanlı gerçekleşen ve birbirini destekleyerek gelişen süreçlerdir. Diğer bir deyişle, açlık ve yoksulluğun had safhada olduğu toplumlarda ne kurum oluşturulabilir ne de yasal olarak oluşturulmuş kurumlara itaat sağlanabilir. Bunun tersi de olasıdır ve bu tez gelişmiş toplumla ilişkin doğrudur; yani, oluşmuş kurumlara riayet etmeyen kişiler toplumun şiddetli tepkisi ile karşılaşır ve oluşturulan sosyal zorlama neticesinde o kişi de kuruma uymak zorunda olur. Acemoğlu, gelişmiş bir toplumda, rahat ve huzurlu çalışma odasında ABD ile hemen komşusu bazı güney Amerika gelişmemiş ülkelerini karşılaştırabilir ve böylesi bir sonuca varabilir. Fakat böylesi bir karşılaştırma bir anlamda ex-post karşılaştırma olduğundan, istatistiksel olarak meşru ve makbul görülemez. Acemoğlu Hoca’nın bu savı akademik çevrede de farklı şekillerde yorumlandı, hatta şiddetli eleştirilere muhatap oldu; şu kadarını söyleyerek bu konuyu kapatalım ki, bugünkü tartışmalarımızın ağırlık merkezini ifade etmeye çalıştığım fikir oluşturmamaktadır.
Bugün siz değerli okurlarla tartışmak istediğim konu, Türkiye’de kurumların elimine edilmesi değil, fakat hüviyetlerinin baskılanarak şahsiyetsizleştirilmeleridir. Bu durum, devlet katında olduğu kadar, alt katmanlarda da fevkalade tehlikeli bir gelişmedir ve demokrasi anlayışı ile taban tabana zıt bir süreçtir. Peki, durum bu denli önemli ve ciddi ise, ekonomik gelişmelere rağmen neden kurumsal süreçler gelişemiyor, diye sorguladığımızda, yanıtı kurum içi olduğu kadar, daha çok kurum dışı sebeplerde buluruz. Örneğin, nasıl oluyor da Türkiye’de kooperatifleşme ya da gerçek anlamda ve uzun süreli şirketleşme gerçekleştirilemiyor? Sebebini aşırı kişisellikte ya da bencillikte arayabiliriz. Dikkat edilirse, aşırı bencillik ya da kişisel tercihe bağlılık gelişmişlik değil, tam tersi, daha çok bağnazlık göstergesidir. Zira aynı tutumumuz tartışmalarda da devam etmiyor mu; hangi tartışmada, karşımızdakinin sırtını yere getirmeye çalışmadan, ondan da bir şeyler öğrenebilir miyiz, acaba diye düşünür müyüz! İşte tipik bir durum! Keza, siyasilerin tutumuna bakınız, hangi siyasi kişi, Habermas’ın ‘Kamusal Alan’ görüşüne saygıyla, soru soran medya mensubu ya da vatandaşa ilgi ile eğilir ki! Seçime giden istisnai dönemler tabii ki, bu saygısızlık kuralı dışındadır! Durum budur!
Peki durum bu ise, bu süreç nereden ve hangi temel saikle başlatılıyor olabilir ki? Hiç tereddüde mahal bırakmadan söylenebilir ki, bu süreç, yani özellikle yargı, medya hatta akademi gibi çok temel kurumların kişiliksizleştirilmesi, özellikle de riskli bir seçime doğru yol alınırken, etraftan ya da vatandaştan fikir alma gücünün geriletilmesi ve kimseye hesap vermeme güç ve kudretine sahip olunduğunun göstergesidir. Zira toplumda ne kadar çok bilinçli kişi ve kişilikli kurum varsa o kadar çok hesap sorabilecek ünite var demektir ki, bu durum siyasetçiyi ürkütür. O nedenle, balık baştan kokar misali, tüm alt yöneticiler de kendi örgütlenme ve “gizlenme” politikasını açığa çıkarmamak için aynı politikayı, kendi arzularına ters de olsa, uygularlar, hatta uygulamayıü zorunlu tutabilirler de!
1982 YÖK uygulamasıyla üniversiteler de kişiliksizleştirilmek istendi ve gerçekleştirildi de. Özellikle AKP iktidarının zapt etmeye azmettiği İstanbul Üniversitesi, Boğaziçi Üniversitesi, ODTÜ ve diğerleri birer birer zapt edildi. Peki nedir amaç? Amaç eleştiri odaklarının susturulması, tam olarak susturulamıyorlarsa da yüksek sesle konuşabilenlerin sayılarının azaltılmasıdır. Peki, bu durum kimin işine yaradı? Yanıt şudur: bu durum, yüzeyde, görünürde siyasi iktidarın, arka planda ise, Türkiye üzerinde emelleri olan emperyalist güçlerin. Biraz acı değil mi; halkın aleyhine, amaçtan bağımsız da olsa, emperyalistin lehine halk üzerinde politika oyunları kurmak, halk için acı, siyasetçi için ise hazin bir duygu değil mi! Kısacası despotik yönetimlerin ortaya çıkışı da gelişmeleri de maalesef, aynı dürtü ve kurgu üzerinde gelişir.
Yaşadığımız durumda meseleye bir bakalım, yargının inleyen işlşeyişine, eğitimin çöken sürecine, halkın düzensiz bölünme ve savruluşuna, milletten ve millet temsilcileri olması gereken parlamentodan da biraz kaçırılmış şekilde oluşturulmaya çalışılan barışçıl olduğu iddia edilen sürece! Bunların hepsinde demokrasi adına demokrasi çiğnenmekte iken, üniversitelerde ‘Anayasa Hukuku’, ‘Ceza Hukuku’ gibi dersler okutulurken, acaba dönemin gençleri derslerden mi, yoksa fiilen yurt sathında gördüklerinden mi etkilenir. Bu dönem gencin gözünde o dersleri yürüten hoca mı, yoksa, toplum sathında ve her kademede fiili icraat yapan ve yöneten siyasetçi mi daha ulvî ve saygın görülmektedir, acaba!
Siyaseti fazla kurcalamadan, gençlerin ve saygın halkımızın şunu düşünmelerini rica ediyorum: bir kitleyi hareke geçirirken sonuçtan önce usul gelir. Zira usulü belirli sonuca göre koymak, ilk aşamada toplumu da fazla zedelemeden siyasetçiye yarar sağlıyor olabilir. Fakat, uzun dönemde siyasetçiyi de toplumu da beter edebilecek bir yola girilmişse, sadece toplum zarar görür, siyasetçi yine yırtar, çünkü hesap dönemi geldiğinde siyasetçi ya yaşamda değildir ya da zaten ilk amacını gerçekleştirdikten sonra artık bir amacı kalmamıştır. Fakat toplumlar uzun erimli ve zaman içinde müteselsil seyrettiğinden mutlak olarak zararlı çıkar. Gelecek nesil toplumun çimentosunu bugünün gençleri oluşturacağından, gençlerin çok duygulu, algılı ve uyanık olması kaçınılmazdır. Umarım böyle gelişir süreç!
Evrensel 31 yaşında!
31 yıldır emeğin sesi olan Evrensel, gücünü sadece okurlarından alıyor. Emeğin sesinin daha gür çıkması için sen de güç ver.
Dijital Evrensel uygulamamız güncellendi
İndir, Oku, Dinle...
Evrensel'i Takip Et