Uyarı suç, suskunluk görev mi?
Bazı felaketler bir anda olmaz. Önce bir koku duyulur, bir ölçüm yapılır, bir rapor yazılır, itiraz edilir. Sonra bütün bunlar “abartı” sayılır, hatta uyaranlar suçlanır; ta ki zarar gözle görülür hâle gelene kadar. O zaman da sorumluların kim olduğu değil, gerçeği kimin dile getirdiği tartışılır.
COP31’e ev sahipliği yapmaya hazırlanan Türkiye, zirvede metan salımlarını azaltma konusunu da gündeme taşıyacağını açıkladı. Tam da bu sırada, Silivri’deki atık sahasından saatte ortalama 7,4 ton metan salındığına ilişkin uydu verileri gündeme geldi. Çevrede yaşayanların yıllardır yakındığı ağır koku da yeniden haber oldu. Bu iki olguyu birbirine karıştırmadan, aynı sorunun çevresinde düşünmek gerekiyor: Atık yönetimi, salımlar ve sağlık etkilerinin izlenmesi, bu bilgilerin kim ve ne zaman açıklandığı düşünülünce belki bu çelişkili durum da daha anlaşılır olur.
Aynı sorular, Bursa’nın Yenişehir ilçesine bağlı Kirazlıyayla’da atık barajının çökmesinden sonra da karşımızdaydı. Çökme sonrası Bursa Tabip Odası ve diğer meslek odaları bölgeye gidip toprağa ve suya yayılan atıkları, Sarıyar Deresi’ni, alınan numuneleri ve sonuçların kamuoyuyla paylaşılmasını sordu. Oysa atık barajının çökmesiyle başlayan süreç, çökme anıyla sınırlı değil; kirleticilerin nereye yayıldığını ve insanların ne ölçüde maruz kaldığını gösterecek düzenli, bağımsız ve şeffaf bir izlem gerektiriyor.
Devletin sorumluluğu, felaket sonrasında hasar tespiti yapmakla bitmez. Tehlikeyi önlemek, faaliyetleri bilimsel ve mühendislik ilkelerine göre denetlemek, güvenilir ölçümler yaptırmak, verileri zamanında açıklamak ve etkilenen toplulukların sağlık izlemini sağlamak zorundadır. Olası risklere ilişkin belirsizlik, halkı bilgisiz bırakmanın gerekçesi olamaz. Belirsizlik varsa, yapılması gereken daha az ölçmek değil, daha çok ve bağımsız biçimde ölçmektir.
Bu sorumluluklar yerine getirilmezken, uyarıyı yapanların hedef alındığı örnekleri unutmamakta yarar var. Onur Hamzaoğlu, Dilovası’nda yürüttüğü araştırmada ağır metallere ilişkin bulguları kamuoyuyla paylaştığında üniversite soruşturması ve disiplin yaptırımıyla karşılaştı; hakkında suç duyurusunda da bulunuldu. Bülent Şık ise Sağlık Bakanlığının çevre kirliliği ve sağlık ilişkisine dair araştırma sonuçlarını açıklayınca yargılandı ve 2019’da 15 ay hapis cezası aldı. Bu karar daha sonra bozuldu; Şık beraat etti. Süreçlerin hukuki ayrıntıları farklıydı, ama ikisi de aynı temel soruyu önümüze koyuyor: Halk sağlığını ilgilendiren bilgi kimin sırrıdır?
Tabip odaları ve meslek örgütleri burada önemli bir kamusal görevi üstlenebilir: bağımsız ölçüm ve sağlık izlemi talep etmek; uzmanlık alanları arasında çalışma grupları kurmak, yöntem ve bulguları anlaşılır biçimde kamuoyuna aktarmak; bölge halkının başvurularını ve kaygılarını kayda geçirmek; sonuç alınana kadar süreci takip etmek. Bu, kanıtlanmamış bir zararı olmuş gibi göstermek değil, zararı zamanında belirleyecek bilimsel izlemi savunmaktır.
Çöplükten atık barajına uzanan mesele yalnızca çevre kirliliği değil; kimin bilgiye erişebildiği, kimin sağlığının korunduğu ve kimin uyarısının duyulduğudur. Bilim insanlarını, hekimleri ve meslek odalarını susturmak tehlikeyi ortadan kaldırmaz; yalnızca daha geç öğrenmemize yol açar. Haber alma kanallarının engellendiği, medya kuruluşlarının kolluk eliyle basıldığı, kayyumlarla seslerin kısıldığı bir ülkede çevre ve sağlık bilgisinin kimlerden saklandığını da sormak zorundayız. Çünkü bilgiye erişim, sağlığı korumanın ilk koşuludur.
Evrensel 31 yaşında!
31 yıldır emeğin sesi olan Evrensel, gücünü sadece okurlarından alıyor. Emeğin sesinin daha gür çıkması için sen de güç ver.
Dijital Evrensel uygulamamız güncellendi
İndir, Oku, Dinle...
Evrensel'i Takip Et