Besici para kazanamıyor, halk et yiyemiyor
Tarımla ilgili tüm toplantılarda, iktidarın tarım politikalarını eleştiren pek çok kişi ağırlıkla tarımda planlama eksikliği olduğunu söylerler. AKP’nin tarım üretimini planlamadığı ve bakanlar değiştikçe politikaların da sil baştan değiştiği konuşulur. Fakat 24 yıllık AKP iktidarında plansızlık değil, kapsamlı bir plan hayata geçti ve geçiyor.
Başta ana muhalefet partisi olmak üzere “yönetemiyorlar, yapamıyorlar” deseler de aslında hem yönetiyorlar hem de yapıyorlar. AKP iktidarının tarıma ilişkin politikaları, bilmediklerinden değil aksine zaten böyle yapmak istedikleri için milyonlarca üretici pek çok sorun yaşıyor. Çünkü üretim değil tedarik, köylü değil tarım ve gıda şirketlerinin öncelikli olduğu bir plan var. Bunun en bariz örneği hayvancılık politikalarıdır.
Mehdi Eker bakanlığı döneminde ithalat politikalarını; yerli üretimi dengelemek ve spekülatif fiyat artışlarının (enflasyonun) önüne geçmek amacıyla, bir "piyasa regülasyonu" aracı olarak savunmuştu. Eski Tarım Bakanı Bekir Pakdemirli ise “paramız var ki ithalat yapıyoruz” diyerek ithalatı savunmuştu. Ahmet Eşref Fakıbaba ithalata karşı gibi görünse de “ülkeler bazen siyasi olarak birbirleri ile alışveriş yapmak zorunda kalıyorlar” diyerek ithalatı hem masumlaştırdı hem de meşrulaştırdı. Vahit Kirişçi, "ithalat yaparak fiyatları düşüreceğiz" dese de fiyatlar düşmediği gibi ithalat arttı. İthalata yönelik eleştirilere “dışarıda daha ucuzsa ne yapacağız” diyen Tarım Bakanı yardımcısı da oldu. “Elimizdeki en önemli araçlardan biri dış ticaret kararlarımız. Gerekirse ihracattan feragat ediyoruz, gerekirse ithalatla müdahale ediyoruz. Amacımız istikrarlı bir iç piyasa işleyişini sağlamak” diyerek ithalatı normalleştiren Ticaret Bakanı da oldu.
Bunca ithalat, düşmeyen et fiyatları, artmayan hayvan varlığı sonucunda yine ithalat kararı açıklandı. Tarım Bakanlığı 2027 yılında yapılacak besilik erkek sığır ithalatı planını açıkladı. Bu plana göre 2027 yılında 480 bin baş hayvan ithal edilecek. 2026 yılında 500 bin baş hayvan ithalatı planlanırken, 7 ayda (Ocak-temmuz arasında) 54 bin 218 ton kırmızı et ithalatı yapıldı. Türkiye sadece ette değil, hayvancılığın girdisi olan soya, arpa, mısır vs girdilerde de ithalatçı olan Türkiye et ve canlı hayvanda zaten ithalatçı durumundadır.
Tarımda ithalatın sonuçlarından birisi yerli üretim üzerinde fiyat baskısı oluşturur. Bu süreç eşit koşullarda üretim yapamayarak rekabete dayanamayan üreticiyi, üretimden kopararak bağımlılığı artırırken fiyatları kalıcı olarak yükseltir. İthalat için harcanan döviz nedeniyle bütçede cari açığın artmasının yanı sıra TL'de de değer kaybı yaşanır. Ürün fiyatları maliyetin altına düşünce üretici köylü zarar ederken, üreticinin üretime küsmesi nedeniyle üretimin de düşmesine sebep olur.
