Flanör-flanöz ve sınıf
“Bir dünyayı kağıt hışırtılarıyla yeniden yaratmamız gerekiyor. Ya da ayakkabılarımızı giyip kapıdan dışarı çıkabiliriz.”
Flanöz - Şehirde Yürüyen Kadınlar, Lauren Elkin.
Flanör, şehirde amaçsızca dolaşıp keyif yapan erkekleri tanımlayan bir kelime. Flanöz ise kelimenin dişili olarak sonradan ortaya çıkıyor ve feminist bir kavrama dönüşüyor.
Çünkü tarih boyunca erkekler aylak gezmek için sokağa çıkabilirken kadınların yalnızca meşru bir amaç, kabul edilir bir gerekçe için evden çıkması bekleniyordu.
Kamusal alanda erkeğin görünmez olup kalabalıklara karışıp kenti keşfetmesi kolayken aynı sokakları adımlayan bir kadın toplumsal yargıları, ahlak sorgulamasını, güvenlik tehdidini koca birer göz gibi üzerinde hissediyordu.
Flanöz kavramı, kadınları kenti pencereden izleyen olmaktan çıkarıp şehri gözlemleyen, akışına kapılan, adımlayan birer özne, birey konumunda temsil eder oldu.
Flanör ya da flanöz olabilmek basit birer tercih ve keyiften ibaret kavramlar aslında insan için. Özel bir hobi, spor gibi aksesuara, donanıma, eğitime ihtiyaç duymuyor. Sadece ayakkabılarınızı giyip kapıdan çıkmanıza bakıyor.
Bu kadar basit bir eylemin sınıfsal hale gelmesini yaşamak bu çağa düştü.
Metropollerde bir semti keşfedebilmek için zaman, enerji ve semtler arası toplu taşıma gerekiyor.
En temel ihtiyaçları karşılamak için günde 12 saat çalışınca ya da iki işe birden koşunca, geleceksizliğin depresyonu ile sarmalandığında ve toplu taşıma bedeli bile büyük bir masraf kalemi olduğunda sokaklar yalnızca bir yere yetişme kaygısıyla acele eden, kaşları çatık, yüzleri düşük insanlarla doluyor.
16 milyon insanın yaşadığı İstanbul'da bazı semtlerde denizi hiç görmemiş insanların oranı yüzde kırklara çıkıyor.
İstanbul'da yaşamak ile İstanbul'u yaşamak arasındaki çizgi öyle kalınlaştı ki tüm gişe bedelleriyle bir otobana benziyor.
Geçenlerde bir sahne düştü önüme sosyal medyada. Toplu taşımada işten dönen bir genç, yer verdiği adama "Neden bu saatte çıkıyorsunuz dışarı, herkesin işten çıkış saati zaten yoğun" diyor. Üniversitede olması gerekirken belli ki fiziksel olarak yorucu bir işte çalışıyor. Altmışlarını çoktan geride bırakmış adamsa yanıtlıyor: Ben de işten dönüyorum, emekli maaşı ile geçinilmiyor.
20. yüzyılın başında, sanayileşme, şehirleşme, eğitim reformları gibi etkenlerle sosyal adaleti sağlamak amacıyla ortaya çıkan toplu taşıma sosyal adaleti sağlama kaygısı güdüyordu ancak medeniyetin gereği birçok farklı amaç da edindi.
Gençlik keşif zamanıdır, merak, öğrenme, deneyim kazanma. Zaman geniştir genç için. Bu yüzden de indirimlidir seyahat onlara. 65 yaş üzerine ise aktif bir emeklilik yaşayabilmesi için. Bebekli kadın eve kapanmasın, hayata karışabilsin diye öğretmen, öğretici olduğu için deneyim kazanabilsin diye. Yaşamı anlamlı kılmak için bir nevi yani.
Lüksemburg 2020 yılında toplu taşımayı tamamen ücretsiz hale getiren ilk ülke oldu, Malta da peşinden aynı uygulamayı yurttaşlarına açtı.
İskoçya 21 yaşına kadar herkese şehirlerarası yolculuk dahil ücretsiz ulaşım sunuyor. Çünkü bir çocuğun ülkesini tanıma ve keşfetme hakkı vardır.
