Tatil dönüşü
Usulen ufak bir tatilden sonra, çok şükür, yine birbirimize kavuştuk! Başlıkta kullandığım ‘tatil dönüşü’ sözcüğünü pek sevmem. Bunun sebebi, liseyi yatılı okumamdır. Zira, huzurlu hafta sonu tatili kuş gibi uçup da pazar akşamı olunca içime bir kasvet çökerdi, zira koca bir hafta sürecek yatakhaneye dönme zamanı gelmiş olurdu. Ama bu seferki tatil dönüşü içimde böyle bir hissi değil, tam tersi bir mutluluk oluşturuyor, çünkü değerli okur dostlara kavuşuyorum.
Tatil süresinde gelişen olaylardan en gurur vereni 30 Ağustos Zafer Bayramı günü idi. 30 Ağustos kutlamalarında Ata’nın huzuruna çıkan siyasi kadronun bir eksikle temsil edilmesi, açılım konusunda bazı düşünceleri aklımıza salmaktadır. Eksik olan bir kişi olmuş olsa idi, üzerinde durulmazdı, fakat eksik unsur bir parti olunca, mesele üstü kapalı olarak geçilemez. Bu konu ne sağ-sol, ne de ilerici-gerici meselesidir; bu mesele düpedüz cumhuriyetin kuruluş ilkeleri ve ülkenin bölünmez bütünlüğü meselesidir.
Özünde tam bir dış siyaset meselesi niteliği taşıyan açılım meselesi, maalesef, salt bir iç siyaset meseleymiş gibi ele alınarak aksak-topal yürütülmektedir. Kaldı ki, mesele iç siyasetle de fazla ilintilendirilmemiş olmalı ki, ne halka soruldu, ne bir anket yapıldı, ne de diğer kanallardan halka ulaşılıp görüş alışverişine girişildi. Böylesi kapalı siyasetten ne medet umulur, bilinmez! Belki çok ‘uzaktan kumanda’ ile bu işi başlatıp, götürenler bizim bildiğimizden çok daha fazlasını biliyor, hatta bizim samimi ve dostça tüm halkları kucaklayacak bir proje olarak algıladığımız modelin farklı hedeflerini açık etmeden kulaklara fısıldıyordur. Durum böylesi bir vahamet arz ediyorsa, çaresi, her zaman siyasi organın tek destekçisi ve güç kaynağı olan halka gitmek, halkın bilincinin yükseltilerek, destek almak olabilir. Halkına dayanmayan siyasetçiler her zaman ve her koşulda dış gafillerin tuzağına yem olmaya mahkum olurlar. Halkından uzaklaşan bir siyasetçi ne kadar güçlü olursa olsun, ya da kendisine nasıl bir zeka ve güç biçerse biçsin, eninde sonunda emperyalistin kucağında bulur kendisini. Bu kafadaki siyasi davranış sahipleri hiç düşünmezler mi ki, antlaşmanın mürekkebi dahi kurumadan kendileri siyasetten çekilmiş, hatta belki de fani dünyadan da çekilmiş olabilirler. Projede şu üç konunun dikkate alınmadan yürütüldüğü kanaatinde olduğum açılım meselesi, özünde salt ülke içi bir konu olmanın çok, hem de çok ötesinde bir projedir. Zira, mesele etnik köken üzerinden yürütülmeye başlayınca, sadece Türkiye’deki vatandaşlarımızı değil (Ki, burada bir sorun yoktur!), fakat İran, Irak ve Suriye’deki Kürtleri, kısacası oldukça kalabalık nüfusa sahip Kürt halkını da kaçınılmaz olarak gündeme alacak ve tetikleyecektir, hele de bölgede güvenebileceği bir ulus yaratma peşindeki İsrail politikaları bağlamında! Dolayısıyla, fevkalade uygun bir zamanlama ve uygun bir siyasi aparat marifetiyle gündeme oturtulan bu hareketlenme Türkiye dışında, İran, Irak ve Suriye alanlarında yaşayan ve kendilerine bir vatan arayan Kürt halkını nasıl etkiler, dinamikleri nasıl değiştirir, bilemiyorum bu bağlam düşünüldü mü, acaba!