Çiğ süt alım fiyatı 1 Mayıs'tan bu yana 24,30 lira. Tüm Süt, Et ve Damızlık Sığır Yetiştiricileri Derneği hesaplarına göre Ağustos ayında çiğ sütün hayvan yetiştiricilerine maliyeti 28,5 lira. Temmuzda 26,87 lira olduğu düşünüldüğünde çiğ sütün maliyeti bir ayda % 6 artmış. Çiğ sütün maliyeti artıyor ama alım fiyatı yerinde sayıyor. Hayvancılıkta artan girdi maliyetleri karşısında maliyetleri düşüren kalem çiğ süttür. Hayvancılığın devamını da sağlayan çiğ süttür. Çünkü süt para etmezse inekler kesime gidiyor. İnek azaldıkça, doğan buzağı da azalıyor. Kısacası süt para ediyorsa inek var. İnek varsa buzağı var. Buzağı varsa hayvancılıkta devamlılık ve çoğalma var.
Saray iktidarı, Orta Vadeli Programda ilan ettiği hedef enflasyon ve fiyat istikrarının sağlanması için tarımsal ürün fiyatlarının düşük tutulması için elinden geleni yapıyor. Başta soya olmak üzere girdileri ucuzlatıp çiğ süt fiyatlarını artırmak yerine, ithalatla et fiyatlarını, Ulusal Süt Konseyi aracılığıyla da süt fiyatlarını baskılayarak düşük tutmaya çalışıyor. Tabi birde yemde önemli bir maliyet unsuru olan soya, mısırda ithalatçı olunması yine önemli bir sorundur.
Böyle tarım politikası olmaz. Bu uygulamalarla ülkeyi, bağımlı hale getiriyorlar. Gıdada bağımlı olan siyasette de bağımlı olur denildiğinde klasik bir cümle karşımıza çıkıyor. “Biz sanayide ve savunmada gelişiyoruz” diyorlar. İHA’nın, SİHA’nın, savaş uçağının yanında buğdayı, ekmeği, eti mi konuşacağız diyorlar.
Oysa ki savunma ve sanayi de gelişen ülkeler aynı zamanda tarımda da gelişmiş ülkelerdir. Örneğin Almanya denilince akla sanayi gelir ama Almanya aynı zamanda kıtanın en büyük tarım üreticilerinden biridir. Almanya’nın 2025 yılında 45 milyon ton tahıl ürettiği ve tahıl üretiminde Avrupa’da Fransa’dan sonra ikinci olduğu biliniyor. Türkiye ise 2025 yılında 34,2 milyon ton tahıl üretti. Üretilen her 100 litre sütün 20’sini Almanya’da üretilirken et üretiminde ise AB’nin en büyük üreticileri arasında. Türkiye’de 21,5 milyon ton çiğ süt üretilirken Almanya’da 32 milyon ton üretim var. Almanya süt, tahıl, et, patates, şeker pancarını yoğunlukla üretiyor. Bu nedenle de Almanya tarım ürünlerinin büyük bölümünü et ve süt ürünleri, unlu mamuller, şeker ve diğer işlenmiş gıdalara dönüştürüyor. Ürünün mamule dönüştüğü Almanya’da halk Alman tarımından çok Alman Gıda sanayisini görüyor. Almanya, devasa ekonomisi karşısında bir tarım ülkesi olarak görünmüyor olsa da tarımda Avrupa’nın ikinci büyük üreticisi durumunda olduğu belirtiliyor.
Almanya üretimle kalkınırken, Türkiye İthalatla hem üretimi, hem fiyatı, hem de tüketimi dengeleyebileceğini düşüyor. Fakat gelinen noktada üretimi baltalayıp, fiyatları artırıp tüketimi de pahalı hale getiriyor. Hayvan yetiştiricileri para kazanamıyor. Halkta artan fiyatlar nedeniyle et ve süte ulaşamıyor.
Sonuç olarak; AKP’nin bir tarım politikası var ve tarım ve gıda tekellerinin ihtiyaçlarına göre uygulanıyor. Bakanlar değişse de politika değişmiyor. Tekellerin karlılığını korumak ve pazarını genişletmek üzere çalışıyorlar.
Dayanışmaya çağrı!
31 yıldır emeğin sesi olan Evrensel, gücünü sadece okurlarından alıyor. Emeğin sesinin daha gür çıkması için sen de güç ver.
Dijital Evrensel uygulamamız güncellendi
İndir, Oku, Dinle...
Evrensel'i Takip Et