Ölümün kolay ve hesapsız, yaşam bedelinin ağır olduğu ülkemizde karbon ayak izinden bahsetmek bir lüks olsa da dünyanın toplu taşımaya bakışında önemli bir unsur. ABD'nin birçok eyaletinde belirli saatlerde tek başına araç kullanmaya para cezası uygulanıyor. Trafik yaratma suçu ve kaynak israfı.
İki yaka arasında 10 dakika erken varmak için Avrasya'dan geçen birinin dakikasının 34 lira ettiğini bilmek bizi sosyal adaletten uzaklaştırıyor. Bakanlığın Marmaray'ı ücretli diye bayramlarda belediyenin metrobüslerinde yığılma oluyor.
Bir yerden bir yere ulaşmak için yığıldığımızda, yığın oluyoruz. Sürü. İnsanlığımız ayaklarımız altında eziliyor.
Artık kimselerin ezberinde iki satır şiir kalmamıştır ama beş şair say desen hepsinin bir satırından illa vapur geçiyordur. Kasvet ve kederimizden hiçbir şiirinin hakkını veremiyoruz bu şehrin.
Bizden zaman çalınmış, para çalınmış, amaç çalınmış, yaşamak arzu olmakta çıkmış huya dönmüş.
Nostalji bir hastalığa dönecek yakında lakin ağrı kesici gibi şifa niyetine yutuyoruz. İlaca düşüyorum yine lakin döneceğim doksanların sonuna, on sekiz yaşındayım, kardeşimi gezdiriyorum İstanbul'da.
Çapa’dan binmişiz tramvaya, Beyazıt, Çemberlitaş, Sultanahmet, Gülhane, Sirkeci gezdirmişim. Galata Köprüsü'nü yürümüşüz, balık tutanlara bakarak, elimizde balık ekmek.
İstiklal yürümüşüz boydan boya, Gezi Parkı yanından inmişiz Dolmabahçe'ye, ver elini Beşiktaş, Ortaköy. Sahilde bir çay-simit. Oradan konuşa konuşa denizle yan yana almışız soluğu nasıl olduysa Sarıyer'de.
Ayaklara inmiş kara sular yeni fark ediyoruz. İskeleyi görüyorum. Gel diyorum vapura binelim, dinleniriz. Bakmıyoruz bile nereye gidiyor. Atlıyoruz, Anadolu Hisarı... O zamanlar bunca rant olmadığından mı yoksa yaşımız küçük diye mi bilmem, kayıkları kürekle çeken yaşıtlarımızın denize sıfır eski ahşap yalılara "Osman Amca, Aslı da bizimle gelsin mi? Azıcık kürek çekip saat on iki olmadan geliriz geri." diye bağırdığını duyunca yakın hissediyoruz kendimize.
Bu şehirde doğsak ihtimal ki bizi de kapıdan kayıkla alacaktı arkadaşlarımız sanıyoruz. Anadolu Hisarı'nda gezip bir otobüse biniyoruz. Semtleri bilmiyorum daha, geleli bir sene olmamış şehre. Beğendiğimiz bir yerde iniyoruz, Üsküdar çıkıyor. Denizin kenarından yürürken bir ses duyuyoruz denizden gelen. Şaşırtıyor bizi. Yere diz çöküp aşağıya bakıyoruz. Bir balıkçı barınağı, denizle yol arası bir girintide. "Gelin mangala balık attık." diyorlar, demirden merdiveni gösteriyorlar. Biz çok Yeşilçam izledik, balıkçıları iyidir diye biliriz. Bize balık ikram ediyorlar. Dedemiz yaşındalar. Dede diyor "Kahve de içelim mi?" Olur deyince "E kalk yap o zaman, dede yorgun" diyor. Ben kahveyi yapıyorum, kardeşimle dede tavla açıyor. Büyülü bir gün batımı izliyoruz denizin içinden. Sahilden bizi iskeleye bırakıyorlar. Eminönü'den dönüyoruz tramvay ile öğrenci evine. Hayatımın en güzel günlerinden biri.
