Sair bir günün dönümü
BM Genel Kurulu'nu takip ediyorsun, Suriye'nin yönetimini ele geçirmiş HTŞ'li Colani elinde telefon, tiktok kaydırıyor. Bu arada X platformu patlangaç patlatır gibi hesap kapatıyor. Psikiyatri Derneğininki dahil, bu ülkede mental sağlık artık yok hükmündedir demek. Öte yandan bir fonun patlamasıyla her gün yeni şoklar yaşıyoruz. Akpü45 çocuklarının milyarları ve elimizdeki bordrodan bize bakan kaynağından kesinti vergiler...
Bu gündem içinde İstanbul sokaklarında çeşitli işler halletmeye çalışıyordum. Alışık olmadığım bir semtte, lüks binanın resepsiyonundan bir bilgi almaya çalışıyorum. Güler yüzle ve neşeyle günaydın demiştim resepsiyon görevlisine. Yüzüme bakmadan ve başını kaldırmadan "Bir dakika bekle lütfen, şu iş bitsin ilgileneceğim." dedi bana. Gülümsemem dondu. İçimde sınıf kini kırık bir cam gibi tüm iç organlarıma ve ruhuma battı. Resepsiyonun arkasındaki altın renkli parlak dekorda kendi yansımamı gördüm, ürkütücüydü ifadem.
Boş bakıyordum. Suratım, içinde insan yok gibi ifadesizdi. Ömrümce yargıladığım, suratsızlığı meziyet sayan insanlardan birine dönüşmüştüm. Lakin öyle rahatsızdım ki orada olmaktan ve hak ettiğim saygıyı görememekten mimiklerimi kontrol edip ifademi rahatlatamıyordum.
Zaman göreceli, hiçbir şey yapamıyorken asla akmıyor. 6 saat gibi hissettiren 17 dakika boyunca orada öylece dikildim gözlerimi görevliden ayırmadan. Tam 17 dakika sonra hafifçe başını kaldırıp "Evet..." diye cümleye girmek üzereydi ki yüzümdeki ifadeyi gördü. Birden "siz" oldum yeniden. Size nasıl yardımcı olabilirim, dedi. Canım artık hiç konuşmak istemiyordu. Elimdeki evrakı uzattım ve zaman kavramını yitirmiş olduğumdan aynı donuk gözlerle dimdik yüzüne bakarak isteğimi kendisinin anlamasını bekledim. Sakince, sessiz. Yakından ilgilenildim. Suratsızlığım ödüllendirildi. Donukluğumun dayanağı ekonomik bir statü sanıldı. İşim hızla ve ilgiyle çözüldü.
Bir an hayatı sorguladım, bunca sene herkesle sohbet kurmaya çalışarak yanlış mı yapıyordum? Bu gizemli ve sert hal mi işler akçeydi yoksa? Böyle de yaşanır mıydı?
Çıktım vapura bindim. Her vapur seyahatinde bu şehrin güzelliği gözlerimi doldurur. Birbirine sarılmış, başını sevdiğinin omzuna yaslamış çiftler olur. Birbirilerini süzerken göz göze gelip başıyla nezaketen selam verenler, başını cama yaslayıp gözlerini denizin köpüklerine dikenler. Haydarpaşa bir açıdan tüm haşmetiyle görünür, sonra heyecanla Topkapı'nın yaklaşmasını bekleriz. Dalgakıranda bazen martılar öyle sık yerleşir ki uzaktan gerdanlık gibi görünür. Bir müzisyen muhakkak bir şeyler çalar. Onun müzik tarzı, o gün vapurda izlediğimiz görüntülerle zihnimizin çektiği filmin tarzını belirler. Neşeli müzikte herkes karşı kıyıda bir güzel günün peşinden gider gibidir, ağır parçalarda hepimiz "onca yoksulluk varken" de bir kare gibi. Bu hevesle bindim vapura, şimdi iyileşir dedim yüzümdeki felç. Baktım herkes telefonuna bakıyor etrafımda. Hızla kaydırılan videoların sesleri birbirine karışıyor. Yalnız birkaç turist var, hayranlıkla uzaklaşılan kıyıyı seyreden ve gülümseyen. İnsanın içinden bağırmak geliyor, kaldır kafanı bir gör Haydarpaşa ne oldu bir merak et, baksanıza kardeşim şu Dolmabahçe'ye doya doya baksanıza, belli mi olur belki gün gelir özlem duyarsın, baksana şu balıkçı kayıklarına sanki sene 1975 gibi görünüyor balıkçıların elinde ağ, olta. Bak martılar nasıl da teğet geçti dibinden dünyanın neresinde şu görüntü var? O martılar ki elindeki "mutlaka pişir bayılacaksın, kaydet gidersin, alışverişimi deniyoruz, mutfağımı baştan yaratıyoruz." çağrılarının hepsinden daha çığlık çığlığa...
