Ücret mi, asgari ücret mi!
İnsanlar “adet” olarak sayılır mı? Maalesef, kayıt-dışılık ya da ücretli kölelik söz konusu olunca sayılabiliyor. Emekçilerin kahir ekseriyeti asgari ücretli olunca, bu dengesizlik, belki denge oluştururcasına, beyaz yakalıları da enflasyonun ve sanayinin verimsizliği etkisiyle aynı düzeye çekmektedir. Hükümetin ısrarlı şekilde göz yumması sonucunda sanayide yerini almış olan Suriyeli ve göçmen emekçiler ise tam bir orta çağ sömürü düzeninde çalıştırılmaktalar. Charles Dickens günümüzde yaşamış olsaydı mutlaka yeni bir A Tale of Two Cities kitabı yazardı. Günümüzün 1840’lar ve 1850’ler İngiltere’sini hatırlatır görüntüsü, biraz daha fikirsel temelimiz olsaydı, bu kez belki de bir “made in Türkiye” Karl Marks çıkarabilirdik.
Adaleti şiar edinmiş görüntüsünde olup, kalkınmayı hedeflediği ambleminde yazılı bir partinin kendi vatandaşlarına ve kucak açtığı komşu ülke halkına muamelesi işte budur! Göçmen ya da sığınmacı emekçilerin sömürüsü ile birlikte, Türk emekçilerin de yoğun sömürüsü gündemde giderek yükselen tempoda yaşanmaktadır. Hele şu madenci dostlarımızın acı hikayeleri akla hayale sığar gibi değildir. Madenlerden kiminin sahibi parlamento üzerinden, kiminin sahibi de benzer ilişkilerle dünyalık keselerini doldururken, ülkenin borçla harçla da olsa hiç değilse görüntüsel olarak ulusal geliri artmakta, fakat orta ve dar gelirliler, emekçiler giderek derinlere çekilmektedir. Üstelik bu çekiliş öylesine tedrici ve teslimiyetçi ve milliyetçi sloganlar eşliğine yaşatılmaktadır ki, güçlü bir tepki oluşamamaktadır. Kısacası, Türk emekçisi işsiz, yabancı emekçi yoğun sömürü altında, böylesi kör-topal koşullarda Türk sanayi dünya ile rekabete yöneliyor. Sanayinin sembolik isimleri olmaları gereken insanlar hiç sıkılmadan bitcoin ya da benzeri enstrümanlarla oturdukları yerde ve hiçbir üretime katkı koymadan çok para kazanılabildiğini halka tavsiye ediyorsa, bu hazretler geldikleri yere bedava ulaşmamış demektir. Emekçi üzerinden para kazanmakla, bitcoin vasıtasıyla para kazanmak arasında, pek bir fark yoktur, fakat üzerine binilerek soyulan kesimler farklıdır.
Asgari ücret konusunun tartışılması ve giderek çok sayıda emekçinin bu alana duhulü ekonominin verim düzeyi ile ilgili kırmızı sinyal alametidir. Biraz ayrıntılı araştırma gösterir ki, bir ekonomide verimlilik ile asgari ücrete tabi emekçi oranı arasında doğrusal ilişki söz konusudur. Konu ile ilgili siyasiler asgari ücret komisyon tartışmalarında amaçları arasında istihdamı korumanın da olduğunu söyleyerek emekçiye gözdağı vermeye kalkacağına, aynı karede koca koca sanayi erbabına da verimlilik artışı yapacak yatırım ve teknoloji geliştirmelerini salık verme cesareti gösterebilselerdi. Haddimi aşarak böyle bir hadsizlikte nasıl bulunabilirim! Sermaye-hükümet ilişkisi daima emek-hükümet ilişkisinin önündedir ve ona başattır. İşte emekçi dostlarım, emekçilerin ve emek sendikalarının ve sair emekçi kuruluşların kapitalist hükümetlerden uzak durmaları ve onlara destek vermemelerinin gereği ana sebebi, işli-dışlı sıkı sermaye-hükümet ilişkisidir. Bu ilişkinin anlaşılamaması ve sermaye-hükümet ilişkisinin perdelenebilmesi için dincilik, milliyetçilik ya da devletin bekası vb gibi türlü çeşit manevralara başvurulur, ama işte asgari ücret konusu masaya geldiğinde, bunların hepsi unutulur, istihdam adına asgari ücretin baskılanması yolu tercih edilir, çünkü sanayi yapılanması ve verimlilik düzeyi geridir, fakat bu halde de sanayicinin kârlı olması kutsal sonuçtur. Denebilir ki, Suriyeli ve yabancı emek gücü olmasaydı belki de kriz firmaları çok daha ciddi sarsacaktı ve kriz çok daha derin hissedilecekti. Bu verimsizlik düzeyinde böyle bir sonuç olasılıklar arasında sayılabilir!