Bu bağlamda ikinci mesele de, şu meşum “Büyük Ortadoğu Projesi” ndeki “Büyük” sıfatıdır. Bu meşum sıfat acaba neyi, ya da neyin, hangi ülkenin nasıl kurulacağını ima etmektedir? Büyük ile ne kastedilmektedir, hangi ülke kastedilmektedir; hangi ülke büyütülerek ufalanıp, ufaltılacaktır. Yani yeni büyük bir devlet mi kurulmak istenmektedir! İnanalım ki, Dışişleri Bakanlığı ilgili çalışanları bu konuya hakkıyla vakıf olarak, Türkiye’nin gelecek dönemlerde de vatanımızın yeri ve gururunu koruyacak tüm önlemleri almıştır, ya da almaya muktedirdir. Zira, günümüz koşullarında emperyalizm Lenin’in ortaya attığı finansallaşmış monopolist kapitalizmin çevreye yayılması anlayışından çok ilerilere, hatta satranç oyununu andırırcasına, üç beş adım ötelere sirayet edecek sonuçlara yayılan etkilere sahip olabilmektedir.
Bu konu ile ilintili üçüncü mesele ise, açılım meselesinin, maalesef, Kürt vatandaşlarımızın da alet edilerek, bir siyasi partinin ya da siyasinin bekası için yeni bir anayasa yapılmasına tevessül edilmesidir. Her konuda olduğu gibi, bu konuda da buram buram kokan samimiyetsizlik tüm etrafı sarmaktadır. Siyasi satranç, Kurtuluş Savaşı esnasında Atatürk ve arkadaşlarınca, İkinci Paylaşım Savaşı esansında İsmet Paşa tarafından uygulandığı gibi, zekice oynanırsa anlamlı olabilir, fakat bu oyun bir parti, bir grup ya da siyasinin bekası uğruna kutsal vatan üzerine oynanmaz, hele de oyun alanı Kürt ve sair bileşenlerle bir vatan sathı olursa, bu oyun sahtedir, ülkeye ve insanlara ihanettir!
Günümüzün bir başka sorunu da CHP’nin, gözüne kestirdiği ya da uzaktan kumanda direktiflerle yönlendirildiği uğursuz limana ulaşabilmek için çamurlu sularda sürdürmeye çalıştığı bahtsız manevralarıdır. Hazin; bir parti başkanı ve yöneticiler nasıl bir gaflet içindelerdir ki, ne ülke geleceğini düşünmekte, ne de kendi kafalarına diktikleri mezar taşının tarihsel görüntüsünü! Türkiye’yi böylesi çamurlu deryalara sürükleyen siyasiler, zeka oyunu olarak gördükleri siyasi satrancı ülke sathında sürdürdükleri sürece bilmeliler ki, avuçlarını kaşıyan emperyaliste, ileride hesabı şiddetle sorulacak, açık kapı sunmaktalar. Nitekim, geçen günlerde yayımlanan bir kararla, Eskişehir’deki değerli madenlerimizin ekonomiye kazandırılaması kararını öğrenmiş olduk. İlk anda kulağa hoş gelebilen bu karar, ekonomiye kazandırılmasının yolu ve yöntemi itibarıyla biraz mide bulandırıcı gibi gözükmektedir. Ülkemizin her alanı birer kazı merkezine dönüştürülerek, kıtlaşan siyasi paylaşım kaynaklarının takviyesine gidiliyorsa, yarınımızı bugünkü iktidarın bekası uğruna yiyiyoruz, daha doğrusu satıyoruz demektir. Bizler de, ne kadar tutunmaya çalışırsa çalışsın, siyasiler de yarın yok olacak, ama ülkemiz gelişme ve refah yolunda ilerleyecekse, bu gemi lafla değil, samimi, açık, aleni, geniş ortamlarda danışıklı ve hepsinden önemlisi, ‘başkan temsilcileri’ olarak davranan değil, gerçek halk temsilcilerinden oluşan parlamento kararlarıyla yönetilmelidir. Güçlü siyasetçi ve güçlü yönetim sadece ve sadece kuvvetler ayrılığı ilkesinin katıksız uygulandığı, adaletin siyasetin üstünde tutulduğu parlamenter yapıda, gerçek ve özgür oylarla ayakta kalabilenlerdir. Zira, siyasetçinin hesabı anında görülemese de, gelecek dönemlerde siyaset bilimi ya da siyaset sosyolojisi kaynaklarında bir şekilde yer almasıyla mutlaka görülür. Siyasetçinin değeri, siyasetçinin bugünkü konuşmaları ya da görüntüsü ile değil, ileride söz konusu kaynaklarda kendisine uygun görülecek yerle tarihe kaydedilir!