İkizlerim iki yaşında, Pier Loti'ye götürmüşüz. Sütlüce'ye geçeceğiz. Sahilde otobüslere bakarken bir balıkçı diyor gelin ben atayım karşıya. Aman paramız yeter mi derken bir para söylüyor: Üç otuz lira bir şey.
Haliç'in ne olduğunu öğreniyor çocuklar Haliç'in üzerinde, Altın boynuzu bir masal gibi dinliyorlar.
Üç-beş sene önce Karaköy'de arkadaşımın meyhanesinden çıkıyoruz. Eski İstanbul'un esnaf geleneği az da olsa sürüyor Beyoğlu'nda. Efkarı eritip neşe çıkarmışız. Durun diyor kaptanı arayalım. Yine bir balıkçı teknesiyle şehrin sessizliğine inanamadan salınıyoruz Haliç'in üzerinde, köprünün altından geçip Süleymaniye'yi denizden seyrediyoruz sabaha karşı. Cem Karaca’dan Deniz üstü köpürür açmışız, bağıra çağıra söylüyoruz sesimiz ulaşmıyor nasılsa evlerin camına. Yaşıyoruz be! Diye haykırıyorum. Yaşamak işte böyle bir şeye benzer.
Şehirde yaşamak, sosyal adalet yoksa bir kahırdır, öğütür. Şehrin insan için, insanlarla var olduğu akılda olursa ancak o zaman şehri yaşamaya başlar insan. Dünyanın en güzel şehrinde dünyaya çile doldurmaya gelmiş bir ömre mahkûm edilmişiz, sürüleştirilmişiz, yığınlaştırılmışız. Bize seçmen diyorlar, yurttaş değil, şehrin sakinleri lafı geçmiyor bile artık cümle içinde.
Fransa'da liselilerin başı çektiği kamu harcamalarının azaltılmasına karşı eylemleri takip ediyorum günlerdir. Sindirilemiyorlar. Kazanacaklar, itfaiyecilerden sendikalara, velilerden 68 kuşağına sosyal adalet ve insanca yaşam isteyen her kesimce sarmalandılar.
Bundan 70 sene önce Fransa'da '68 gençlerinin boykot niyetiyle metro turnikelerinden atlaması öyle kanıksanıyor ki biletsiz turnikeden atlayan gençse kimse ses çıkarmaz oluyor. Sonra öğrenci bileti giriyor devreye, mecbur kalınıyor. Malumun ilamı bir nevi.
Yani her hak, onu alana kadar dayatılan bir eylemle kazanılıyor.
İnsanca bir yaşam için yalnızca hayatta kalabilmek üzerinden bir talep olamaz. Yalnızca “oyumu kullandırt” diye bir talebe demokrasi sıkıştırılmaz.
Şehri yaşamak da bir hak. Hele böyle her köşesi ayrı güzel memlekette.
Şu son günlerde İspanya'da, Brezilya'da, Şili’de, Belçika’da, Arnavutluk'ta, Kosova'da, Yunanistan'da, Hindistan’da, Pakistan’da, Fransa'da ve Almanya'da on binlercesi birlikte sokakları adımlayan halklara selamla, bir flanözün, Lauren Elkin'in cümleleri ile bize de ayakkabıları giyebilmeyi diliyorum.
"Bırakın yürüyeyim. Bırakın kendi hızımda ilerleyeyim. Bırakın hayatın içimde, etrafımda dolaşmasını hissedeyim. Bana heyecanlı olaylar verin. Bana beklenmedik dönemeçleriyle köşe başları verin. Bana güzel vitrinler ve uzanabileceğim parklar verin. Şehir sizi heyecanlandırır; bir işe başlamanıza, hareket etmenize, düşünmenize, istemenize, bağlanmanıza alan açar. Şehir, hayatın ta kendisidir.”
Evrensel'e Abone Ol
31 yıldır emeğin sesi olan Evrensel, gücünü sadece okurlarından alıyor. Emeğin sesinin daha gür çıkması için sen de güç ver.
Dijital Evrensel uygulamamız güncellendi
İndir, Oku, Dinle...
Evrensel'i Takip Et