Asgari ücret tartışmalarında en adilane veya dürüst olarak görülebilen savunma sözcüğü “insanca yaşama uygun düzeyde ücret” sloganıdır gibi gözükmektedir. İlk bakışta kulağa oldukça hoş gelen bu slogan uygulanamayacağı gibi, aslında anlamlı bir ölçüt de oluşturmamaktadır. Zira asgari ücret ile ilgili mevzuatta da zaten bunlar yazılıdır. O halde yazılı olan şey ne diye dillendirilir ki! Demek ki, her yazılı olan kural uygulanmıyor. Niçin uygulanmıyor? Çünkü güç ilişkisi ve sanayinin verimsizliği uygulamayı engelliyor. Peki, eğer sanayi verimsiz ise bu kârlar nereden geliyor; son dönem iktisat yazım ve söyleminde önemli bir yer işgal etmiş olan “timsah çenesi” anlatımı nereden gelmektedir? Başka bir deyişle, zaman içinde ücret gerilerken kârların yükselişi nereden kaynaklanmaktadır? Demek ki, genel verimsizliğe rağmen emek-sermaye çatışmasının bir başka cephesi burada devreye giriyor. Önce genelde ortaya saçılan bazı grafiklere bir göz gezdirelim. Yukarıda vermiş olduğum görüntüyü bu kez de ücret ve verimlilik bağlamında ele alıyoruz. Hemen tüm anlatım ve görüntülerde emek verimliliği ile ücret düzeyi arasında son yıllara doğru giderek açılan bir makas izlenmektedir. Bu demektir ki, ücretlerin genel artış düzeyi verimlilik artış düzeyinin altında seyretmektedir. Başka bir deyişle, emekçiler verimliliklerinin karşılığını alamamaktadır. Yani emekçiler asgari ücret pazarlığı değil de ücret pazarlığı yapmış olsalar daha yüksek gelir elde ediyor olabilirler. Hal böyle ise, nasıl oluyor da emek verimliliği ile ücret artışı arasındaki farkını bilen ulema, asgari ücret düzeyi ölçütü olarak emek verimliliğini değil de “hiç değilse insanca yaşama koşulları” gibi gayet afaki bir kriteri öne sürmektedir? İktisat uleması kimin yanındadır: emekçilerin mi, yoksa patronların mı?
Münferit ve ufak tali işletmeler hariç, genel sanayi işletmelerinde asgari ücret söz konusu dahi olamaz. Böylesi işletmelerde nasıl maliyet ve kâr-zarar hesabı yapılıyorsa, aynı şekilde verimlilik hesabı da yapılabilir ve hiç değilse tartışmalar bu çerçevede ve verimlilik ölçütüne göre sürdürülerek ücret konusu daha ahlaki temele oturtulabilir. Verimlilik meselesi göz ardı edilerek insanca yaşam standardı gibi afaki ölçütler daima sermaye baskısı altında kalmaya mahkûmdur.
Ücret, hatta koşula göre asgari ücret bir lütuf değildir, bir hak-ediştir. Hak-ediş ise siyasi karara ya da güç dengesine göre değil, emek gücünün yarattığı değere göre belirlenir. Denebilir ki, emeğin katma değer ağırlığı ürettiği metanın mübadelede-piyasada kazandığı sosyal değere göre belirlenir. Teorik tartışmalara girmeden şunu söylemekle yetinelim ki, bu hesaplama da olanaklıdır, yeter ki, bakışlar hakkaniyet ve adalet doğrultusunda olsun, siyasilerin alınları değil de vicdanları seccadeye değsin!
Genel ücret ve özellikle de asgari ücret tartışmalarının bu çerçevede sürdürülmesi sermayenin verimlilik artışı sağlayacak şekilde yapılanmasını da zorlar. Aksi halde sermaye, hükümeti de yanına alarak, emeği baskıladıkça verimlilik artışı sağlayacak yeni yatırım ve teknolojik atılımlardan uzak durur. Görülüyor ki, asgari ücret tartışmaları, salt emekçinin ücretini yükseltme konusu olmanın çok ötesinde, demokrasi ve verimlilik artışı sağlama hedefine yönelişin de ateşleyicisi olabilir. Biraz silkinip, tartışmaları alışkanlıklardan, daha doğrusu sermaye tembelliğinin sürüklediği kurallardan sıyrılarak üzerimize sinmiş ölü toprağını atalım, lütfen!
Evrensel'e Abone Ol
31 yıldır emeğin sesi olan Evrensel, gücünü sadece okurlarından alıyor. Emeğin sesinin daha gür çıkması için sen de güç ver.
Dijital Evrensel uygulamamız güncellendi
İndir, Oku, Dinle...
Evrensel'i Takip Et