Siyaset ve siyasetçiden söz etmişken, bir zamanlar Japonya’da bulunurken tanık olduğum bir olaydan söz etmek istiyorum. Bir gün gök yüzünde iki uçak çarpışmış idi. Hemen ertesi gün ilgili bakan istifa etmişti. Bizim kafaya göre, ne alaka! Japonya ile ilgili başka bir olay da şudur: İkinci Paylaşım Savaşı ertesinde Japon hükümeti dünya piyasalarına hakim olabilmek için ipek üreticilerine önemli destek sağlamış. Bu projede başarı da sağlanmış. Fakat, bir süre sonra birkaç ihracatçı ticaret bakanlığı önünde harakiri yapmış. Sebep, aldıkları teşviki gereği şekilde kullanmamışlarmış. Bizim ihracatçılara göre ne alaka! Hatırlarız, bizde de geçen yıllarda köprü yapımında bir mühendislik hatası sebebiyle bir Japon mühendis intihar etmişti. Bazen düşünüyorum da, iyi ki, bizler böylesi sapkın huylara rağbet etmiyoruz. Yoksa, Allah muhafaza, ülkede ne siyasetçi, ne ihracatçı, ne de müteahhit kalırdı!..
Kıbrıs açıklarındaki gemi faciasında ölenlere Allah’tan rahmet, ailelerine başsağlığı dilerim, yaralı vatandaşlara ise acil şifalar temenni ederim. Umarım, ruhumuzu karartan böyle kazalar bundan böyle bizlerden ve tüm insanlardan uzak olur! Acaba nasıl oluyor da, fevkalede ihmal ve açık kusura dayalı böylesi kazalar (Ki, bu tür oluşumlar kaza tarifine girmez!) ileri ülkelerde değil de, bizler gibi ülkelerde oluyor, bu konuyu bir düşünsek! Kıbrıslı bakanın istifası fevkalade takdire şayan bir davranıştır. Hiç ummuyorum, ama yine de umalım bu konu ve sonucu her konuda bizim siyasilere bir şeyler öğretir! Bir siyasi kadroda, herhangi bir sebepten istifası gereken bir bakan ya da yönetici istifa etmiyorsa, bunun sebebini duyarsızlık ya da anlayışsızlıkla değil, siyasi iktidar blokunun nasıl ve hangi sebepten birbirine çimentolanmış olduğunda aramak gerekir! Biliriz, kolektif işlerde şöyle bir kural vardır: “Ben gidersem, sizi de çekerim!”
Tatil döneminde acı kayıplar da yaşadık. İstanbul Üniversitesi, İktisat Fakültesi ve Bilgi Üniversitesi emekli hocalarından Prof. Dr. Gülten Kazgan Hocayı kaybettik. İkincisi, İnsancıl yayınları kurucu ve yöneticisi değerli Yazar ve Düşünür Cengiz Gündoğdu Hocayı kaybettik. Üçüncü kaybımız ise, değerli Gazeteci dostumuz Şükran Soner oldu. Tüm vefat eden dostlara Allah’tan rahmet, ailelerine ve dostlara başsağlığı dilerim.
Evrensel seninle güçlü!
31 yıldır emeğin sesi olan Evrensel, gücünü sadece okurlarından alıyor. Emeğin sesinin daha gür çıkması için sen de güç ver.
Dijital Evrensel uygulamamız güncellendi
İndir, Oku, Dinle...
Evrensel'i Takip Et