Moralim iyice bozuluyordu ki bir turist eliyle uzağı göstererek Ortaköy burası mı? dedi, hayır dedim o Galata köprüsü. İlk 1845'te yapılmıştı, 90'ların başında yandı, sonra yenilendi. Haliç'in iki yakasını bağlar. Burası Eminönü. Bu köprü açılabiliyor da. Gece iki suları yanılmıyorsam, bir saatliğine deniz trafiğine açılır. Turistlerin hayret nidaları sonucu ileri yaşlarda bir beyefendi "Ne sordular ki?" dedi. Dedim Galata Köprüsü'nün açıldığına şaşırıyorlar. Yangını hatırlıyordu onu anlattı. Tercüme etmeye çalıştım dilim yettiğince. Orada genç bir çift vardı. İlk kez duymuşlar, E dediler nasıl geçti insanlar karşıya köprü tamirdeyken? Dedik Unkapanı, Haliç Köprüsü var ya? Sonra bir hanımefendi girdi konuya, dedi ki: Eskiden motor yerine kayıklara da biniyorduk, Balat'tan Sütlüce'ye üç kuruşa atarlardı bizi. Romantik de oluyordu gençliğimizde.
Laf lafı açtı, nereden baksanız 8-9 kişi konuşuyorduk artık. Müzisyen "İstanbul'da sonbahar" şarkısını söylüyordu. İşte şimdi güzel bir filmin içindeydik.
Karaköy'de yürürken düşündüm. Artık iyi para yalnızca paradan kazanılıyordu ya da içerik üretmek denilen şeyden. Kapitalizm, emeği değersizleştirerek varlığını sürdürmenin yolunu bulmuştu. Ülkede her geçen gün yeni bir yolsuzluğun haberiyle yüzleşiyorduk. Artık pahalı araç kullanan herkese mesafelendiğimi fark ediyordum. Bunlar emekle alınacak şeyler değildi. Yalnızca boğazımızdan fakirleşmiyorduk, insan ilişkilerinden eksiliyorduk, estetik zevklerden, bilgiden, hazdan da menediliyorduk. Para; nobran, hodbin bir kesime bahşedilmişti ve bunu zenginliğin tek karşılığı sanıyorlardı.
Karaköy'de Fikret Adil'in adımladığı sokaklardan Asmalımescit'e yürüyor ve aklımdan "Yaşadığımız dakikalarda -sahi-zannettiğimiz nice şeyler bir müddet sonra bize yalan görünür." cümlesini geçiriyordum. Bugünün hakikati acı veriyordu ve umarım müsebbipleri çok uzak da olsa bir gün yalan olur, unutulurdu. Demir Özlü ‘nün evinin oradan geçeyim istedim. "... demokrasi diye bas bas bağırıyorlar. Ama kitap yok, düşünce hayatı yok. Yazarken iğrenç yasalar elimi tutuyor. Yönetenler her düşünceyi kurutmak peşinde. Anadolu Gogol'un dünyası, İstanbul, Ankara Kafka'nın. Surreel bir ortam." Bunu "Özyurdunda Yabancı Olmak" kitabında okumuştum Ferit Edgü ile mektuplaşmalarında geçer. Kafkaesk bir günü ancak bilenle paylaşabilirsin ve bir ihtimal vaziyete gülebilirsin, gülmezsen dayanamaz olursun günlere. Bu gülüş, bildiklerine benzemez, kara mizah ve absürtlükten kaynaklıdır. Kırıktır yani. Evden çıktığın her gün de on altı milyonluk şehirde illa bir öykü bırakır. Görebilene.
"Bir rüyanın içindeymişim gibi hem varım hem de sadece kendi hayalimde yaşıyorum. " Bu da bir zamanlar Gümüşsuyu'nda yaşamış Tanpınar'ın kendimi bulduğum cümlelerinden biri.
Şu sokaklarda benden önce kimlerin adımlarının iz bıraktığını bilerek yürüdüğümü fark ettim, bir binadaki Vedat Tek esinlenmesini sezebilmek, bir misafiri muhallebi ısmarlamak için Murat Pastanesi'nde götürüp Bedri Rahmi Eyüboğlu eseri gösterip şaşırtabilmek, Oktay Rıfat'ın, Orhan Veli'nin içtiği meyhaneleri bilip masadaki hallerini hayal edebilmek, Suat Derviş ile aynı kahvecide sıra beklediğini düşünmek, bu şehri tanıyarak sevmek, insana merakı kaybetmediğini fark etmek...
Mermer görünümlü fayansla şıklaştırılmaya çalışılmış, zengin göstersin diye altın rengi detaylar eklenmiş lüks bir resepsiyonda çalınan neşem geri gelmeye başladı, saatlerdir telefonuma elim varmamıştı. Yüzüme vurulmaya çalışılan fakirliği suratsızlığımla savuşturmanın ağırlığı ortadan kalktı. O kadar zengin ve güçlü hissediyordum ki Beyoğlu'nda.
İnsanın kudreti, kazanabildiği değil kazanmayı reddettiği tutar kadardır.
Sosyal medyaya bakmadığım çeyrek günde düşündüm bunları. Uzun uzun düşünmenin hazzını özlemişim. Okuduğum bir cümleyi anımsamaya çalışmayı, seyirlik bir binayı özlemeyi ve gitmek için adımına üşenmemeyi.
Malumunuz İstanbul Kafkaesk, bir zamanlar böyle de yazılırmış köşe yazıları.
Affınıza mağruren bu hafta böyle olsun.
Dilerim dimağdaki zenginliği hatırlayabileceğiniz günleriniz olsun.
Evrensel 31 yaşında!
31 yıldır emeğin sesi olan Evrensel, gücünü sadece okurlarından alıyor. Emeğin sesinin daha gür çıkması için sen de güç ver.
Dijital Evrensel uygulamamız güncellendi
İndir, Oku, Dinle...
Evrensel'i Takip Et